Faulkner’ın Yenilmeyenler’i Üzerine
9 Ekim 2019 Edebiyat

Faulkner’ın Yenilmeyenler’i Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

Faulkner’ın eserinde her şey gerektiği kadar anlatılır, her şeye gerektiği kadar duygu katılır, dosta da düşmana da aynı mesafede yakın durulur. Bu, insana ötekinin gözleriyle bakmayı öğretir ve yapıtı daha değerli kılar.

“Kılıçla yaşayan kılıçla ölür.”

Yapıttan alıntıladığım bu söz bir bakıma çiftlik sahibi Albay John Sartoris’in hayatını özetler niteliktedir. Albay Saltoris’in Amerikan İç Savaşı’nda (1861-1865) at sırtında geçen yılları, bundan sonraki hayatını şekillendirecektir. Zira öldürmeye alışmış birinin bu güdüsünden bir daha kurtulması neredeyse imkânsızdır, en azından Faulkner’ın Yenilmeyenler yapıtından çıkarılabilecek sonuç bunu gösteriyor. “Doğru ya da yanlış, askerleri olan bizler ve yöredeki insanların çoğu, John’un haklı olduğuna inanıyoruz. Ama Redmond’un yakasını bıraksa iyi olur artık. Albayın sorunu nedir, bilmiyorum ben: Çok fazla adam öldürmek zorunda kaldı o, bu da bir insan için kötü bir şey. Hepimiz onun aslan gibi cesur olduğunu biliyoruz, ama Redmond da korkak bir adam değil ve tek bir hatası yüzünden cesur birini durmadan küçük düşürmenin bir yararı yok. Babanla konuşamaz mısın sen?” Barış on yıldır sürmektedir, ancak savaşmaya alışmış olan Albay John Sartoris için savaş artık meydanlarda değil, diplomaside devam eder. Yıllardır savaşmaya alışmış ruhu, adeta bilincini ve bedenini kendi arzu ettiği biçimde yönlendirir. Albay’ın silah arkadaşı ve aynı zamanda yakın dostu olan adam Albay’ın oğlu Bayard’a rica eder. Bayard o sırada üniversite de hukuk öğrenimi alıyordur. Aslında yapıt Albay Santoris’ten daha çok Bayard’ın, arkadaşı Ringo’nun ve büyükanne ile kuzen Drusilla’nın hikâyesinden oluşur, zaten yapıtı da Bayard’ın ağzından okuruz.

Artık yetişkin bir adam olan Bayard henüz yeniyetme bir çocukken adam öldürecek kadar ileri gitmiştir, çevrenin isteği de budur zaten, bu cinayetle büyükannenin intikamı alınır. Savaşı yaşayanlar, savaş meydanlarda çatışan kişiler arasından daha çok savaşın gerisinde kalanlardır. Yakılan evler, yokluk, göç, açlık, yurtsuzluk… Bayard yeniyetme bir delikanlıyken tüm bunları görerek ve yaşayarak öğrenir. Hayatın bu korkunç yönünü bir daha yaşamak istemez: Öldürmek ve öldürülmek için hazır olmak. Faulkner ya da anlatıcı ve oğul Bayard Santoris hikâyesine o denli sadık ve mesafeli yaklaşır ki baba Santoris’ten nefret etmediğimiz gibi ona hayranlık da duymayız. Her şey gerektiği kadar anlatılır, her şeye gerektiği kadar duygu katılır, dosta da düşmana da aynı mesafede yakın durulur. Bu, insana ötekinin gözleriyle bakmayı öğretir ve yapıtı daha değerli kılar. 

Faulkner’ın hikâye kuran yönünü bu yapıtta bariz bir şekilde görürüz, hiçbir engele rastlamadan hikâye yatağında adeta su gibi akar.   

“Yaşamla edebiyat arasında derin bir uçurum bulunduğunu anladım. Anladım ki hayatı her yönüyle yaşayabilenler yaşıyor, yaşamayıp da bunun acısını içlerinde yeterince derinden duyanlar yazar oluyorlar.” Bayard’ın ya da Faulkner’ın bu yorumu elbette sadece savaş ile ilgili değildir. Henüz nişanlıyken sevdiği adamı savaşta kaybetmiş özgür ruhlu Drusilla ve onun bahtsızlığıyla da ilgili değildir. Anımsama arzusuyla ilgilidir muhtemelen, mine çiçeği kokan bir kadının kollarıyla sıkıca sarılması ve bu kadının arzuyla öpmesiyle de ilgilidir belki de. 

Bayard’ın babası Redmond tarafından vurulur, hem de arkasından değil, önden. Bu da Redmond’un cesur bir adam olduğunu, korkak olmadığını gösteriyor. Peki, Bayard bundan sonra ne yapacaktı? Başını eğmeden yürüyebilecek miydi? Onların tabiriyle “şerefini” kurtarabilecek miydi? 

İntikam gerçekten gerekli midir? Kendimize ve çağımıza şöyle bir bakalım: İktidarların kustuğu ve bu kusmukları afiyetle midelerine indiren toplulukları ya da halkları bolca görürüz. Bugün en azından bizim coğrafyamızda olduğu gibi, yapıtta da çoğunluğun arzusu bu yöndeydi maalesef: İntikam. Babasından dul kalan genç Drusilla, babasının silah arkadaşları ve hemen hemen tanıdığı herkesin ona sundukları seçenek belliydi: Öldürmek ya da öldürülmek. Sonucu merak edenler, bir zahmet edip kitabı okusunlar. Okur, hikâyenin kendisinden ziyade anlatım dilini daha çok seveceğinden hiç kuşku duymasın. 

Şunu da eklemeliyim: Gogol’un Ölü Canlar’ından da izler taşıyan Faulkner’ın bu yapıtı neredeyse kusursuzdur. Savaşın gerisinde yaşananları yer yer gülümseterek anlatan nadir romanlardan biridir. Ayrıca yapıt, “Savaşın kazananı olmaz” sözünü bir kez daha kanıtlar özgünlüktedir, en azından benim gördüğüm budur. Dahası, cesaret ve korku kavramları burada bir kez daha tanımlanır, yapıtı okumuş olanlar neyi kastettiğimi anlayabilirler. 

 

(Kaynak: William Faulkner, Yenilmeyenler, Necla Aytür - Ünal Aytür, YKY)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR