Ezgi Polat: "Yazmak da yaşamak da benim için bir yolculuk."
27 Kasım 2019 Hayat

Ezgi Polat: "Yazmak da yaşamak da benim için bir yolculuk."


Twitter'da Paylaş
0

Öncesinde daha belirsiz bir başkaldırı, daha umutsuz bir savaş vardı. Şimdi işler tersine döndü biraz.

Ezgi Polat’ın ikinci öykü kitabı Hiçbir Yerin Ortasında Can Yayınları etiketiyle Ekim ayında raflarda yerini aldı. Polat, altı öyküden oluşan bu kitapta, yıkıcı duyguların karanlığında kendisiyle cebelleşen karakterlerin hayatlarını mercek altına alıyor.

Dilek Yılmaz: Kitapta pek ferah öyküler karşılamıyor okuru. Aslında adı da çağrıştırdıklarıyla bu anlamda pek vaatkâr sayılmaz. Bir yandan da bırakmıyor karakterler. Hayatla ve kendi karanlığıyla cebelleşme ve bir çıkış arama halinin metinlerindeki yerine dair neler söylemek istersin?

Ezgi Polat: Evet, haklısın. Genel olarak pek aydınlık şeyler yazmıyorum. Aslında burada yola biraz da kendimden çıkabilirim. Ben de üstüne gitmeyi, mücadele etmeyi seven biriyim. Sorgulamakta ısrarcıyım. Nereye ulaştığımız çok mühim değil belki ama karakterimizi sahici olarak ortaya koyabilmemiz, yere sağlam basabilmemiz için bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. Yazdığım karakterler de gerçek olsun isterim. O noktada onları bu yolculuğa çıkarmam gerekiyor. Ancak bunlar hesaplayarak yaptığım şeyler değil. Yazmak da yaşamak da benim için bir yolculuk. Doğal olarak yazarken de üstüne gidiyor, cebelleşiyorum. Bu da yarattığım karakterlerin herhangi bir kolaycılık adına yoldan sapmasını engelliyor bence. Önce bir sorun olduğunu kabul etmek, sonra sorunu tespit etmek gerekiyor sanırım. Bunun ardından yapılacak şey derine inmek, kanırtmak. Sorgulamanın sonu yok. Bir yere varmak zorunda değil. Ancak farkında olarak yaşamak için elzem. Bu düşünme biçiminin yokluğunda yaratılan eserlerin eksik kalması kaçınılmaz. Yaşam gibi yazmak da başlı başına bir arayış benim için.

ezgi polat

DY: Öyküler uzamış. Özellikle karakterlerin ruh halinin derinlemesine ele alınması, bu öykülerde bir yenilik olarak hissediliyor. İlk kitaptan bu yana senin için neler değişti?

EP: Sanırım ilk başta bir okur olarak ufkunu genişletmesi gerekiyor yazarın. Okuduklarım ve okuduklarıma bir yazar olarak bakışım değişti. Her zaman okuduklarımın nasıl yazıldıkları üzerine kafa patlattım fakat her seferinde yazdıklarımı bir üste nasıl taşıyabilirim diye düşündüğüm için sanırım, zamanla yetindiklerim de değişti. Ve öykülerim ben farkında olmadan uzadılar. Bu öyküleri defalarca bıkmadan yazarken her seferinde yeni bir şey keşfettim. Bir an önce bitsinler diye düşünmeden kendimi keşfettiğim şey neyse içine attım. Bütün bunlarla uğraşmak benim için çok keyifli. Yaslanılan genel uzunluğun dışına temiz şekilde çıkıp iyi bir öykü yazabilmek gerçekten zorlayıcı. Ben her seferinde farklı bir şeyler için uğraşmayı seviyorum. Yaptığım işi benim için daha anlamlı ve değerli kılıyor bu.

DY: “İçinden bir türlü çıkamadığım umutsuzluk yetmezmiş gibi bir de şu suskunluk oyunu. Döndüğümde tek şartım var, demiştim karıma, susmak. Asla konuşmayacağız.”  Kitaba ismini veren öyküde, karakter iç savaşın ortasında kaldığı günleri unutma ve yeniden tutunmaya çabalarken her şeyin gitgide nasıl kötüleştiğini sorguluyor. Çok bağırılan bir çağdayız. Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda’dan bu yana metinlerinde sıkça dillenen susma bahsini nasıl okumalıyız? Konuşmak daha mı fazla berbat ediyor?

EP: Üzerine konuşulamayacak şeyler var gerçekten. Düşüncesi bile insanın canını ciddi anlamda yakan şeyleri dillendirmek o kadar kolay bir şey değil. Bu öyküdeki de onlardan biri. Karakter konuşmasa da karşısındaki insanın kendini anladığını da biliyor. Bu çok kıymetli. Bir nevi aynı dili konuşmak aslında. Karakterlerin susuşlarının yanı sıra metnin de kendine has bir susma biçimi olmasını seviyorum bu durumu verebilmek için. Mesela bu öykü de şöyle devam ediyor: “İçinde fotoğrafların olduğu zarfı uzattım ona, kayboldu, yarım saat sonra mutfakta karşılaştığımızda gözleri ıslaktı ve burnunu çekiyordu.” Bu bana güzel bir doğrulamaymış gibi geliyor. Ne zarfın içindeki fotoğrafların detayı anlatılıyor ne kadının hissettiklerinin. Ama herkes her şeyi anlıyor ve açıkça söylenen bir şey yok. Özellikle gizlendiği için değil. Fazladan konuşmak lüzumsuz olduğu için. Öbür türlüsü beni okuru küçümsemeye ve karakterlerin arasında yaratmak istediğim bağın derinliğini zedelemeye götürürmüş gibi geliyor. Bu benim hiç istemeyeceğim bir şey.

Hepimizin tabağına bir yaşam konuyor ve biz istesek de istemesek de onu yemek zorunda kalıyoruz.

DY: Kıskançlık yıkıcı duygular arasında öykülere belirgin sızmış bir duygu. Denizyıldızlarının bari Alman komşunun evinden çıkmaması, emanet geldiği ev ve eksilmiş hayatında tek sevindiği an belki Doğan’ın. Başkasının da yoksunluğu, insanın sahip olamadıklarının acısını mı hafifletiyor?

EP: Alman çocuğun evinde denizyıldızlarının olmaması onun bir yoksunluğu değil ama birçok anlamda yenik olduğunun farkında olan Doğan için bir tür üstünlük. Daha iyi bir yaşam tanımı sorgulanabilir belki ama manevi olarak daha kaliteli bir yaşam Doğan’ın neden hakkı olmasın. İçine düştüğümüz dünya kaderimizi büyük ölçüde belirliyor. Kendi şansını yaratabilen insan sayısı epey az. Etrafımız Doğan’larla çevrili. Bu ülkenin orta sınıf nüfusu içinde o kadar çok Doğan var ki. Eğitim sistemimiz, kültürümüz, kadına bakışımız ve onu toplumda konumlandırışımız, ailemiz neredeyse yaşamımızın her anını, kazanımlarımızı ve kayıplarımızı belirliyor. Bir çocuk vahşi bir savaşa tanık oluyor, var olmasına o kadar izin verilmiyor ki belki cesedi bile bulunamayacak, kendinden geriye ismini bile okuyamadığımız bir kimlik kalıyor. Normal gibi görünen bir başkasının yaşamı ailesinin mevcut sorunları, alacağı eğitim ve daha birçok etmenle şekillenecek. Fazıl Say besbelli yetenekliydi fakat babası ona küçükken bir piyano armağan etmese şimdi dünyaca ünlü bir piyanist olabilir miydi, belki olabilirdi, bilemiyoruz ama çoğu kez zor. Kimisi de daha yolun başında üç dil konuşabileceği bir ortama doğuyor, gerçekten sevmenin ne demek olduğunu görüyor filan. Doğan bu öyküde zorunlu şiddeti öğreniyor. Hayatta kalabilmesi için vahşi olması gerektiğini. Bazen de tavuğu Almanların bahçesine atıvermeniz ya da sizde olan tek şeyin onlarda olmadığı düşüncesiyle avunmanız gerekir. Hepsi bu. Hepimizin tabağına bir yaşam konuyor ve biz istesek de istemesek de onu yemek zorunda kalıyoruz. Kabul, deyip devam ediyoruz bir yerde. Hepimiz az ya da çok ebeveynlerimizin ve içinde yaşadığımız toplumun kodlarının ceremesini çekiyoruz.

Kadınlara yıllardır sürekli sevilmek ve onaylanmak istiyormuş gibi bir pozisyon yaratılmaya çalışılıyor.

DY: “Beni teselli ederken dönüp durduğum girdapta içten içe boğulmamı arzu ettiğini hissediyordum bazen”, diyor kadın “Başka Bir Boyutta” öyküsünde, “İki kişiye ait bir yaşamı tek bedene sığdırıp durmanın özgürlüğümü zedelediğini ve beni yorduğunu”.  “Başka bir yaşama duyduğum arzu, arsızlığa dönüşmüştü”, diyor “Yunus” adlı öykünün erkek karakteri şehirden gitme isteğini dillendirirken. Başka bir yaşam için yola çıkarken bu arzuyu aynı iştahla paylaşmayan kadın karakter yeni yaşama kolayca uyumlanıyor. Erkeğin hevesini kursağında bırakan kendi beceriksizliği mi, kadının uyumu mu? “Kadının bağımsızlık bayrağını sallayarak dörtnala koşmasının” erkekte yarattığı hezeyana, yüceltilmiş  iki kişilik hayat kurgusu dayatmasıyla ilişkiler ve bilhassa evlilik kurumu odağında neler söylemek istersin?

EP: Üzerine çok şey söylenebilecek bir soru bu aslında. Erkeğin hevesini kursağında bırakan kendi beceriksizliğini, küçümsediği kadının uyumu yoluyla fark etmiş olması. Kadınlar her başarılı erkeğin ardındaki bir kadın nitelendirmesini ayaklarının altında ezmeye başladığından beri erkeklerde bir şaşkınlık var. En öyle görünmeyeni bile bunu kabul etmekte zorlanıyor. Yetiştiriliş biçimi olarak sürekli yüceltilmiş bu varlıkların haliyle bu durumla yüzleşmesi kolay değil. Önce kabul etmeleri gerek. Kadınlara yıllardır sürekli sevilmek ve onaylanmak istiyormuş gibi bir pozisyon yaratılmaya çalışılıyor. Kadınlar bir çiçektir, kadınlar da yapabilir. Bizim kimseden onay almaya ya da sevilmek için güzel canlılarla özdeşleştirilmeye ihtiyacımız yok. Ayrıca dünya düzenindeki standart güç dengesinin de cinsiyetle ya da yaşla alakası da yok. Öyle olmasa Sineklerin Tanrısı olmazdı. Yani tamamen psikolojik bir durum, hayatta kalabilmek adına yaratılmış bir çözüm. Kötü niyetle söylenmiyor ya da yapılmıyor olsa da burada hastalıklı bir yan var. Ancak çözülebilir bir şey değil. Kaldı ki sorun olduğu da tartışılabilir. Evliliğe gelecek olursak, çocukların bile dahil olduğu bu oyunda kurum olarak nitelendirilen birliktelik biçiminin güç dengesini gözetmeden davranması zaten mümkün değil. Birbirini seviyor olmanın da bir önemi yok. Bir kurumu ayakta tutmak istiyorsan güç dengesini gözetmen gerek. Ama işin içinde duygusallık da olduğu için evliliğin böyle konumlandırılması tam olarak kabul edilemiyor. Aslında tam olarak böyle. Bunlar çok olağan şeyler. Ebeveynlerimiz de bizi seviyor ama güçlerini istekleri doğrultusunda üzerimizde kullanmaktan çekinmiyor. Yönetebilmek için bunların dozunun iyi ayarlanması gerek. Ki bütün bu ilişkileri yönetmemiz gerek. Kulağa çok mekanik geliyor olsa da. Biz bu kabiliyetten yoksunuz biraz. Dozunu iyi ayarlamamamızın nedeni de birey olmayı başaramayışımız, saygı duymayışımız ve erkeklerin taşıdığı bazı hatalı kültürel kodları kendi çıkarları için kötüye kullanışı. Evlilik doğası gereği kadın için de erkek için de büyük bir sınav. Yani sıkışmışlık tek taraflı değil. Burada da cesurca olan kurumların var oluş biçimlerini ve bireylerle uyumunu sorgulamak. Kişisel farklılıkları hesap etmeden standart yapı üzerinden konuşuyorum. Yoksa işin içinden çıkamayız.

ezgi polat

DY: Yazarın öyküsünü yazdığı insanlara yabancılığını sormak isterim, karakterin “tam bir yazar  ikiyüzlülüğü” dediği nasıl bir şeydir?

EP: Bir oyuncu bir deliyi oynamak ister, bir fotoğrafçı bir delinin fotoğraflarını çekmek ister, bir yazar bir deliyi yazmak ister ama çoğunlukla hiçbiri onunla aynı evde uyumayı istemez. Bırakın uç noktaları, çoğu sanatçı kendi sosyoekonomik ya da kültürel seviyesini tam olarak tutturmamış biriyle aynı masada bile oturmak istemez. Tabii ondan sanatı adına bir şey almayacaksa. Demek istediğim tam olarak bu.

DY: Ağırlıkla yeni bir döneme geçişlere tanıklık ettiğimiz öyküler. Henüz okumamışlar için heyecanını kaçırmadan aktarman mümkünse, farklı öykülerin sonuna dair duygu ortaklıklarını sormak isterim.

EP: Bence iyimser olmayan bir umut var. Öncesinde daha belirsiz bir başkaldırı, daha umutsuz bir savaş vardı. Şimdi işler tersine döndü biraz. Yine karamsar ama farkındalığı yüksek ve kendini aldatmayan bir var oluş bu.

DY: Öykü türüne yükselen ilginin okurda gerçekçi bir karşılığı var mı? Bugünün edebiyatından yarına neler kalacak?

EP: İnan ki hiç ilgilenmiyor ve de bilmiyorum.

DY: Son okuduklarını sorsam…

EP: Yemek yiyebilirsem kendimi şanslı saydığım bir dönemdeyim. En son Elena Ferrante’nin Tesadüfi Buluşlar kitabını okudum. The Guardian’da çıkan denemelerinin bir derlemesi. Everest Yayınları’ndan. Ferrante’nin yazdıklarını kaçırmamaya çalışıyorum. William Trevor’un Yağmurdan Sonra adlı kitabına başladım, henüz bitmedi. Yüz Kitap’tan çıktı. Yüz Kitap şahane kitaplar yayımladı. Yağmurdan Sonra da epey ilgi gördü ama ben biraz geç kaldım. Bitirince konuşuruz.

Fotoğraflar: Muhsin Akgün


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR