Evrensel Shakespeare

Evrensel Shakespeare


Twitter'da Paylaş
0

Shakespeare’in kendine özgü biçemi, dili kullanımı, karakterlerinin diyalog ve monologlardaki konuşmaları etkileyicidir; insan üzerinde âdeta bir büyü etkisi yapar; şiirin büyüsüdür bu.
Hülya Soyşekerci

Shakespeare, Avrupa’da romantik edebiyatın kaynağı ve öncülü olarak anılan, çevresinde inanılmaz bir düş ve efsane halesi yaratılmış olan; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri… Yüzyıllardan beri yapıtlarına dair pek çok inceleme ve yorumlar yazılmış olduğu halde, her zaman yeni bir yoruma konu oluyor; yorumlandıkça yapıtlarının anlamları çoğalıp genişliyor. Shakespeare, en yanılmaz eleştirmen olan zamanın bilge ışığında sonsuza kalacak nitelikteki şiirleri ve oyunlarıyla edebiyat tarihinde parıldarken, aynı zamanda içinde yaşadığımız modern zamanlara damgasını vurmaya devam ediyor. Çağımızda pek çok Shakespeare uyarlaması yapılıyor; oyunları en modern teknikler ve bakış açılarıyla sahneye konuluyor. Film senaryolarına, baleye, operaya, rock müzik yapıtlarına, çizgi filmlere, çizgi romanlara uyarlanabiliyor. Oyunlarından, şiirlerinden esinlerle yepyeni Shakespeare versiyonları yaratılıyor. Postmodern çağın kolaj, montaj, pastiş, parodi ve diğer metinler arası ilişkilerinde, tüm yapıtlarıyla odakta olan yazarlardan birinin Shakespeare olması boşuna değil. Yazdıkları değiştirilip dönüştürülen; şekilden şekle, kılıktan kılığa sokulan Shakespeare hakkında ne yazsak sonu gelmeyecek gibi görünüyor. O âdeta sonsuz bir kaynak, uçsuz bucaksız bir evren olarak var oluyor edebiyatın ve insanlığın belleğinde. Dünyanın her yerinde sahneleniyor oyunları; bin bir renkte, yüzlerce dilde, farklı tarz ve biçemle sürekli yeniden üretiliyor. Shakespeare’in yapıtları çağımızın sanatlarına bu denli güçlü bir esin kaynağı olurken bir taraftan tüketilip içleri boşaltılıyor kaygısı yaratıyor insanda. Bu da madalyonun başka bir yüzü elbette. Yeniden üretimler özgün yapıtlardan bir şeyler alıp götürüyor olsa da, yaşadığımız çağın koşullarına, çağın insan ve toplum gerçeklerine uyarlanmış oldukları için ilgi uyandırıyorlar. Esin veren bir yazar olan Shakespeare’in dizelerinin önemli bir kısmının kendinden önceki sözlü ve yazılı gelenek içindeki yapıtlardan beslenen, onlardan esin alan ya da onları sürdüren ürünler olması da ayrı bir hakikat olarak karşımızda duruyor.

Aşk, sevgi, tutku, kıskançlık, kin, nefret, düşmanlık, öç, iyilik, dayanışma, bilgelik, erdem… İnsanı bütün karmaşasıyla verirken, yaşamın sonsuz diyalektiğine işaretler gönderiyor

Shakespeare’i bu denli unutulmaz kılan nedenleri düşününce, birbirini tamamlayan, bütünleyen birçok etkenle karşılaşıyoruz. Her şeyden önce, insanı anlatıyor Shakespeare. Bütün zayıf ve güçlü yönleriyle, hayal ve rüyalarıyla, coşkusuyla, iç dünyasındaki karmaşasıyla çağlar boyunca değişmeyen insan duygularını, insan doğasını dile getiriyor: Aşk, sevgi, tutku, kıskançlık, kin, nefret, düşmanlık, öç, iyilik, dayanışma, bilgelik, erdem… İnsanı bütün karmaşasıyla verirken, yaşamın sonsuz diyalektiğine işaretler gönderiyor. “Güneşin altında söylenmemiş hiçbir şey kalmamış olsa da”, o, insanı ve onun özünü yaratıcı bir biçemle işleyerek kalıcı ve evrensel olmayı başarıyor. Her insan onun yapıtlarında kendinden ve tümel “insan” hakikatinden izler, iz düşümler, yansımalar ve parçalar buluyor. Montaigne’in, “Her insanda insanlığın bütün halleri vardır” sözünü doğrularcasına, Shakespeare’in yarattığı karakterlerde insanın/insanlığın tüm hallerini bulabiliyoruz. Haksızlığa isyan, düzenbazlık, öç, tutkular, cinayet, intihar da onun izlekleri arasında. İnsanın bilinçaltı karanlıklarını Freud’dan çok önce keşfeden Shakespeare, psikanaliz açısından karakterleri en çok incelenen yazarlar arasında. Norman N. Holland’ın  Psikanaliz ve Shakespeare adlı başlı başına bir inceleme kitabının olduğunu belirtelim bu arada. Sigmund Freud, Shakespeare’in kendisini etkilediğini sık sık vurguluyor. Hamlet’in öç alma düşüncesinde var olan derin psikanalitik süreçleri; Oedipus kompleksi bağlamında irdeleyen edebiyat çalışmaları da söz konusu. Shakespeare oyunlarında psikolojik süreçlerle sık sık karşılaşırız. Hamlet, annesi ve amcasının işbirliği yaparak babasını öldürdükleri kuşkusunu doğrulamak için bir oyun kurar; onların önünde, “karısı ve erkek kardeşi tarafından öldürülen bir kral” oyununu, saraya gelen gezgin oyunculara sahneletir, annesinin ve amcasının gösterdikleri tepkileri anlamaya ve ölçmeye çalışır. Babasının yerine Kral Claudius olarak tahta geçmiş olan amcası sinirlenir ve oyunu durdurur; heyecanlanmış ve aşırı tepki vermiştir. Hamlet, böylece gerçek suçlunun amcası olduğunu anlar. Macbeth’te ise, kocasıyla ortaklaşa işledikleri cinayetler sonrasında Lady Macbeth’in uyurgezer haldeyken, ellerinden hayali kan izlerini çıkarmaya çabalaması; sayıklarken kan lekesinin bir türlü çıkmıyor olmasından yakınması, içindeki vicdan azabının kaynaklandığı psikanalitik derinlikleri çağrıştırır. Kahramanın bilinçaltı itkilerini ifade eden bu sahne, yazıldığı dönem dikkate alındığında bilimsel gerçeklere uygunluk açısından hayli ileridedir. Bilindiği üzere, birçok insan ve doğa olgusu bilim adamlarından önce sanatçılar tarafından yaratıcı sezgi yoluyla keşfedilmiştir. “Shakespeare tragedyalarının kahramanı değerler karmaşası içinde kalmıştır. O, doğru seçimi yapamadığı için yıkıma uğrar. Bu yeni trajik kahraman da Antik Çağda olduğu gibi soyludur, erdemlidir, üstün niteliklere sahiptir, ancak Shakespeare'nin tragedyalarında özgür iradeleri ile yaptıkları seçimler ve ruhsal çıkmazları yüzünden çıkış bulamazlar. Hamlet kuşkular içinde kıvranır ve bir türlü eyleme geçemez. Lear çocuksu bir şımarıkla kızlarının sevgisini kelimelerle ölçmeye çalışır ve duygusal öfkesi ile ona değer verenleri yanından uzaklaştırır. Othello aşk ve kıskançlığın gölgesi altında akılcı değerlendirme kabiliyetini yitirir. Macbeth ise erk tutkusuna boyun eğerek cinayet işler. Shakespeare'nin büyük tragedyalarında, insanın alınyazısı, kişiliğiyle özdeşleşir.”1 Başta Kral Lear olmak üzere Shakespeare’in oyunlarında insana dair bazı temel sorunlara göndermeler yoluyla, yapıt evrenselliğe, her çağa her döneme bir şeyler anlatabilecek çok boyutluluğa açılır. Ayrıca kendi yaşadığı çağın toplum ve insan yaşamı Shakespeare’de derin izler bıraktığından, onun büyük sanatçı duyarlılığıyla algıladığı ‘insancıllık/insana özgülük’ kavram ve değerleri tüm yapıtlarına damgasını vurur. İnsanın yaratmış olduğu uygarlığın ilerleme ve değişim dönemlerinde, büyük sanat yapıtlarında bulunması gereken bilinçli bir bakış açısı söz konusudur onlarda. Shakespeare’in yapıtları insancıl, doğal, siyasal, toplumsal alanlarda insanın rolünü açılımlar; evrenselliğe ulaşırken hakikati makro ve mikro düzeyde kavrar.

Shakespeare’in yapıtlarında fantastik ve grotesk unsurların olması ayrı bir ilgi uyandırır okuyan ya da izleyen üzerinde.

Italo Calvino, Amerika Dersleri’nde edebiyatta “gelecek bin yıl için altı öneri”sinden biri olan “hafiflik”le ilgili olarak, Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden örnekler verir. Mercutio’nun sahneye girdiği an söylediklerini anımsatır: “Bir âşıksın sen; ödünç al Küpidon’un kanatlarını/Ve süzül yükseklerden herkesin üstüne” Mercutio’nun bu sözleri, az önce “Batıyorum aşkın ağır yükü altında” diyen Romeo’ya yanıt olarak söylediğini belirtir. Mercutio’nun kullandığı fiillerin onun dünyada hareket ediş tarzını ortaya koyduğunu ifade eder; dans etmek, süzülmek gibi… Mercutio’ya göre insan yüzü bir maskedir. O, sahneye henüz girmiş olmasına rağmen kendi felsefesini açıklar; bunu da kuramsal bir söylemle değil bir düşü anlatarak dillendirir: Bu düş, periler kraliçesi Mab’in anlatılmasıdır. Mab, boş bir ceviz kabuğundan yapılmış arabasıyla boy gösterir: “Uzun örümcek bacaklarından tekerlekleri, /Körüğü çekirge kanadından; /Minik örümcek ağından dizginleri; /Koşumları ay ışığının nemli ışıltısından;/Cırcır böceği kemiğinden kamçısının sapı /Kamçısının kendisi incecik zardan.”2 Ayrıca, araba bir zerrecikler grubu tarafından çekilmektedir. Calvino, bu düş ayrıntısının Lucretius’çu atomculuğun, Rönesans neoplatonizminin ve Kelt folklorunun kaynaşmasını sağlayan belirleyici bir ayrıntı olduğunu belirtir. Mercutio’nun dans adımlarıyla yürüyüşünün yeni bin yılın eşiğinden öteye bizlere eşlik etmesini isteyen Calvino, Romeo ve Juliet’in artalanını oluşturan çağın, yaşadığımız çağdan çok farklı olmayan yönlerine dikkatlerimizi çeker. Shakespeare’in makro kozmos ile mikro kozmosu birbirine bağlayan çok ince etkileri tanıdığını ifade eder; bu tanımanın Neoplatonik gökyüzünden simyacıların potasında dönüşüme uğrayan madenlerin ruhlarına kadar olan geniş yelpazesini dile getirir ayrıca. Calvino, Klasik mitolojinin su perileri ile orman perilerinden oluşan bir repertuar sunduğunu belirterek, Kelt mitolojisinin imgeler dağarcığının hava perileri gibi en hafif doğal güçleri içerdiğine işaret eder. Calvino, bu kültürel artalan dolayısıyla Shakespeare’de kendi temasıyla (hafiflik) ilgili zengin örnekler bulabildiğini dile getirir. Okurun dikkatini Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın fantastik ve mitik dünyasına çeker. Shakespeare’in yapıtlarının kendisinde uyandırdığı düşüncelere dair önemli sözler söyler Calvino: “Her şeyden önce kişinin kendi dramını, sanki söz konusu dramın dışındaymışçasına izlemesine olanak tanıyan ve bu dramın bir melankoli ve ironi içinde ayrışıp çözülmesini sağlayan o özel lirik ve varoluşsal değişimleri, bir durumdan ötekine geçişleri düşünüyorum.”3 Shakespeare’in yapıtlarında fantastik ve grotesk unsurların olması ayrı bir ilgi uyandırır okuyan ya da izleyen üzerinde. Macbeth’in karanlık atmosferi unutulmazdır; o karanlığa cadılar, Bankuo’nun hayaleti, ruhlar gibi uçuşan fantastik varlıklar eşlik eder. Hamlet’te ölen kralın hayaleti sık sık görünür. Bir Yaz Gecesi Rüyası, romantik coşkunun fantastik peri masallarıyla buluşmasından doğan bambaşka bir anlatı sunar. Shakespeare, akıl yerine duygu ve coşkuyu, hakikat yerine hayali ön plana almış olduğu için romantizmin kaynağı durumundadır. Shakespeare dansın, “coşku”yu görsel olarak ifade edişini birçok oyununda kullanmıştır. Kuru Gürültü, Beğendiğiniz Gibi, Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi komedilerinin mutlu sonu coşkulu bir dansla noktalanır. Yaşadığı dönemde (1. Elizabeth) dans, sarayın ve halkın en önemli eğlencesi olduğu kadar bir yaşama biçimidir de. Shakespeare’in eserlerinin birçok bölümünde müziğe göndermeler ve değişik dönem danslarından bahisler vardır. Coşkunun yanı sıra ölüm anlatımları da etkiler okuyan ve izleyenleri. Ölümün ürpertisini, insanın varoluş sorunsalını Hamlet’in mezarlık sahnesinde derinden duyumsar insan; öyle ki ölümün karşısında hiçbir şeyin tutunamadığının, yaşamda asıl hakikatin ölüm olduğunun; daha doğrusu yaşamla ölümün ayrılmaz birlikteliğinin sezgisine ulaşır. Shakespeare’in bazı yapıtlarında komedi ve trajedinin iç içe, yan yana olması, yer yer grotesk anlatıma dönüşmesi ilgi uyandırır.  Özellikle Kral Lear, bu bakımdan önde gelen oyunlarındandır. Shakespeare, komedilerinde yanlışlıkları, karmaşık ve dolaşık durumlar içinde kalan insanı anlatır yine. Shakespeare’in kendine özgü biçemi, dili kullanımı, karakterlerinin diyalog ve monologlardaki konuşmaları etkileyicidir; insan üzerinde âdeta bir büyü etkisi yapar; şiirin büyüsüdür bu. Shakespeare öncelikle çok iyi bir şairdir. Sonelerinde, aşkı evrensel bir insani duygu olarak coşkuyla ve bütün içtenliğiyle işler. Shakespeare’in oyunları dramatik tiyatronun en önemli örnekleri arasındadır. Oyunlarının şiirsel yapısı, dizelerin ses ve anlam uyumu, metnin iç sesi, imgeler, söz sanatları, derin ve etkili söyleyişler, bu yapıtların ait olduğu dili de yüceltir. Kral Lear’in tiradından bir bölüm: “Gürleyin gökler var gücünüzle! / Yağdırın, saçın ateşlerinizi! Sellere boğun bizi!/Yağmur, fırtına, yıldırım, ateş, sizler kızlarım değilsiniz./Ben sizi nankörlükle suçlayamam ki./Size koca bir ülke vermedim, evlatlarım da demedim,/Boyun eğmekle yükümlü değilsiniz bana./Onun için, bu korkunç eğlencenizi bozmayın benim için,/Yağdırın üzerime neniz varsa! ”

Shakespeare metninde bu türkü ancak bir geçiş sahnesini belirlerken, Virginia Woof’un romanında sadece bu tek dize metnin başından sonuna dek süren ölüm ve yalnızlık izleğinin en önemli taşıyıcı göstergelerinden biri olur.

Özdemir Nutku’nun yorumuyla: “Burada bir fırtına tanımı yoktur, ama Lear’in şiirinde fırtınanın sesi, kendi vardır; nazmın müziği ve seyredenin imgelemine yönelen özelliği dramatik bir biçimde fırtına atmosferini yaratır. Bu sahnedeki şiir de, birçok sahnede olduğu gibi, yalnızca öyküyü geliştirmez, aynı zamanda sahne efektlerini gerektirmeyecek bir fırtına duygusunu getirir. Manzum dramda şiirin oyun üzerindeki denetimi büyüktür. Bu şiir, sahne üzerinde, bir hareketi gerektirmeden bir durumun yoğunluk derecesini azaltıp çoğalttığı gibi, bir karakterin ruhsal durumunu da seyirciye gösterebilir.”4 Shakespeare’in oyunlarının edebiyatçı bakışıyla çözümlenmesi konusunda Mîna Urgan’ın Shakespeare ve Hamlet’i önemlidir. Ayrıca, Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı’nda, “esin veren Shakespeare” konusunda ilginç bir örnek verir: Virginia Woof’un Mrs. Dolloway romanında Clarissa Dolloway sabahleyin kentte dolaşırken bir kitapçı dükkânının vitrininde açık duran bir Shakespeare kitabı görür. “Fear no more the heat o’ the sun”(Korkma artık güneşin sıcağından) dizesi takılır gözüne sayfalara bakarken. Bu, Shakespeare’in Cymbeline oyunundan bir türkünün ilk dizesidir. Bütününde ölümün her şeyi yok edeceği, her türlü güçlüğü, haksızlığı, dünya kaygılarını sileceği anlatılan bir türküdür bu. Shakespeare metninde bu türkü ancak bir geçiş sahnesini belirlerken, Virginia Woof’un romanında sadece bu tek dize metnin başından sonuna dek süren ölüm ve yalnızlık izleğinin en önemli taşıyıcı göstergelerinden biri olur. Gün boyunca Clarissa’nın belleğinde birkaç kez yanıp söner bu dize. Aynı dize, bir kez de romanın öteki kahramanı olan Septimus Warren Smith’in bilincinden geçer. Akşit Göktürk’e göre, okur, Woolf’un metinde gereç olarak seçtiği bu dizeyi Shakespeare’in ilk bağlamı, türkünün bütününü anımsayarak anlamlandırır. Mrs.Dolloway metninde bu dize yeni bir işlev kazanmış ve farklı boyutlara ulaşmıştır. Aynı dize hem bir izleği taşır hem de Mrs. Dolloway metninin kavranması için gerekli koşullardan birini yaratır; yani Clarissa ile Warren Smith kişilikleri arasında kurulması gereken koşutluğun tek somut göndergesidir bu dize. Roman metninde bu koşutluğu imleyen doğrudan hiçbir açıklama olmadığı belirtir Akşit Göktürk. Sonuçta önemli bir çıkarsamayı sunar bizlere: “Sanat yapıtı, hem bir yanılsama hem de bir yaratı olarak görülünce, yalnız geçmişin bir ürünü olarak değil, geleceğin bir üreticisi olarak kavranır.”5  Virginia Woolf gibi modernizmin öncüsü olan bir yazarın, kahramanlarının bilinç akışında parıldayan bir ışık huzmesi olarak Shakespeare’in bir dizesini kullanması, hayli ilginç göründü bana. Dünyanın bir tiyatro sahnesi olduğunu, hepimizin rollerimizi oynadıktan sonra çekip gittiğimizi dile getiren Shakespeare, dünya denen sahneyi çok zamanlar önce terk etmiş olsa da onun replikleri yüzyıllardan beri dünyanın her yerinde her dilde söylenerek yüreklere dokunmaya, insanlığın kültürel belleğinde yaşamaya devam ediyor. Bu muhteşem sahnede, “insan, insana, insanla” anlatılıyor tiyatronun büyüsüyle…

1 Aylin Alıveren, Dünya Tiyatro Tarihi üzerine bir inceleme tezinden.

2 William Shakespeare, Romeo ve Juliet, Çeviren: Özdemir Nutku, Remzi Kitabevi, 1984

3 Italo Calvino, Amerika Dersleri, Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, 2000, s. 38-41

4 William Shakespeare, Kral Lear, Çeviren: Özdemir Nutku, Remzi Kitabevi, 1999, 6. Basım 5 Akşit Göktürk, Okuma Uğraşı, YKY, 2002, s. 109

hsoysekerci@gmail.com


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR