1 Aralık 2018 Söyleşi Edebiyat

Faruk Duman: "Neyi biliyorsak onu yazabiliriz."


Twitter'da Paylaş
0

Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, peynir ekmek yemeyin! Dört yıllık suskunluk nihayet sona erdi. Faruk Duman, Sus Barbatus!’uyla çıkageldi. Bizi kırmadı bir araya geldi. Yazından yayına edebiyatımızı konuşmayı da ihmal etmedi. Duyanlar duymayanlara anlatsın, bu söyleşiyi okumayan kalmasın…

Batuhan Sarıcan: Sevgili Faruk Duman, Sus Barbatus!’u kafanızda yazmaya başladığınız o ilk anı merak ediyorum. Tohumun toprağa düştüğü o ilk an.

Faruk Duman: Artvin’de bir gece yarısı, köylülerden dinlediğim bir macera. Yoksul bir adam bir domuz avlamaya karar verir…

BS: Sus Barbatus! ifadesi; ilk duyuşta sert bir çıkış, bir emir ya da bir serzeniş gibi gelse de aslında sakallı yaban domuzunun Latince ismine karşılık geliyor. Hiç bu hayvanla karşılaştınız mı? Bu isim nereden çıktı?

FD: Sus Barbatus!taki domuz, düşsel bir hayvan aslında. Buralardaki domuzlarla karşılaştım tabii ama bunlar Sus barbatus türü domuzlar değildi. Ben domuza isim aradım. Sus barbatus ismini gördüğüm zaman da bu ismi hem bu düşsel hayvana hem de romana çok yakıştırdım. Adının sonuna bir ünlem koyunca oradaki “sus” aynı zamanda Türkçe oluyor, o da hoşuma gitti. Tabii ses anlamında biraz barbarlık göndermesi de var. Tuhaf ve düşsel kahramanımın adı olarak bu ismi, romana girişmeden, baştan seçtim.

faruk duman

BS: Yazarın, karakterlerin can suyunu kendinden verdiğini düşünmüşümdür hep. Sus Barbatus! ilk bakışta Zeynep ve Kenan’a odaklanıyor gibi gözükse de nevi şahsına münhasır karakterlerle zenginleşen bir roman. Peki, can suyunu fazla verdiğiniz, bir başka deyişle kendinizi en çok özdeşleştirdiğiniz karakter hangisi?

FD: Romandaki birçok hayvanı –atları ve domuzları bile– kişileştirdiğim için aslında her karakterde benden bir parça vardır. Domuzun da düşündüğünü, birtakım çıkarımlar yaptığını görüyorsunuz. Oradaki kırmızı kartalın –ki o da düşsel bir hayvandır– onun da birtakım yargılarda bulunduğunu görüyorsunuz. Bence her yazar, yarattığı bütün karakterleri içinde taşır. Dolayısıyla ben sadece, romanı yazarken hangi kahramanlardan heyecan duyduğumu söyleyebilirim. Bu öncelikle, Sus Barbatus domuzunun bir ruha dönüşüp içine girdiği Aysel’dir. Sonra Kenan ve tabii bir bakıma kendimi bir roman kişisi olarak oraya yerleştirdiğim Faruk. Bu karakterleri yazarken çok keyif aldım. Bazen hikâyenin nerede olduğunu unutup sırf onlara geri dönmek için onlar adına yeni sahneler oluşturdum. Oradaki ağaçlardan tutun rüzgâra ve kara kadar hepsi yargıda bulunuyorlar, hepsi birer karakter. Bunların hepsinin içinde benden görüşler, tavırlar ve kişilikler var diyebilirim.

BS: Romanda öyle bir tanrısal anlatı var ki ben kendimi hikâyeye yukarıdan tanık olan bir bulutmuşum gibi hissettim. Ya da atmosferi bir karakter olarak benimseyip kendimi en çok onunla özdeşleştirmiş de olabilirim. Tanrısal anlatım yerine birinci tekil kullansaydınız, bu romanın ana karakteri kim olurdu?

FD: Cevaplaması zor bir soru. Yazarken bunları hesaplamıyorum ben. Nasıl daha kolay ve inandırıcı yazacaksam, karakterleri hangi anlatım kipiyle yazabileceksem o şekilde yazarım, bana en güven veren yöntemi seçerim. Dolayısıyla o hem başlangıç hareketi olur hem de o romanın ilerlemesini ve bitmesini sağlar. Futbolda, “topun ayağa oturması” diye bir deyim vardır. Bu deyimden yola çıkarsak o kalem “elimize oturmadığı” zaman o yazıyı yazamayacağımıza inanırım. Anlatım olsun kurgu olsun, yöntemi de ona göre seçerim. Dolayısıyla başlamadan önce belirlediğim bir şey değil bu. Tür olarak da yok aslında. Ben gerçekçi roman, köy romanı veya postmodern bir roman yazıyorum demiyorum. Biz yazarlar yazarız, bunları tespit etmek eleştirmenlere düşer. Sorunuzu cevaplayacak olursak da ben bu romanı birinci tekilden yazsaydım, herhalde orada kimi yerlerde anlatıcı olan Faruk’u seçerdim. Çünkü beni en çok koruyacak ve inandırıcı kılacak olan kişi o diye düşünüyorum.

“En iyi tanıdığım ve en inandırıcı yazabildiğim şeyi yazabiliyorum.”

BS: Kitabevi rafları genellikle kent hikâyeleriyle dolu. Bu hikâyelerin niteliksiz olduğunu söylemiyorum ancak insanın doğadaki yerini, mücadelesini anlatan eserlere ihtiyacımız olduğu da aşikâr. Sus Barbatus! bu boşluğu doldurabilecek nitelikteki eserlerden biri oldu bana göre. Edebiyatımızda bir tür köyden kente göç olduğunu söyleyebilir miyiz?

FD: Köyden kente değil de köyden köye olduğunu söyleyebiliriz. Bunu ifade etmesi de zor. Kimse alınmasın ama bir roman veya bir öykü kentte geçiyor diye kentli sayılamaz. Bunun benim kafamda başka ölçütleri var. Anlatıları köylü ya da kentli diye sınıflandırmak da pek doğru bir yaklaşım değil aslında. Yine de burada belirleyici olan, anlatımın yeniliği, dilin kullanılışı ve üsluptur. Ancak konuyu sınırlarsak doğa, kır ve köy insanlarını anlatan metinler, Türkiye’de doğal olarak sekteye uğradı. Bu doğru. Çünkü yaşam değişti. Eğitimli kesimin doğadan koptuğunu ve doğayı artık bilmemeye başladıklarını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu “bilgisizlikten” de o yönde bir edebiyat doğmaz. Doğayı anlatan edebiyat iyidir öteki kötüdür gibi bir çıkarım da yapılmasın. Ancak biz neyi biliyorsak onu yazabiliriz. Neyi nasıl algılıyorsak onu yazabiliriz. Dolayısıyla kendi adıma sadece şunu söyleyebilirim: Benim tüm algılarım bu yaşıma kadar hep doğa üzerinden yürüdü. Sanatla ilgili bütün benzetmeler, bütün metaforlar… Yani ben öyle bir insan oldum. Benim tercihim mi bilemiyorum ama benim karakterim bu. Dolayısıyla güven meselesi var. Ben neyi iyi yazabiliyorsam onu yazıyorum. En iyi tanıdığım ve en inandırıcı yazabildiğim şeyi yazabiliyorum. Elimden gelen bu. Bu konuda inandığım tek bir şey var: Edebiyatın yeniliği ve kentliliği, onun anlatım biçimiyle ilgilidir. Edebiyatın konusu veya coğrafyası belirleyici değildir. Ancak uzaktan, tüm alanları birleştirerek bakarsanız, tabii ki edebiyatımızda bir doğa teması eksikliği var. Fakat böyle bir eksik var ve bunu ben doldurayım diye bir iddiam da yok.

BS: Nermi Uygur, okumayı yalnızca kitaplara kapamanın yanlış olduğunu, börtü böceğiyle doğayı da okumak gerektiğini söyler. Peki, doğa sizin yazınızı nasıl biçimlemdirdi?

FD: Çok doğru tabii ama o biraz da yaşam biçimiyle ilgili. Bizim dilimizde neredeyse bütün göndermeler ve altyapı aslında doğa benzetmeleri üzerine kuruludur. Karacaoğlan’dan beri, Yunus’tan beri bütün o yansıma sesleriyle vardır. Bu doğa benzetmelerini kaybettiğiniz zaman dilin belli bir yüzdesini kaybediyorsunuz. Bu açıdan Nermi Uygur’un söylediği çok doğru. Çünkü eksik kalıyorsunuz. Bu hem dünya görüşü olarak kişisel eksiklik hem de onun dile yansıması bakımından bir eksiklik.

BS: Nermi Uygur’u anmışken, deneme türüne eskisi kadar değer verilmemesini neye bağlıyorsunuz?

FD: Deneme hâlâ yazılıyor ve okunuyor. Türkiye’de deneme zaten hep bu kadar okunuyordu. Öykü ne kadar okunuyorsa şiir ne kadar okunuyorsa o da aşağı yukarı o kadar okunuyor. Belli bir okur kitlesi var; onlar belli türleri okuyorlar. Sorun toplum olarak genel toplamda az okunması. Yoksa deneme, okunmayan bir tür değil. Ben bu sene farklı odak noktalarına sahip çok iyi deneme kitapları okudum.

BS: Sözgelimi…

FD: Yüksel Pazarkaya’nın Çevirinin Estetiği ve Çeviri Serüveni kitabı örneğin. Fatih Altuğ’un Selim İleri’nin Kapalı İktisat’ı üzerine yazdığı kitap da güzeldi. Bir de Kerem Şahinbay’ın denemeleri var, Bir Delinin Çivi Yaraları. Çok güzel bir kitap.

BS: Sus Barbatus!a dönelim. Ben romanı okurken bazı içsel yolculuklara çıktım. Kâh kışın ortasında –zorunlu askerlik görevi için– gittiğim Sivas’taki uçsuz bucaksız kar tepelerinde buldum kendimi. Kâh çocukken Ankara’da oturduğumuz lojmanda kar yağışını pencerenin ardından saatlerce izleyişlerimi ansıdım. Peki, siz bu kitabı yazarken hangi içsel yolculuklara çıktınız? Faruk Duman nerelere gitti de geldi bu kitabı yazarken?

FD: Romanın geçtiği buz tutmuş ormanlar… Ben atmosfer yazmayı seviyorum, betimlemeleri yapabilmek için o somut ortamı duyumsamaya çalışırım. Tabii bir de kahramanların konuşmaları var. Onun yerine geçmek, belki de asıl o deneyimleri yaşayabilmek için yazıyoruz.

faruk dumanFotoğraf: Ali Altuntaş

BS: Sevgili Semih Gümüş’le yaptığınız bir söyleşide, “Geveze yazar okura boşluk bırakmaz,” demiştiniz. Ben de okurun hayal gücünün sakatlanmaması gerektiğini düşünürüm. Bu açıdan, Sus Barbatus! okurun hayal gücünü teşvik etmekle kalmıyor, üslup olarak eksiltili kullanımlarla dil üzerine de düşünmeye teşvik ediyor. Romandaki dil anlayışınızı anlatabilir misiniz?

FD: Bu çok geniş bir konu aslında. Ancak şunu söyleyebilirim ki benim öteden beri üslupla ilgili bir meselem var. Benim üsluptan anladığım şu: nasıl konuşuyor, dünyayı nasıl algılıyor ve insanlarla nasıl sohbet ediyorsam onun edebiyatını yapmak isterim. Gençlik yıllarımdan beri… Bu da biraz el yordamıyla oldu aslında. İlk öykü yazmaya başladığımda yazdıklarımın, başkalarının yazdıklarına çok benzediğini düşünürdüm. Bundan hoşnut değildim. Böyle olacaksa benim yazdıklarıma ne gerek var diye düşünüyordum. Çözümü de kendim gibi, dünyayı algıladığım gibi yazmakta buldum. Bu da tabii konuşma ve vurgulama ritmimin, dilime yansımasına yol açtı. Bu da yavaş yavaş oldu. Tüm o kesik cümleler, tekrarlar hep oradan doğdu. Bu romanda bunu şöyle geliştirdim: Öncelikle bir eseri yazmadan onu hayal etmemiz gerekir. Hacmi, atmosferi, sayfalarının görünüşüne kadar bir bütünü hayal etmemiz gerekir. Ben bu romanı şöyle hayal ettim: Kendi konuştuğum dilin, üslubun, klasik roman anlayışıyla birleşmesini istiyordum. Mesela bu romanı okurken Sefiller’i (ki kitabın içinde bir bölüm de var) Anna Karenina’yı, Savaş Barış’ı ve birtakım Dostoyevski romanlarını yeniden okudum. (Ben yazarken aynı zamanda okumayı çok seviyorum. iki saatim varsa bir buçuk saatinde okurum.) Durmadan klasik ve uzun romanları okudum. Çünkü aklımda, tanrısal anlatı dediğiniz yöntemle uzaktan bakarak köyün üzerinde dolaşmak vardı. Hepsinin içerisinde, hepsini bilerek. Burada sadece karakterlerin ruh hallerini ve düşüncelerini bilmek değil, ağaçları da bilmek vardı. Bu şekilde, sahneler oluşturarak dolaşmak istedim. Tıpkı bir klasik romandaki gibi… Dolayısıyla bu benim dildeki üslubumu biraz esnetti, geliştirdi. Benim üslubumdaki farklılığın kaynağı, –eğer öyle bir farklılık varsa– konuşma biçimimi yansıtmasını istediğim bir çabanın sonucudur.

BS: Sus Barbatus!un ardından herhangi bir karalamanız oldu mu?

FD: Doğa Betiği adında küçük bir kitap yazdım.

“İnsanlar dil gösterisi veya ukalalık değil, hikâye okusun.”

BS: Gelelim “Gerçekleri Yazmayan Gazete”ye; Öykü Gazetesi yayın hayatına farklı bir yolda ilerlemeye başladı. Bu yolda bizi neler bekliyor?

FD: Öncelikle bir tasarım sürprizimiz var. Bir de bu sayıdan itibaren köşe yazarları diyebileceğimiz daimî yazarlarımız oldu. Gazete’yi yavaş yavaş zenginleştireceğiz. Ancak bu demek değil ki öykülerin sayısı azalacak. İçerikten ziyade görsel anlamda çok daha farklı bir tasarımla karşılaşacak okurlar. Öykü Gazetesi’nin içeriği ve tasarımı dışında başka çalışmaları da olacak. Bunlardan birisi okur buluşmaları. Değişik kentlerde okurlarla bir araya geleceğiz ve bir tür forumda fikir alışverişi yapacağız: Ne yapabiliriz? Bulunduğumuz kentlerde Öykü Gazetesi’ni nasıl sahiplenebiliriz? Çünkü bu okur grupları, aynı zamanda gazetenin fikir alanları, destekçileri ve üreticileri. Dolayısıyla bunu çok önemsiyoruz. Başka gelişmeler de var ancak onları netleştikçe paylaşacağız. Daha yaygın, daha çok okunan bir Öykü Gazetesi olsun istiyoruz. Benim kafamdaki şudur: İnsanlar vapura binmeden bir simit bir de Öykü Gazetesi alsın ve okusun. İnsanlar dil gösterisi veya ukalalık değil, hikâye okusun.

BS: Sözde edebiyat dergilerinin sayısı gitgide artıyor. Nicelik artarken niteliğin de arttığına inanıyor musunuz?

FD: Nicelikle niteliğin birlikte artmasını beklemek bence zaten pek bilimsel bir tutum değil; “insanlar okusun da ne okursa okusun”cu hiçbir zaman olmadım. Ama insanlar iyi şeyler okusun düşüncesini de liseden sonra bıraktım. Beni ilgilendirmez.

BS: Dirseği masada kuvvetlenen, öykü sarrafı bir editör olarak yeni gelen öykücü nesili nasıl buluyorsunuz? Genç yazarlarda gördüğünüz problemleri söyleyebilir misiniz?

FD: Genç öykücülerin eksik yönü özgüven. Daha doğrusu özgüven fazlalığı. Tabii bu doğal bir şey, burada bize sadece bunu belirtmek düşer. Çünkü biz de öykü yazmaya ilk başladığımız zamanlarda bunu yaşadık. Mesela dergide ilk kez bir öykümün çıktığı zamanı hatırlıyorum; ben insanlara bir hikâye anlattım, şimdi bütün edebiyatçı ve eleştirmenler beni arayacak diye düşündüm, tabii öyle bir şey yok. Siz öykü yazdığınız zaman edebiyatımızı kurtarmıyorsunuz. Bu özgüven aşırı olduğu zaman bu sizin için zararlı. Ben oldum, deyip kapatırsınız kendinizi. Şöyle görmek lazım, bu bir öğrenciliktir. Zaman kaybetmemek için bunu bir an önce genç yaşta keşfetmeleri lazım. Bence öykücülüğün tatlı olan yanı da o öğrencilik bilinci. Ben bunu 70 yaşıma da gelsem öğreneceğim kardeşim, demesi lazım. Yıllarca editörlük yaptım ve çok büyük ustalarımızın o yönlerini gördüm. Hep öğrenen, hep bakan… Bir kere şunu bilmemiz lazım, bizden bir Shakespeare çıkmayacak. O yüzden öğrenci olacağız, çalışacağız ve birbirimize benzememeye çalışacağız. Fotokopi öyküler üretmeyeceğiz, bir üslubumuz olacak. Öyle bir şey yazacağız ki bizden başka kimse yazamasın. Bizim öykümüze bu yüzden ihtiyaç var. Dolayısıyla masanın dışından çok masada yaşayacağız. Alçakgönüllü ama öbür taraftan da iddialı olacağız: Ben yazmazsam bu yazılmayacak diyeceğiz.

BS: Her ne kadar ben böyle düşünmesem de öykü yazmak, kısalığı ve özlüğü bakımından romandan daha kolaymış gibi bir algı var. Bu sebeple de öykü yazabileceğini sananların sayısı da bir hayli artmış durumda. Öykü yazmanın, romana göre kolay bir şey olduğunu sanarak yola çıkanlara ne söylemek istersiniz?

FD: Hiç bozmasınlar. Öykünün zorbalığını anlayınca ya vaz geçeceklerdir ya da ona ayak uyduracaklardır zaten.

faruk dumanFotoğraf: Ali Altuntaş

“Kaç öykücü, kaç yazar varsa o kadar da edebiyat tanımı vardır.”

BS: Son yıllarda yaratıcı yazarlık atölyelerine ilgi bir hayli artmış durumda. Sizce yazmak, atölyelerde öğrenilebilecek bir şey mi?

FD: Öğrenilebilir tabii ama atölyenin konuya doğru yaklaşması gerekir; şu olmaz, bu böyle yazılır, şu yüklemi veya şu eylem kipini kullanma, bunun kuralı budur şeklinde bir yaklaşım doğru değil, hatta atölyeyi yürüten kişinin edebiyat filozofuymuş gibi bir şeyleri dikte etmesi zararlı bir yaklaşım. Tam tersine, yazdığımız hikâyeler atölyede tartışılır. Herkes fikrini söyler. Ve öykü yazan kişinin, bir yazar olarak bir yaratıcı insan olarak özgürleşmesi ve kendini özgürleştirmesine yol açarsa işte o zaman o atölye olur. Kaç öykücü, kaç yazar varsa o kadar da edebiyat tanımı vardır; bunu bilmemiz gerekiyor. Ancak bu, her yazdığımızın da edebiyat olduğu anlamına gelmiyor.

BS: Peki, yazıyla uğraşan kimse ne zaman “ben bir yazarım” diyebilmeli?

FD: Başarabilirse, yazmaya başladığı an.

BS: Bu söyleşiye başlamadan önce elinize değen/okuduğunuz son kitabı merak ediyorum.

FD: Aynı süreçte o kadar çok kitap okuyorum ki... Mesela dün gece yatakta Ferîdüddin Attâr’ın Evliya Tezkireleri’ni okuyordum ama çok kalın olduğu için taşıyamıyorum. İlhan Durusel’in öykülerini okuyorum; Defterdar (YKY). Çantamda da Molière’in Cimri’si var.

BS: Kitaplığınızdan kaybolsa üzüleceğiniz kitapları sorsam…

FD: Hiçbirine üzülmem, hepsini okudum.

BS: Çocukluğunuzdan üniversiteye, askerlikten yayınevine kadar kitap kokusuyla var olduğunuzu görüyoruz. Kitapları masanın kenarına alacak olursak edebiyat dışında ilgilendiğiniz ve kendinizi iyi hissettiğiniz bir uğraş var mıdır?

FD: Resim yaparım. Öteden beri “işe yaramaz” resimler yapıp duruyorum. Ama bununla uğraşmak benim çok hoşuma gidiyor.

BS: Resim demişken Sus Barbatus!un kapağındaki çizim kime ait?

FD: Burcu Yılmaz’a ait. Görür görmez çok sevdiğim bir çizim oldu. Ona da çok teşekkür ediyorum.

BS: Tekrar yazıya dönelim. 1997 yılında yayımlanan ilk öykü kitabınız Seslerde Başka Sesler’den bu yana yirmi yıldan fazla bir süre geçti. O günden bugüne hiç yitirmediğiniz bir yazma ritüeliniz var mı?

FD: Memur gibi belli saat rutini benimsemiş değilim. Ancak fiziki oda koşullarından bahsedebilirim. Kendime ortam kurarken zorluk yaşıyorum. Çünkü biraz titizim. Masa temiz olacak, ses olmayacak, bir şeyler içip yemeyeceğim. Öbür odadaki yastık düzgün olacak gibi... Bir hayli takıntılıyım anlayacağınız. O ortam sağlandıktan sonra yazabilirim – bu iki hafta mı sürer üç hafta mı orası bilinmez.

faruk dumanBS: Bahaneleriniz oluyor o zaman.

FD: Tabii, cümleyi kuramadığım zaman kalkıp bulaşık yıkıyorum mesela. Ama hiçbir zaman bugün yazamadım, allah kahretsin! de demedim. Yazmak zorunda değilim çünkü. Yazmak istediğim için yazıyorum.

BS: Peki, yayımlanmayacağını bilseniz de yazar mısınız?

FD: Elbette yazarım, yayımlanan kitaplar da bir gün yok olacak…

BS: Her yazarın bir nedeni olur. Yazma tutkusunu anlamlandırmaya çalışır. Faruk Duman niçin yazıyor?

FD: Çünkü benim yazdıklarımı sadece Faruk Duman yazabilir.

Yukarıdaki fotoğraf: Ali Altuntaş


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR