Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası."

Ezgi Polat: "Susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası."


Twitter'da Paylaş
0

Yüzüm daha çok doğaya dönük. Bağırmadan, ajite etmeden, büyük sözler söylemeden, karakterleri daha çok geldiğimiz yerle, salt doğayla ilişkilendirmek, çırılçıplak bırakmak, kendileriyle yüzleştirip sessizce doğaya döndürmek istiyorum.

Ezgi Polat'ın Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda öykü kitabı yayımlanır yayımlanmaz öyküseverlerin ilgi odağında yer aldı. Bu bir ilk kitap. Yazarı genç. Sonrası da merak edilir. Ezgi Polat ile kitabını, yazma serüvenini, sevdiklerini konuştuk...

Semih Gümüş: Ezgi, Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda çok güzel bir ad. Bu ad bizi olumlu anlamına mı gönderiyor, olumsuz anlamına mı?

Ezgi Polat: Nasıl yazdıklarımızda sustuklarımızın ne kadar önemli olduğundan, metnin esas anlamının gizlediklerimizde yattığından söz ediyorsak iletişim için de aynısı geçerli. İki anlamda da değerlendirelim. Bana göre susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası. Bunu başarabilmek için bireyler arasında derin, içselleştirilmiş bir bağ kurulmuş olması gerekir. Bir nevi telepati. Kitaptaki "Sıkıntı" adlı öyküde, anneyle kızın arasında görülen türden. Onlar birbirlerini iyi tanıyorlar ve bu yüzden birbirlerine bakıp gülümsemeleri yeterli oluyor. İlişkilerinin pürüzsüz olması gerekmiyor. Hiçbir ilişkinin pürüzsüz olabileceğini düşünmüyorum.

Susmanın öbür biçimi, yani kelimelerin boşa sarf edileceği düşüncesiyle susmaksa iletişimin dip noktası diyebiliriz. Orası gerçekten karanlık. "Başka Yolu Yok, Anladım"’ öyküsünde görülen, o diş sıktıran suskunluk. Karakterin hiç tanımadığı garsonla bir anda yakalayabildiği ama babasıyla bir türlü yakalayamadığı gizli frekans. Söylenecek öyle çok şey var ki karakter bunun verdiği yorgunlukla ağzını açıp tek kelime etmek istemiyor. Kelimelerin yaşanacakları değiştiremeyeceğinin farkında ve çaresiz. Konuştukça daha beter olacak, biliyor. Söylemek için çok geciktiyseniz susmak bazen daha iyidir. Bu da öyle bir şey. Ama bir yandan da bir arada olmayı sürdürürseniz ilişki kangren olur. Sonunda kesip atarsınız, doldurulması mümkün olmayan bir boşluk kalır geriye. Kitaptaki öykülerin hemen hemen hepsinde iki şekilde de kullanıldığını söyleyebilirim. Kimi zaman aynı iki kişi arasında kimi zaman bir üçüncü kişi aracılığıyla. Çok iyi anlaşabildiğimiz bir insanla da çıkışsız kalacağımız anlar yaşayabiliriz. Ya da tam tersi. Bu karmaşık, ama çok olağan bir durum. Böyle yaşıyoruz. O yüzden siyah ya da beyaz diyemem. Hâkim olan, bizi ele geçiren neyse o, nihayetinde hep bulanık.

SG: İlk kitabının seni pek de zorlamadan yayımlandığı söylenebilir. Peki bunun seni zorlayacağı da söylenebilir mi?

EP: Böyle şeyleri hesaplamıyorum.

SG: Öykülerini dergilerde yayımlıyordun ve öykülerin daha kitabı yayımlanmamış bir yazarın görebileceği ilgiyi görmeye başlamıştı. Öykülerini dergilerde yayımlamadan kitabını yayımlamayı seçen yazarlar da var...

EP: Elbette bu bir tercih. Ama dergilerde hiç yayımlanmamış olması ilk kitaplarda pek de rastladığımız bir durum değil bence. Yeni başlayan bir yazarın öykülerinin dergiler tarafından kabul görmesi, yayımlanması onun için büyük motivasyon. Yazarın güvenini tazeleyen, daha iyisini yapmak için ona güç veren bir şey. Yayımlanmaması da dünyanın sonu değil elbet, bunu unutmamak gerek. Ben kendi halimde yazarken bir fanzin kolumdan tutup çekti, sonra ben başka bir dergiyi zorladım, sonra başka bir dergiyi. Hepsinden bir şey öğrendim. Bir yerde kalıp oradaki insanlarla birbirimizi alkışlayıp durmak bizim gelişmemizi engelleyebilir ya da yavaşlatabilir. Farklı dünyalar görmek gerekir. Ancak bütün bunlardan sonra ait olduğumuz yeri daha net görüp oraya daha güçlü dönebiliriz. Şunu da eklemek istiyorum. Bahsettiğim her yerde olmak değil. Hele ki belirli bir yazma bilincine erişmiş kişinin her ay bütün dergilerde boy göstermesi bir yerden sonra çekilmez oluyor. Kişi nasıl olsa yayımlanıyorum ya da şurada da yazayım da arkamdaki kişi sayısı artsın mantığıyla yaklaşınca bu bir tür mastürbasyona dönüşüyor ve mide bulandırıyor. Elbette yazdıklarının insanlara ulaşması güzel, ama yazdıklarının. Bir çizgi olmalı.

SG: Benim kişisel olarak öykülerde ve romanlarda hep aradığım anlatım sorunlarına hep doğru çözümler getirilmiş öyküler bunlar. Ve bunları okurlar belki de fark etmiyordur. Sence anlamı nedir bunun?

EP: Ben de bir ressamın tablosuna baktığım zaman fırça darbelerini nasıl attığını, hangi renkleri hangi sırayla karıştırdığını, orada tam anlamıyla ne yaptığını bilemem. Ama ışıklarda ve gölgelerde, öne çıkarılmış ve arka plana atılmış şeylerde, renklerde ve çizgilerde beni çeken şeyler varsa bakmaya devam eder, içselleştiririm ve nihayetinde bende bir duygu bırakır. Bu duygu ressamın hissettirmek istediği birincil duygu olmayabilir de. Bunların hiç önemi yok. O resim bana bir şeyler kattı, bir şeyler hissettirdi, beni zenginleştirdi. Ve ben hâlâ o resmin hangi teknikle yapıldığını bilmiyorum, ama sanatçının başka eserlerini görmek için sabırsızlanıyorum. Hepsi bu.

SG: Zamanımızın insanlarını zamanımıza özgü sorunlar içinde anlatıyorsun. Bir de belki senin kuşağına yakın insanlar bunlar. Kimlerin, nelerin hikâyelerini yazmak istiyorsun?

 EP: Odağımda insan var. Birçoğumuzun öyle. İnsanın karmaşık yapısını çözümleyebilmek, hayattan ve sanattan soyutladıklarım üzerine düşünmek benim için işin en zevk verici kısmı. Bahsettiğim karmaşık yapı, mekândan, zamandan ve dönemden bağımsız düşünülmeli bence. İnsan aynı insan, davranış biçimleri çok da değişmedi, sorunlar aynı sorunlar, yalnızca araçlar, dolayısıyla da ifade ediş biçimleri değişti. Yüzüm daha çok doğaya dönük. Bağırmadan, ajite etmeden, büyük sözler söylemeden, karakterleri daha çok geldiğimiz yerle, salt doğayla ilişkilendirmek, çırılçıplak bırakmak, kendileriyle yüzleştirip sessizce doğaya döndürmek istiyorum. Çabam bu.

SG: Doğrusu insanlara, aralarındaki ilişkilere ilişkin iz bırakacak hikâyelerin var. Buruk, acıtıcı, bazen sert. Öykü bunları arar mı sence?

EP: Arar. En azından benim anlayışım böyle.

SG: Çok olgun bir anlatım dilin var. Bazen tek tek sözcükler bile önemli yükler taşıyor. Böyle olduğu için de senin öykülerin dilin hakkını vererek okunmayı gerektiriyor. Sanırım bu dilde sonraki öykülerinde de ısrar etmek gerekir...

EP: Kullandığım dil benim bir parçam. Ben nereye gidersem gideyim o benimle gelecek, bulunduğu yerin kurallarına adapte olacak, yine bunları hissettiren bir parçam olarak yazının içinde var olacaktır sanıyorum.

SG: Senin dilinin romana yatkın olduğunu seziyorum. Sonra roman yazmayı düşünüyor musun?

EP: Evet, bunu çok duyuyorum. Ben de istiyorum ki kafamda yavaş yavaş şekillenen dağınık parçalar, farklı konular ve biçimler var. Onların daha bütünlüklü ve bana göre anlatılmaya değer olmasını, onca sayfa yazılacak şeyin gerçek bir anlam bulmasını bekliyorum biraz.

SG: En çok etkilendiğin yazarlar kimler oldu?

EP: En çok, yazdıkları ve yazma biçimleri üzerine düşündüğüm yazarlardan etkilenmişimdir diye düşünüyorum. Kısa tutmaya çalışacağım. Carver, Cortazar, Bolaño, Cheever, David Constantine, David Vann, Ralf Rothmann, Gerbrand Bakker, Per Petterson, Joyce Carol Oates.

SG: Son zamanlarda neler okuyorsun?

EP: Enrique Vila Matas, Montano Hatalığı; Leszek Kolakowski, Neden Hiçbir Şey Yok da Bir Şey Var.

SG: Öyle bir şansın olsaydı, hangi yazarlarla arkadaşlık etmek isterdin?

EP: Pedro Almodovar’ın, Montano Hastalığı’nın arka kapağında yer alan bir sözü var, şöyle diyor: “Vila-Matas’ı şahsen tanımıyorum, tanışmayı da düşünmüyorum. Onu okumayı ve yazdıklarının beni ele geçirmesini tercih ederim.” Sanırım biraz böyle.

SG: Okuduğun en güzel kitap neydi?

EP: Bıkmadan açıp açıp içinden bölümler okuduğum, okurken kendimi bir anda yazarken bulduğum kitaplar en güzel kitaplar benim için.

SG: Bugüne kadar okumadığına hayıflandığın yazar var mı?

EP: Elbette var. Şimdi ilk aklıma gelen Elias Canetti.

SG: Peki seni düş kırıklığına uğratan yazar ya da kitap?

EP: Düş kırıklığına uğramam için düş kurmam gerekir. Bir kitabı okumadan önce böyle hülyalara kapılmam. Çok merak ederim. Kötü bulduysam biraz homurdanıp okumayı bırakırım.

SG: Bugünlerde neler yapıyorsun ve neler yazıyorsun?

EP: İkinci dosya bitmek üzere, onun üzerinde çalışmaya devam ediyorum.

 

Fotoğraflar: Ahmet Sercan Küçükşahin


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR