Faruk Duman: “Geveze yazar okura boşluk bırakmaz.”

Faruk Duman: “Geveze yazar okura boşluk bırakmaz.”


Twitter'da Paylaş
0

Semih Gümüş: İncir Tarihi, Faruk Duman’ın sanırım gene coşkuyla yazdığı bir metin, üstelik bu kez ondan beklenmeyen, epeyce büyük hacimli bir roman. Yaza yaza yazdıklarının yazınsal niteliğini yükselten bir yazarsın Faruk ve bunun sonu nereye varacak, yazdıklarını en iyi okuyanlardan biri olarak, merak ediyorum. Faruk Duman: Sanırım hep yeni bir şeylerin peşinde olmaktan kaynaklanıyor. Örneğin, öykü kısa metindir. Üç sayfa, on sayfa, neyse. Ama her öyküde daha öncekilerde olmayan biçimsel bir şeyler olsun istiyorum. Sözgelimi, bir sözcük. İlk kez o öyküde kullandığım bir sözcük. Ya da bilinen bir sözcüğü başka anlamlarıyla da kullanmak. Sözdiziminde başka şeyler… Tabii öyküde daha kalıcı, kıssalara benzeyen, ama çağımızın sorunlarını dolaylı da olsa kavrayabilen şeyler yazmak istiyorum. Mesela İncir Tarihi’nde çok hoşuma giden bir kısa öykü var, daha önce Sincan İstasyonu’nda da yayımlamıştım: “Tüneğini Yanında Taşıyan Kuşun Öyküsü.” Kuş, sahibini bir tünek olarak betimler ve ısrarcı olur. Ama tehdit karşısında inadından vazgeçmek zorunda kalır. Peki ben size yalan söyledim, bu tünek benim değildir, der. Olmuş olmamış bilemem ama, evrensel meseleler bunlar; Galilei’nin “yine de dönüyor”u gibi. Ama zaten insan edebiyatı yaşamı boyunca arar. Hep daha başka, daha yeni, daha güzel metnin peşinde koşar. Herhalde yazmayı sürdürme belasının sorumlusu da bu duygu. SG: Öte yandan, bence en önemli özelliğin, yazmaya başlamadan önce kendine özgü bir dünya ve ona uygun bir biçim ve dil yaratıp her yeni kitapta bu anlayışı geliştirerek sürdürmen, şaşırtıcı farklılıklarla karşımıza gelmen. Bu çizgi hep aynı yoldan mı gidecek, yoksa çok farklı öyküler ve romanlar da bir gün gelecek mi? FD: Şimdi tabii, dil farklı, az önce söylediklerimi bir kenara koyarsak, dilin ve yazdığımız, yazarak oluşturduğumuz dünyanın ortaya çıkışı sezgilerle ilgili bir şey. Yani tabii bana göre böyle. Bu dil, benim anadilimdir, esprisi, kesilip açılışı, doğa algısı, yetiştiğim çevreyle ilgili bir şeydir, buradan bir edebiyat dili yaratmaya çalışıyorsunuz. Çünkü içinde büyüdüğünüz dil, hepimiz için öyle, hamdır. Ben çevresinde büyüdüğüm dilin belli noktalarının üzerine giderek onu anlamaya çalıştım. Ama dilimdeki tadı da edebiyat yapacağım diye bozmadım. Var olan dil, bir yazı, bir öykü dili olacaksa orada tabii çalışmanız gerekiyor. Çünkü bir yandan da okuyorsunuz ve bir okur olarak sizi çeken şeyleri yazmak istiyorsunuz. Bana göre (bunu metin kurma meselesini dışarıda tutarak söylüyorum) “yapılmış” bir dil rahatsız edici bir şeydir. Elinden geldiği kadarını yapmalıdır insan. En yalın, en abartısız şekilde. O zaten onu özgün kılacaktır. SG: Zeyrek ile hayatın bir uçtan öbür uca keşfine çıkıldığı bir serüveni okuyoruz ama gene kendini hemen gösteren bir dil içinde. Anlamı dil içinde yarattığını düşünürüm öteden beri, ama İncir Tarihi’nde bu ikisi birbirinden biraz ayrılıyor. Gene bildiğimiz Faruk Duman dili, ama bu kez ayrıca izi sürülen, güçlü bir anlam dizisi var. FD: Evet, bu söylediklerinde benim için sevindirici olan çok şey var. Önce dilimin doğal yapısını bozmak istemiyordum. Ama bir yandan da roman dili zorluyor, kendine çekiyordu. Ben gevezelikten hoşlanan biri değilim. Gevezelik deyince yanlış anlaşılmasın, beni oyalayan metin başka, geveze başkadır. Geveze yazar, okura boşluk bırakmaz asla. Her şeyi kendisi söyler. Öyle ki, sözgelimi bir kahramanın tüm özelliklerini sayıp döker. Ben acırım böyle roman kahramanlarına. Sanki yazar tavuk, bu kahraman da didiklenecek mısır koçanıdır. Bu nedenle, metin uzadıkça böyle şeyler yapmaktan korktum. Bir yandan da, bütün yan hikâye ve çıkarımlarla dolu sayfalar bir yana, izlemek istediğim, okurumun da izlemesini istediğim bir serüven var. Neden istiyoruz bunu, baktığınız zaman tümüyle bildik bir serüven. Ama istiyoruz. Romanı dengede tutan bir harç o. Böyle olunca senin dediğin şey ortaya çıktı işte. Yani roman, bir tür olarak dayattı bunu. Ama bana özgü yalın dili koruyabildiğimi düşünüyorum. SG: Nedir senin dili olabildiğince indirgeyen, yalınlaştıran bu dil anlayışının nedeni? FD: Bunu tam olarak bilseydim herhalde yazamazdım. Yazdıkça böyle oldu. Dil bir arayıştır, dille işini tamamlamış yazar, yuvarlandıkça havası sönen ve küçülen bir küreye benzer. Bu konuyla ilgili net bir şey hatırlıyorum; lisede, yazdıkça yazıyor, ama bir türlü memnun olmuyordum. Ben de beğenmiyordum yazdıklarımı, kimse de ilginç bulmuyordu. Ama dergilerin yazdıklarımı basmasını çok istiyordum. Bir gün, kendimi neredeyse suçüstü yakaladım: Ne istiyorsun, dergiler, yayınevleri için mi yazıyorsun? Onların basmaya değer bulacağı şeyler mi yazmak istiyorsun? Dergilerde çıkan öykülere benzer şeyler mi amaçladığın? O zaman, kâğıdı kalemi bıraktım. Kimseyle görüşmemeye, bildiklerimin tümünü unutmaya karar verdim. Birkaç yıl sonra, yalnız benim istediğim öyküleri, yalnız benim istediğim biçimde yazmaya koyuldum. Hiçbir şey umurumda olmayacaktı. Zannediyorum kendi dilimi böylece aramaya başlamış oldum. SG: Masallara, mitolojiye, giderek arkaik metinlere yakınlığını biliyorum. Sonunda bir süredir yazdığın metinler de onlara bağlandı. Sencer ile Yusufçuk’tan sonra İncir Tarihi bunun en belirgin izleriyle okunuyor. Bu ilişki nereye kadar sürecek? FD: Aslında kendiliğinden olan bir şey var; bizim dilimize, ruhumuza özgü şeyi arıyorum. Masalcıları dinlediğim zaman, aslında benimle aynı şeyi konuştuklarını, aynı ünlemle şaşırdığımızı anlıyorum. Yani benim doğal dilim orada. Bir de, galiba öfkeli biriyim biraz; yaşadığımız şu muhteşem “teknolojik” yaşamı kabul edemiyorum. Bize “sucuk benzeri ürün” vs. yedirmelerine gıcık oluyorum. Okul diye çocukları tıktıkları mezbahalara, nikâh dairesi diye kafalarımızı kestikleri yerlere, “şirket” adı altında ülkemize birer hançer gibi saplanmış gökdelenlere. Dolayısıyla bunlara ait sözcükleri bile kullanmak istemiyorum. Böyle olunca, yazdıklarım masal olmasa bile dil öyle uyanıyor. SG: İncir Tarihi benim yazınsal metinlerde çoğu kez aradığım bir özelliğe sahip: Yaşadığımız hayata ilişkin önemli sorunlar yerine sıradan ayrıntılar, hem de çok yalın biçimde anlatılıyor ki, ben de sıradan ya da basit olandan nitelikli metinler çıkma şansının daha çok olduğunu düşünüyorum. FD: Bence de öyle. Bizim bugün hayranlıkla okuduğumuz büyük yapıtların hiçbirinin hayata ilişkin önemli şeyler söylemek hedefiyle yazıldığını sanmıyorum. Bence Cervantes Don Kişot’u yazarken çok eğlenmişti… Şimdi bizde bir şey var, yakın tarihe gidiliyor, oradan, yazılacak şeyler aranıyor. Bu biraz galiba ülke gündemiyle de ilgili bir şey. Bu, bir edebiyatçı için son derece tehlikelidir. Neden? Bizim edebiyat ortamımız ne yaptı, toplumcu edebiyatı eleştirdi örneğin (çoğunluk için söylüyorum). İşte mesaj kaygısı taşıyor, didaktik vs. Ben çoğu yerde asıl meselenin bu olmadığını söyledim. Didaktik de, mesaj da birer yazınsal biçim olabilir çünkü. Mesele, ne yazarsa yazsın, yazarın koşullanmış olmasıdır. Sorun budur. Yapıtlar o dönemde de bu nedenle yaralı doğuyordu, bugün de böyle. Değişen bir şey olmadı. Ciddi temalar, önemli tartışmalar yaratacak konular seçmek de koşullanmadır. Dolayısıyla edebiyat anlayışı aslında teknik olarak aynıdır. Şimdi öyleyse toplumcu yazarlarımızın suçu neydi? Neden bugün Ermeni meselesine değinen roman şahane oluyor da Kavel grevini anlatan Hasan Hüseyin unutuluyor? Bence açık; koşullara çok kapılıyor bizim yazarımız. Bu, bu tür konuların edebiyatta yeri yok anlamına gelmiyor kuşkusuz. Ama baştan beri bir roman yazmakla bir “konu” yazmak arasında sıkışıp kalmışız, mesele bu. SG: Tezleri olmayan, tersine, eğlenceli bir roman yazmayı amaçladığını özellikle vurguluyorsun. Bunu edebiyatımızın günümüze ilişkin bir sorununa verdiğin karşılık olarak düşünebilir miyiz? FD: Evet, tamamen öyle, yukarıda da belirttiğim gibi. Büyük ve “çeviri” laflardan çok sıkıldım: Öteki, ortak akıl, sivil toplum, bellek, platform, inisiyatif, metinlerarası… Edebiyatçı bunlardan roman çıkarmaya çalışıyor, düşünebiliyor musun? Çünkü anlatacak hikâye kalmamış. İnsan tanımıyor. Kitap tanıtımı yazarları da okudukları her romanda bir “öteki” yakalamaya çalışıyor. Çok sıkıcı. SG: Ben ilgi çekici buldum: Çığırından çıkmış bir cinselliğin yazılabilmesi gerekiyor artık, diyorsun, çıplak bir biçimde. Nereden çıktı bu düşünce? FD: Ben “terbiyeli” dile katlanamıyorum ki. Yani bir kitapta diyelim “.ik” şeklinde yazılmış bir şey gördüm. Çok kızıyorum buna. Bundan utanıyorsan, yazma. İnsanlar ne der, diye düşünüyorsan, yine yazma, devletin hoşuna gitmez diye düşünüyorsan yine yazma. Yani açıklanabilecek bir yanı yok bunun. Bir de elbette yazarın bir tepkisi de bu olmalıdır. Bu anlamda Türkiye hiçbir zaman, bin senedir bugünkü kadar gerici olmadı. Televizyon ekranlarından, önce memeleri kaldırdılar. Sonra içki kadehlerini, şimdi de sigaraları. Kimi terbiye ediyorsun? Nasrettin Hoca’yı terbiye ettiler. Şimdi çocuklar için fıkralar anlatmış biri gibi hoca. Karagöz’ün fallusunu kestiler. Evliya Çelebi’yi tonton bir seyyah gibi anlatıyorlar. Çok değil, yirmi sene önce mahalle aralarında kadınlı çocuklu ne laflar edilirdi. Bir tanesini çok iyi hatırlıyorum. Kadınlardan birine kızdıkları zaman, “eşek sikenin karısı” diye dalga geçerlerdi. Bu güzel dili niye terbiye etmeye çalışıyorsun? SG: Öte yandan, hayvanlar ve bitkiler var. Benim bizim yazarlarımızda çok özlediğim bir özelliktir doğanın tam içinden çıkmak, onu yazmak. Yaşar Kemal’den sonra pek görmediğimiz. İncir var baştan, ama sonra Zeyrek’le birlikte bitkilerin ve hayvanların da kişilik kazanarak anlatıldığı bir roman İncir Tarihi ki, bizim edebiyatımızda benzerleri pek az bulunan bir türün örneklerinden. Günümüzün kaotik yeni zamanlarıyla doğanın içinden yazmak nasıl bağdaşıyor? FD: Bu galiba yalnızca yazarlığımızla değil, okurluğumuzla da ilgili bir şey. Tabii insan olarak yaşamda durduğumuz yer de önemli. Yetişme biçimimiz, dünyayı algılayışımız. Enis Batur, bir söyleşisinde “hayvana dönüşebilmek” istencinden söz ediyordu. Apuleius’un eşeğe dönüşmüş kahramanı da ancak o zaman insanı yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Yine Batur’un toplu denemelerine o süreğen “Başkalaşımlar” adını vermesi de bence burada hoş bir tesadüf oluyor. Bence ilginç bir şey oluyor şimdi: Sözünü ettiğin “kaotik,” çok önemli bir benzetme yordamımızı elimizden alıyor. Mesela Değişim’in böceğe dönüşmüş kahramanı da yine bir olanaktır. Diyeceğim, doğadan kopuş, bizim hayal gücümüzü yok ediyor. Örneğin, doğru dürüst üşümemiş biri üşümekle ilgili ne yazacak? Ama dediğim gibi, ben doğasever biriyim, kişi olarak ne istiyorsam, nasıl yaşıyorsam onu yazıyorum. Galiba modernist edebiyat buna olanak tanımış son denemeydi. SG: İncir Tarihi çok güzel bir kitap adı. Ama Faruk Duman kitaplarına ad koymakta da çok duyarlı ve becerikli… FD: Teşekkür ederim. Bazen önce kitabın adı geliyor. Mesela İncir Tarihi ve Sencer ile Yusufçuk öyle. Önce kitap adları yazılmıştır. SG: Bugün sonunda yazmayı amaçladığın bir Faruk Duman başyapıtı tasarlayacak olsan, onu nasıl anlatırsın? FD: Şöyle bir hayalim var: Gerçek anlamda bir “nehir roman” yazmak istiyorum. Küçük ciltlerden oluşacak ve her biri kırda bulunmuş bir şeye adanacak. Örneğin bir ceviz tanesi, bir şeftali çekirdeği, bir kırık boynuz, bir taş, bir salyangoz kabuğu… Bunu bugüne kadar edindiğim tüm bilgiden, deneyimden sıyrıldıktan, bir arınma metni olarak yazmak isterim. Ama belki de bu nedenle hiçbir zaman yazılamayacak. SG: Edebiyatımızda birbirini izleyen yapıtların yanında, sözgelimi Amerikan edebiyatında gördüğümüz çeşitliliğin yaşanmadığını söyleyebilir miyiz? Sen bu açıdan edebiyatımızın bugününü ya da geçmişten bugüne gelen görünümünü nasıl değerlendiriyorsun? FD: Bence güneyli yazarların yaptığı şey, çevrelerinde yaşanan hayatın izini sürmekti. İçinde yaşadıkları toplumun ruhunu anlatmak istediler. Bu nedenle insanlarını yakından tanıdılar. Çiftçilik yaptılar, küçük işlerde çalıştılar. Ama tabii yaşam koşulları belirleyici oldu burada. Bir de Amerika’nın yaşadığı süreç, halkın verdiği ayakta kalma savaşı özellikle öykü sanatı için müthiş deneyim oldu. Bizim edebiyatımızda da örneğin bir Orhan Kemal, Sabahattin Ali bence bu düzeyde, benzer yazarlardır. Ama bizim öykümüzü bununla birlikte, hatta belki bundan çok şiir geleneğimiz etkilemiştir. Bu bakımdan bizim ustalarımızın yarattığı edebiyatın, özellikle öykü için söyleyebilirim, Amerikan edebiyatının ortaya koyduğu çeşitlilikten bir eksiği yoktur. 50 Kuşağı’nın öyküleri, bana göre dünya ölçüsünde. Onat Kutlar, Erdal Öz, Leyla Erbil, Füruzan.. Yaşar Kemal’in yarattığı olağanüstü bir roman var sonra. Bugün de 80’e kadar süren tüm anlayışları birleştiren, açan, ayrıştıran, yazarlar var. Şunu söylemek isterim; yılda üç yüz-dört yüz roman yayımlanıyor olabilir, biz de burada oturup bunların çoğunu eleştirebiliriz. Ama bence çok iyi yapıtlar da çıkıyor. Burada önemli olan bu yapıtların okurla buluşabilmesi. SG: Son zamanlarda okuduğun kitaplar arasında önemli bulduklarını nedenleriyle belirtebilir misin? FD: Fredric Jameson’ın Modernizm İdeolojisi’ni okuyorum. Jameson’ın edebiyat yazılarını bir araya getiren bir kitap. Jameson, yapıtı ele alırken tarihi, çevreyi, yazarı, bizim yapıtın çok uzağında gördüğümüz katmanlarıyla değerlendiriyor. Tabii bu doğal olarak yapıttan çok bizim yorum bilgimizle temasa geçtiği anlamına geliyor. Zengin bir okuma kültürü bu tür metinlerle gelişiyor bence. Geçenlerde Lawrence Durrell’ın Mekân Ruhu’nu elime aldım yine. Yazarın mektupları, anı parçaları, basılmamış metinleri… Bu kitap Durrell’ı eskisinden daha çok sevmemi sağladı. Özellikle kitaplarına girmemiş öyküler olağanüstü.

2010

Fotoğraf Aydın Çetinbostanoğlu


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR