Finnegan's Wake'e Bir Giriş
30 Aralık 2018 Edebiyat

Finnegan's Wake'e Bir Giriş


Twitter'da Paylaş
0

Joyce Finnegans Wake’le konu olarak bütün tarihi ve her tür bilgiyi ele alan, biçim olarak da rüya gören zihni kullanan bir kitap yazmaya girişmiştir.

Çevremetin

Ulysses 1922 yılında, James Joyce’un kırkıncı doğum gününde yayımlanır. Yedi yıllık emeğin ürünü olan romanı yazmaya başladığında Trieste’de sıradan bir İngilizce öğretmeniyken tamamladığında Pa­ris’in tanınmış yazarlarından biridir artık. Öncesinde, Ezra Pound’un çabalarıyla ilk romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve Ulysses’in ilk taslakları Londra edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılanmıştı ve gördüğü ilgiye ilaveten Portre’yi yayımlayan Harriet Shaw Weaver, Joyce’a düzenli bir gelir de sağlamıştı. Tam da bu koşullar altında Joyce, tamamlaması on yedi yıl sürecek, yayımlanır yayımlanmaz tüm dünyada şarlatanlık veya delilik (ya da her ikisi birden) diye yerden yere vurulan bir diğer kitaba, namı diğer Finnegans Wake’e başlamıştı. O zamandan bu yana üzerine yazılan, metni gerek Joyce’un yaşamına, okuduğu kitaplara, gerekse konuştuğu dillere ve çoğu zaman her üçüne referansla açımlamaya çalışan onca makaleye rağmen Finnegans Wake çoğu okur için erişilmezliğini koruyor.

Joyce Finnegans Wake’le konu olarak bütün tarihi ve her tür bilgiyi ele alan, biçim olarak da rüya gören zihni kullanan bir kitap yazmaya girişmiştir. Kitabın herhangi bir sayfasını açtığınızda İrlanda mitolojisi, felsefe, Amerika tarihi ve Joyce’un hayatından kesitler gibi birbirinden bağımsız konular karşınıza çıkar, bütün bunlar eski kelimelerin kısaltılması ve kaynaştırılmasıyla ya da Joyce’un bildiği çok sayıda Avrupa dilinden alınan kelimelerle sürekli yeni kelimeler üreten bir dille iç içe örülür. Dilin bu şekilde biçimsizleştirilmesinin sonucu olarak her kelime birden çok anlam kazanır, her cümle sonsuz sayıda yoruma açılır. Joyce yöntemini bir arkadaşına şu şekilde açıklar: “Geceyi yazarken kelimeleri sıradan bağlantılarıyla kullanmam cidden mümkün değildi, bunun mümkün olmadığını hissettim. Kelimeler sıradan hallerinde şeylerin gece farklı aşamalarda –bilinç, yarı-bilinç ya da bilinçdışı– neye benzediğini ifade edemiyor.”1 Dilin zorluğu yetmezmiş gibi bu sıra dışı dilin anlattığı hikâyeyi tahmin etmedeki zorlukla birleşir. Kişilerin ismi değişir, zıtlarına dönüşüverirler ve belli bir mantığa dayanmaksızın ortaya çıkar veya yok olurlar. Joyce’un öne sürdüğü haliyle bu yöntem, geleneksel dil ve olay örgüsünün dışında kalan deneyim alanlarının ifadesine imkân sağlamaktadır. Bayan Weaver’a şöyle der: “Her insanın varoluşunun büyük bir kısmı ayık bir dil, yerleşik bir dilbilgisi, dümdüz bir olay örgüsüyle ifade edilemeyecek bir halde geçer.”2 

Çoğu eleştirmenin şikâyeti, son eserinin öncekilerden büyük farklılıklar göstermesine rağmen Joyce’un dile olan ilgisinin giderek içe dönük bir sapkınlık yönünde ilerlemesidir. Bu tür eleştirilerin görmezden geldiği, Joyce’un henüz ilk eserinden itibaren dile, dilin yapısı ve etkisine takıntılı olmasıdır. Her şeyden öte, yazılarının odak noktasında kimliğin dil içinde üretilme yöntemleri vardır. Portre’nin başlangıcı bu türden bir üretimi gözler önüne serer:

 

Evvel zaman içinde ve ne güzel evvel zamanlardı onlar bir küçük mööinek varmış yoldan aşağı inen bu küçük mööinek tuku bebek adında cici bir küçük çocuğa rastlamış...

Bu masalı ona babası anlattıydı, babası ona bir camın arkasından bakardı: Kıllı bir yüzü vardı.

Tuku bebek oydu: Mööinek Betty Byrn’ün yaşadığı yerdeki yoldan aşağı iniyordu: Betty Byrne limonlu pasta satardı.

Küçük yeşil çayırda

Ah, o yaban gülleri.

Bu türküyü söylerdi. Bu, onun türküsüydü.

Ah, o yaban güyyeyi.

Yatağını ıslatırsan önce sıcak olur sonra soğur. Annesi muşamba koydu. Bir tuhaf kokusu vardı.

Annesi babasından daha güzel kokuyordu. Oğlu oynasın diye piyanoda gemici havaları çalardı. O da oynardı:

Tralala lala

Tralala tralalay

Tralala lala

Tralala lala.3

james joyceDublin şehir planı.

Metnin bu kısmında bize bir hikâye anlatan ve kimliği sabitleyen, babaya ait bir anlatıcı sesten (dinleyen çocuk “tuku bebek” olduğunun farkına varır, kendisini zaman ve mekânda belirli bir kimliğe oturtur) hikâyelerin seslere, kokulara ve bedensel duyulara dağıldığı bir anne sesine doğru geçiş görülür. “Ah, o yaban güyyeyi” ile başlayan dildeki biçimsizleşme, dilin malzemesinin (Tralala sesi) anlama baskın olduğu bir dünyaya geçişi işaret etmektedir. Hikâyenin kimliği vücudun birbirine benzemeyen, karmakarışık deneyimleri içerisinde yok olur. Baba gözüyle sabitlerken, anne bozarak kulağın dünyasına gönderir. Bir yanda benlik ve baba, anlam ve toplumun otoritesi dururken, diğer yanda anne ve beden, ses ve arzunun altüst ediciliği durur. Kimlikten bebekliğe doğru olan bu geçiş, kelimelerin şeyler haline geldiği rüyaların zamansız alanına girdiğimizde her gece başımıza gelen şeydir ve her sabah anlamın zamansal devamlılığına uyandığımızda süreç tersine işler. Dilin doğası bu iki alan arasındaki geçişlerde değişir. Olağan sözdizimi ve biçim bilgisi (“yerleşik dilbilgisi”) hikâyelerin olağanlığına (“dümdüz olay örgüsü”) uygun düşer, ancak ister yazılı ister sözlü olsun, kelimelerin maddi bileşenlerine baktığımız ilk anda kendimizi arzunun çekim alanında buluruz. Üstelik dilin malzemesinin bu şekilde patlak vermesi sadece uyku hali veya rüyalara özgü değildir. Başka bir dil düzeninin iletişimin olağan akışını engellediği şakalar ve dil sürçmeleri yaşantımızın uyanık kaldığımız zamanlarından en bariz örneklerdir. Joyce Finnegans Wake’te her “her insanın varoluşunun” olağan dilbilimsel ilişkilerin elinden kaçan “büyük bir kısmını” irdelediğini söylerken kastettiği sadece uyuyan zihnin doğru bir temsili değildir; amaç, rüyalarda daha da belirginleşen ama uyanıkken de ısrarcı bir şekilde ortaya çıkan, varlığımızın can alıcı bir yönünü incelemektir. Finnegans Wake’i imkânlı kılan şeyin erken dönem eserlerinde görülen anlatı ve dilde deneysellik olduğu doğrudur, ancak yukarıda Portre’den alıntılanan kısımdan görüleceği üzere yöntem ve konuları yetişkinliği boyunca büyük oranda sabit kalmıştır. 

Wake’in tamamında, hikâyenin görünmez dili ile arzunun maddi dili arasındaki karşıtlık apaçık ortadadır, fakat en basit ifadesini sonlara doğru hem anne hem de ırmak olan Anna Livia ölümüne akıp giderken bulur. Anna yaşadığı hayatı düşünürken, kocasının (HCE harfleriyle belirtilen, her yerde aynı anda olan kişinin) hep bir kız çocuk istediğini hatırlar; ailedeki bu kız çocuğu HCE’nin hikâyelerine inanacak, kendisini hak ettiği saygınlığa kavuşturacaktır. Ancak baba sonuç itibariyle hüsrana uğrar, zira anne kızına hikâyelerin ve kimliklerin altında harflerin ve arzuların dünyasının olduğunu öğretmiştir. Baba oğluna hikâyeler anlatırken anne kızına alfabeyi öğretir: “Sen oğlana dalga hışırtılı teknede maval okursan ben de kıza mutfakta yanıp tutuşmalarımı hecelerim” (“If you spun your yarns to him on the swishbarque waves I was spelling my yearns to her over cottage cake”). Babanın mavallarının (yarns) yerini annenin yanıp tutuşmaları (yearns) alır, anlatmak yerini hecelemeye bırakır. Anlam ile ses, hikâye ile dil, kadın ile erkek arasındaki bu çekişmeyi sahneler Finnegans Wake; okuru, dilin malzemesi tekrar tekrar biçimlendikçe, kullandığı eski anlamların altından yeni arzuların çıktığı bir dünyayla tanıştırır. 

Dil duyum ve sözdizimi dünyasında hangi yollarla inşa edildiğimizi irdelemeye teşebbüs edecekse, Finnegans Wake mozaiğinden alıp bir araya getireceğimiz hikâyeler de sürekli olarak inşa alanına, yani aileye geri götürecektir bizi. Metin dünyadaki din ve felsefelere, coğrafya ve astronomiye dokundukça yine en banal ve yerel sorunlara geri döneriz. HCE’nin suçlandığı belli belirsiz cinsel saldırının içyüzü nedir? Suçlu mudur? Cevabı sadece anne Anna Livia Plurabelle (ALP) biliyor gibidir. Anne açıklama amaçlı bir mektup yazmıştır veya yazacaktır (zira Finnegans Wake’in zamansız dünyasında zaman kipleri de birbiri yerine geçer), her şeyi açıklayacak bir mektuptur bu ama tanımlanması ve deşifre edilmesi zordur. Mektup, oğullarından biri olan, adı çıkmış bir yazar olan Shem’e yazdırılır, ki içeriğe müdahale etmiş olma ihtimali söz konusudur ve mide bulandırıcı bir dünyevi başarı timsali diğer oğlu Shaun tarafından teslim edilmiş olma ihtimali de söz konusudur. İki oğul, çoğunlukla cinsel rekabet kaynaklı sürekli bir çatışma halindedir. Kız kardeşleri Issy’nin babasının ve kardeşlerinin derdine pek de anlaşılmayan bir çözümü var gibidir, ancak pek memnun bir halde aynada sürekli kendini seyrederken ciddi bir şey söylemeye tenezzül etmez. 

Dil, aile ve cinsellik Joyce’un son eserinin odak noktalarından üçüyse, dördüncüsü aynı derecede önem taşıyan ölümdür. Nitekim kitabın başlığı Finnegans Wake de bu meseleyi ön plana çıkarır. En bariz atıf aynı isimdeki şarkıyadır, sadece bir kesme işareti farkı vardır arada: “Finnegan’s Wake”. Şarkı, bir sabah fena halde akşamdan kalma bir şekilde işe giden ve sonuç olarak merdivenden düşen duvar ustası hakkındadır. Arkadaşları adamın öldüğünü düşünerek “wake4 için, yani cenazeden önceki geceyi mevtanın yanında içerek geçirmek üzere eve götürürler. Gece ölünün evinde bekleme nöbeti [wake] sırasında kavga çıkar, Tim’in kafasında viski şişesi kırılır. Viski adamın dudağına değer değmez dirilir ve kendi cenazesindeki eğlenceye katılır, böylece bir “cenazecümbüşü” [funferal]5 hasıl olur. “Wake” hem cenaze sürecinin bir parçasına (Finnegan’ın wake’i) hem de tüm Finneganların uyanışı [awakening] (iyelik eki olan s’ten önce kesme işareti olmaksızın Finnegans wake) anlamına geldiğinden, başlıktaki belirsizlik, dilin dünyasında ölüm ve yaşamın birbirinden ayrılamadığına işaret eder. Hayata gelmek, kişinin kendi varlığının ayırdına varması, aynı anda sona ermesini ve sonunu da mümkün kılar. “Finnegans Wake”teki cinas “wake” kelimesinin iki anlamıyla sınırlı değildir; “Finnegan” kelimesi içinde hem bir “son” (“fin” Fransızcada “son”) hem de her şeyin “yeniden” başlayacağı (“egan” (again) “yeniden”) anlamını barındırmaktadır.6 Bu süreç, dilin olağan süreçlerinin değillenmesi [negation] (negans) anlamına gelirken,7wake”in üçüncü anlamıyla birlikte8 dilin geçişiyle ardında bıraktığı izlere işaret eder. İletişimdeki berraklık, iletişimin kendi “wake”inde ardında bıraktığı harfin maddi izi sebebiyle sekteye uğrar. 

Ölüm ve cinsellik, aile dramı içerisinde dilin inşası; Joyce’un metni kendine dönük bir keyfiyetten ziyade varlığımızın cismiyle bir meşguliyettir. Joyce’un sabit sebep-sonuç ve zamansallıkla kurulmuş “doğruluğu tartışmasız” geleneksel anlatılarla olan bağı koparma amacıyla yazdığı Finnegans Wake için iki İtalyan düşünür, Giordino Bruno ve Giambattista Vico önemli bir yer tutar. Bu iki şahsiyetin önemini anlamak için genel hatlarıyla düşüncelerinin özelliklerine bakmak yeterli olmayacaktır, aynı zamanda Joyce’un bu kuramcıları kullanırken nelerden kaçındığını, hangi varsayımları inkâr ettiğini anlamak gerekir. 

100%Wyndham Lewis, 1921

Giordano Bruno Rönesans İtalyası filozoflarındandı. Dominiken mezhebine mensup bir rahip olmasının ardından farklı Protestan reform hareketlerinin yanı sıra doktrin karşıtı felsefelere ilgi duymaya başladı. Alışılmışın dışındaki fikirleri ve 1600 yılında kafirlik suçlamasıyla yakılarak öldürülmesi erken yaşlarından itibaren Joyce’un ilgisini çekmişti. Bruno’nun “zıtlıkların çakışması” ilkesine göre evrende mutlak kimlikler bulunmamaktaydı. Bruno’ya göre, karşıtlıklar en uç noktaya vardıklarında birliğe dönüşüverirler, aşırı soğuk ve aşırı sıcak birbirinden ayrılamaz hale gelir ve bu düşünceden hareketle tüm kimlikler geçicidir. Bruno’nun buna olan inancı bir de sonsuz dünyalardan oluşan sonsuz evrene olan inancıyla birleşir. Belli bir düzlemde bu kuramlar Finnegans Wake’te karakterlerin sürekli dönüşüme uğraması ve metnin “rüya içinde rüya” yapısı içerisinde sonsuz dünyaların açılması gibi konuları açıklar niteliktedir. Ancak Finnegans Wake’in, düşünürün bu muğlak fikirlerinin sanatsal tefsirinden ibaret olduğunu düşünmek eserin önemini azımsamak demektir. Bruno, kimliğe dair felsefi ve dilbilimsel varsayımların bozulmasına felsefi bir çerçeve sunduğu ölçüde önemlidir. Bilinçliliğin belli bir düzeyinde kendimiz ve algıladığımız nesneler için bir kimlik ve istikrar iddiasında bulunmak mümkündür. Fakat bu kimliklerin inşası başka kimliklerin reddedildiği başka bir farklılaşma sürecini beraberinde getirir. Gelgelelim bu reddiye başka kimliklerin de mümkün olduğunu varsayar. Kimliğin paradoksal veçhesi şudur ki, mevcudiyet koşulları tam da çelişki olasılığına imkân tanır. Bu çelişkiden kimliğin var olması için zıtların şart olduğu sonucu çıkmaktadır. Joyce’un Wake’te irdelediği tam da bu kimlik oyunudur; dil bundan böyle çelişmezlik önkoşuluna yaslanmak zorunda değildir, zıtların sonsuz yer değiştirme ve yan yana durma halinde herkes bir başkası haline gelebilir ve bu durum hayali bir sondan ziyade daimi kopuşlar, düzeltmeler ve yeni başlangıçlar anlamına gelmektedir. 

Giambattista Vico metnin yapısı ve içeriği açısından muhtemelen daha da önemli bir yerde durmaktadır. Her ne kadar üzerinde oynanmış olsa da ismi döngüsel tarih kuramına referansla kitabın daha ilk cümlesinde karşımıza çıkmaktadır. On sekizinci yüzyıl Napoli’sinde yaşamış olan Vico tarihsel değişime dair genel bir kuram öne süren ilk düşünürlerden biridir. Vico’ya göre tarih döngüsel bir süreçtir ve bu süreç içerisinde medeniyetler teokrasiden aristokrasiye ve sonrasında demokrasiye geçmektedir. Demokrasi çağını ise kısa süreli bir yıkım, ricorso takip eder ve bu sayede döngü başa sarar. 

Üç uzun bölüm ve kısa bir sonuç bölümünden oluşan Finnegans Wake’in planı Vico’nun neden önemli olduğunu açıklar niteliktedir. Vico’nun tarih üzerine düşüncelerinin yanı sıra dil ve medeniyetin doğuşu üzerine yaptığı açıklamalar da Finnegans Wake için oldukça önemlidir. Vico’ya göre, cinsel temas sırasında gök gürültüsüyle şaşkına dönen ilkel insan, Tanrı’nın öfkeli sesini duyduğunu hayal ederek korku ve suçluluk duyar. Eylemlerini gizlemek üzere mağaraya çekilir ve bu hareketiyle medeniyetin fitilini ateşler. Gök gürültüsünü taklit etme çabasından ise dil doğar. Ne var ki Bruno örneğinde olduğu gibi, Joyce’un yaptığının Vico’nun tezlerinin sanatsal örneklendirmesi olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Vico sunduğu kuramla dilin, cinselliğin ve toplumun ortaya çıkışını açıklamaya girişir; daha da önemlisi, tarihin baskın tarihselci açıklamalarına karşı çıkar. Tarihselciler için tarihsel sürecin tabi olduğu baskın bir ilke mevcuttur ve bu ilkeyi anlamanın tek yolu ilerlediği “son”dan geçmektedir. Stephen Dedalus ve Bay Deasy Ulysses’in ikinci bölümünde tarih üzerine konuşurken Bay Deasy şöyle der: “Tüm insanlık tarihi tek bir gayeye doğru ilerlemektedir, Tanrı’nın tezahür etmesi.”9 Bu türden bir tarihsellik bireye önceden tanımlandığı bir anlam dayatır. Stephen böyle bir anlamı ve kimliği reddeder, ona göre Tanrı sokaktaki gürültüden ibarettir – sürekli anlam imal ettiğimiz ne olduğu belirsiz bir sestir. İşte tam da bu sesin içine balıklama daldığımızda bize dayatılan anlamları bozarız, tarih denen kâbustan uyanıp dil denen rüyaya dalarız. Herhangi bir ânın sonsuz tekrarında ısrar ettiğimizde, tarihi ilerlemeden mahrum bıraktığımızda bize sunulan hazır kimlikleri bir kenara bırakır ve bizi biz yapan sürecin gerçekliğini irdelemeye başlarız. Tarihi bir sondan mahrum bıraktığımızda “şimdi”nin sonsuz farklı hallerine iştirak edebiliriz. Wake’te Bruno ve Vico’ya atıfla yapılan, kimliğin/özdeşliğin sökülerek farka açılması ve ilerlemenin yerine tekrarın konmasıdır. Joyce’un bu düşünürlerden istifade etmesinin sebebi kendinden menkul bir hakikati söylemelerinden ziyade kimlik ve zamansallığın gündelik haline dair baskın anlayışları sekteye uğratmalarıdır.

Metin

Finnegans Wake’i özetlemeye çalışmak gerekli olduğu kadar yanıltıcıdır da. Gereklidir çünkü metin boyunca takip edebileceğimiz anlatı hatları mevcuttur, yanıltıcıdır çünkü anlatılar sürekli olarak birbirine geçmektedir. Bu uzunluktaki bir makalede ancak Wake’in on yedi bölümünden birine yakından bakmak mümkün; tercihim ise Kalemşör Shem’in portresinin sunulduğu, kitabın nispeten kolay anlaşılır yerlerinden biri olan birinci bölümün yedinci kısmı. Öncesindeki altı kısım bize işlenen konuların özetiyle birlikte HCE’nin meçhul ve dile getirilemeyen suçu ve dava süreci hakkındaki farklı açıklamaları (ikinci, üçüncü ve dördüncü kısımlar) vermektedir. Söz konusu meselelerin açıklığa kavuşması için çok mühim olan mektuptan beşinci kısımda bahsedilir. Karakterler hakkında bir dizi soru ve cevaba yer veren altıncı bölüm Shem hakkında bir soruyla son bulur. Ayrıntılı olarak ele alacağımız yedinci kısmın tamamı yazar Shem’e adanmıştır; bu kısmın sonunda hayatı ve eylemleri sekizinci kısımda anlatılacak olan annesi Anna Livia’ya bırakır yerini. Kitabın ikinci bölümünde sahne Dublin’in tamamından Chapelizod’daki belli bir meyhaneye kayar. Birinci kısımda sokakta oynayan çocuklara yer verilir, ikinci kısma gelindiğinde çocuklar barın üst katında bulunan odadaki yataklarına yatırılmıştır. Bu oda akademik konularla cinselliğin keşfinin iç içe geçtiği gece derslerinin yapıldığı yerdir aynı zamanda. Üçüncü kısım barda geçer, müşteriler ve meyhaneci (HCE) tüm akşamı dedikodu yaparak geçirdikten sonra müşteriler ayrılır, hancı sarhoş halde yerde uyuyakalır. Büyük ölçüde dördüncü kısmı oluşturan rüyasında Tristram ve Iseult’un hikâyesini görür. Kitabın üçüncü bölümünde hancıyı yatakta uyur halde buluruz, bu bölümün ilk üç kısmında Shaun muhtelif tezahürlerde görmüş geçirmiş biri olarak gösterir kendini. Üçüncü kısmın sonunda Shaun diğer karakterlerin sesleri içinde yok olur. Dördüncü kısma geldiğimizde çocuklardan birinin ağlama sesine uyanan anne baba gün doğarken pek de zevk almadan seks yapar. Bu bölümde şafak söker, yeni bir döngü başlar. Anna Livia artık yaşlanmıştır ve döngüyü başa saran ölüm denizine dalmadan evvel geçmişine dönüp bakar. 

Shem portresi kötülemelerle doludur, sayısız cürüm ve sapkınlıkla suçlanır. Başlangıçtaki cümlelerin çokbilmiş dilinden anlatıcının Shem’in kardeşi ve rakibi Shaun olduğu anlaşılır. Toplumun direği, ahlak timsali Shaun, Shem’i toplumun düzgün bir mensubu olmayı reddetmekle suçlar. Shaun’un bu uğurda kullandığı dil ırkçı ve antisemitiktir. Shem sahtekâr [sham] ve kalpazan olmakla suçlanır; kendisi olamamış, farklı kimlikler ardına saklanmış ve yazılarında hep başkalarını taklit etmiştir. Yere göğe sığdıramadığı gururu yüzünden vatanı için mücadele etmeyi reddetmiş, böylece erkek adam olma şansını da çöpe atmış ve tüm bunlar yerine karı kız peşine düşmüştür. Shaun ayrıca Shem’in kitaplarını yazdığı müstehcen süreci (buna biraz daha yakından bakacağız) ve kitapları sebebiyle tutuklanmasını anlatır. Tutuklamanın ayrıntılarını okuduktan sonra Justius şahsında Shaun’un Mercius şahsında Shem’i yargılamasına şahit oluruz. Görünüşe göre Mercius (Shem), son suçlamaya karşılık veremeyecektir (uyum sağlamayı reddedenlere karşı tipik suçlamadır bu), ancak Anna Livia son anda Shem’in ağzından konuşur ve Justius’un (Shaun’un) suçlamalarını bertaraf eder. Annenin oğul vasıtasıyla konuşma aşaması Finnegans Wake’in yazımındaki tüm çabaların tekrarıdır, sonunda anneye söz hakkı verilmiştir. Shaun’un Shem’den kimliğini ibraz etmesi yönündeki talebi (ki polisin kimlik sorgusuna benzer bu) cinsel kimliğe dair bir şüphe ortaya atılarak savuşturulur. Sonu gelmeyen, asla tamamlanmayan biseksüelliğin öne sürülmesi, kimlik polisinin tarihin ilerleyişini kontrol altında tutmada kullandığı aygıtların altını oyar. 

Bu yetersiz özetle Shem hakkında olan bu kısımdaki birtakım savrulmalara işaret etmiş olduk, şimdi Shem’in yazma yönteminin nasıl anlatıldığına biraz daha yakından bakabiliriz. Söz konusu satırlar, vücudun ifrazatlarının sapkın bir duayla mürekkebe dönüştürülmesini sağlayan simya işlemleriyle ilgili Latince bir açıklamanın ardından gelmektedir: 

Then, pious Eneas, conformant to the fulminant firman which enjoins on the tremulose terrian that, when the call comes, he shall produce nichthemerically from his unheavenly body a no uncertain quantity of obscene matter not protected by copriright in the United Stars of Ourania or bedeed and bedood and bedang and bedung to him, with this double dye, brought to blood heat, gallic acid on iron ore, through the bowels of his misery, flashly, faithly, nastily, appropriately, this Esuan Menschavik and the first till last alshemist wrote over every square inch of the only foolscap available, his own body, till by its corrosive sublimation one continuous present tense integument slowly unfolded all marryvoising moodmoulded cyclewheeling history (thereby, he said, reflecting from his own individual person life unlivable, transaccidentated through the slow fires of consciousness into a dividual chaos, perilous, potent, common to all flesh, human only, mortal) but with each word that would not pass away the squidself which he had squirtscreened from the crystalline world waned chagreenold and doriangrayer in its dudhud.

Son çağrı geldiğinde, kıvılcımlı ferman ile uyumlu mütedeyyin Eneas, titreşen toprağın bağrında günahkar bedeninden gün boyu, kan sıcaklığında kaynamış çift kat boya ile demir cevherinde gallik asit sefaletinin izlerini taşıyan bağırsakları marifetiyle, zarif biçimde, sadakatle, çirkin, uyumlu ve’düğü belirsiz bi miktar iğrenç madde üretmiş ve işbu Esav Menşevik, işte bu maddeyle, simyacıların sonuncusunun elinin altındaki mevcut tek yaprağa, yani bedenin beher san’ki metrekaresine, Cennetkatı Birleşik Yıldızlarında telif hakkıyla korunmayan ya da korsan baskı ve ölümcül ve müteşekkir ve onun ağzına sıçan, çürüten süblimeye değin bir geniş zaman ekiyle doğup da birleşen ölümün tumturak tarz kalıplarını usulca göz önüne seren tarihi döngüye dair her ne varsa yazmıştı (bundan ötürü, dedi, yaşanamaz kişisel ve bireysel hayatından yassımalarla, yavaş bilinç ateşlerinin bölünebilir korkunç, güçlü bir kaosa dönüşmesini simgeleyen İsa’nın bedeninin şarap ve ekmeğe dönüşmesi ancak etten ibaret, ölümcül insana mahsustur) ama mürekkepbalığının kendisini aşamayacak her kelime kristal dünyadan şırın gittiği utancı azalttıkça azalttı ve ölü teni anadon üryan griye dönüştü.10

 

Cümlenin işlevi hakkında fikir sahibi olmak için Joyce’un not defterlerindeki ilk taslaklara bakabiliriz.11 Yedinci kısmın oldukça kısa ilk taslağında, üzerinde durduğumuz alıntıda rastlanmayan ama metnin son halinde yer alan, yazma ile dışkılama arasındaki denklem hakkında bazı Latince önermeler var. Bir sonraki taslakta ise şu yazıyor: 

 

With the dye he wrote minutely, appropriately over every part of the only foolscap available, his own body, till integument slowly unfolded universal history & that self which he hid from the world grew darker & darker in Outlook.

Boyayla yazdı özenle, uygun bir şekilde kullanabileceği mevcut tek büyük boy kâğıdın, kendi vücudunun her bir yerine, ta ki deri yavaşça evrensel tarihi gözler önüne serene dek & dünyadan sakladığı benliği Görüntüde karardıkça karardı.

 

Joyce cümleyi sonradan elden geçirir (italik kısımlar sonradan eklenenler): 

 

With the double dye he wrote minutely, appropriately over every part of the only foolscap available, his own body, till one integument slowly unfolded universal history the reflection from his individual person of life unlivable transaccidentated in the slow fire of consciousness into a dividual chaos, perilous, potent, common to all flesh, mortal only, & that self which he hid from the world grew darker & darker in its outlook.

Çifte boyayla yazdı özenle, uygun bir şekilde kullanabileceği mevcut tek büyük boy kâğıdın, kendi vücudunun her bir yerine, ta ki yekpare deri yavaşça evrensel tarihi gözler önüne serene dek yaşanamaz kişisel ve bedensel hayatından yansımalarla yavaş bilinç ateşleri içinde korkunç, kudretli, etten ibaret, ölümlülere mahsus, bölünebilir bir kaosa arazen dönüşene dek & dünyadan sakladığı benliğin görüntüsü karardıkça karardı.

 

Cümlenin ilk halinde anlatılan, yazarın eserini nasıl yarattığıdır. Cümle, “integument” kelimesi hariç (“örtü” ya da “deri” anlamına gelir ve burada metnin üzerine yazılı olduğu materyal ya da parşömendir) sözdizimi ya da kullanılan sözcükler açısından zor veya karmaşık değildir. Adı geçen metin tabii ki (evrensel ve zamansız) Finnegans Wake’tir ancak bir yandan daha önceki taslaklar da kastedilir. Yazmanın bedenden ayrılmış yaratıcı bir zihnin estetik üretimi olduğunu düşünmek mümkün değildir; yazmak beden ile dilin, kelam ile etin etkileşime geçmesidir. Küçük yaştaki çocukların, bedenlerinin tüm parça ve üretimleriyle oynamasına benzer olarak Finnegans Wake’te yetişkinler bu tür oyun ve fantezilerden uzak değillerdir. Ancak yazarın bedenini okuduğumuz metne dönüştürmesi sırasında dünyadan sakladığı benliği giderek daha kötümser bir hal alır. İlk taslaklardan anladığımıza göre, Joyce “çifte boya” (mürekkep ve dışkı) kullanmaktadır, bunu da okuduğumuz “yekpare deri”ye aktarıp dönüştürmektedir. Metne yapılan önemli ekleme (“yaşanamaz”dan “insana mahsus”a kadarki kısım) Finnegans Wake’in yazılış sürecinin en açık ifadelerinden biridir. Metin “bireyin [individual] yaşanamaz” yaşamıyla başlar ve “bölünebilir [dividiual] bir kaos”a “arazen dönüşür [transaccidentated]”. Joyce’un icat ettiği “transaccidentiated” kelimesi Aşai Rabbani Ayini ve kutsanmış ekmeğin İsa’nın etine dönüşmesi anlamına gelen “dönüştürme doktrinine” [transubstantiation] gönderme yapar. Katolik kilisesi bu durumu Aristoteles’in ayrımına referansla, yani bir şeyin esas özelliği (cevher/töz, substance) ve esas olmayan özellikleri (arazlar/ilinekler, accidents) arasındaki farkla açıklar. Ayindeki kutsamadan sonra, ekmek “araz”dan ibaretken “cevher” İsa’nın bedenidir. Joyce’un yazdıklarında da bedenin dönüşümü söz konusudur ama herhangi bir nihai “töz”den bahsetmek mümkün değildir. Shem’in tüm yaşamı, kelimenin her iki anlamıyla kazalarla/arazlarla (accidents) doludur: hem bugünkü anlamıyla “rastgele başa gelen talihsiz olay” hem de felsefi anlamda Shem’in esas bir kimlikten (tözden, substance) yoksun, esas olmayan özelliklerden (arazlardan, accidents) ibaret olması anlamında kullanılır. Yazma edimi “kazara olan”a [accidental] odaklanarak “bireyi/bölünmezi [individual]” parçalar ve “yaşanamaz yaşam”ı tesis eden “bölünebilir [dividual] kaosu” araştırır. Kimliğe dair önvarsayımlar azledilir, bu sayede bütünlüğümüzü oluşturan parçalar/bölümler gün yüzüne çıkarılır. 

james joyce1922

Metnin son haline baktığımızda, Joyce’un cümle başındaki erkek kişiyi (“he”) açmak üzere bir özel isim (“Eneas”), işaret öbeği (“işbu Esav Menşevik”) ve belirtili betimleme (“simyacıların baştan sonuncusu”) eklediğini görürüz. Özel isim, Latincedeki geniş zaman ortacını model alan (uyumlu, corformant...) bir yan cümleyle nitelenir, bu yan cümle de bir ilgi cümleciği (toprağın bağrında, which enjoins...) içerir, ki onun ardından da bir başka bağımlı yan cümle (üretecek olan... yapacak olan, that... he shall produce... or bedeed...) gelir, bu da bir zaman zarfı cümleciğiyle (son çağrı geldiğinde, when the call comes) nitelenir. Sözdizimindeki karmaşıklığın sonucu olarak her yan cümle veya ifade, öncesi ya da sonrasında gelen kelime öbeklerine göre muhtelif şekillerde okunabilir. İngilizcenin sözdizimine ciddi anlamda halel getirmeksizin Joyce okurun kafasını öyle karıştırır ki tüm dil bilgisi kurallarına dikkat etsek de, okuma sırasında kelime veya ifadeler dilbilgisel ilişkilerin dışında işler, aynı anda birçok farklı anlama gelir.12 Bunlarla eşzamanlı olarak, Joyce cümlenin ana temasını çeşitlemelerle tekrar eder ve bir yandan da kitabın başka yerlerinde bulunan konulara önceden değinir. Vico’nun gök gürültüsü Tanrısı “kıvılcımlı ferman” (fulminant firman) olarak boy gösterir (fulmen, Latincede yıldırım). Tanrı’nın fermanı “doğanın çağrısı”na denk düşer, bu da yazarın “çağrısı” veya uğraşıyla ilişkili “dışkılama” zorunluluğunu hatırlatır. Bu denkleme, yazıyı sindirimle ilişkilendiren bir grup kimya terimi de eklenir. “Tremylose” kelimesine ilk yüklenecek anlam “titreşen”dir (tremulous) veya “titrek/ürkek”; “-ose” soneki biyokimyada şeker anlamında kullanılmaktadır. Benzer şekilde “nichtemerically” (“ve’düğü belirsiz”) ifadesi yine biyokimyasal bir süreç iması taşımasına rağmen hem “nicht” noktürnal/geceye özgü olanı (night) hem de olumsuzluğu ifade ederek (nicht, Almanca olumsuzluk eki) Finnegans Wake’in yazımının negatif özelliklerine işaret eder. Telif hakkı ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan atıfların sebebiyse Ulysses’in bu ülkede hem müstehcen bulunarak davalık olması hem de Joyce’un izni olmaksızın basılmasıdır. Böylece Shem’in hayatıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi verilir, öte yandan Cennetkatı (Ourania) ve telif hakkı (copriright) kelimelerindeki vurgular Shem’in tüm eylemlerinde bedenin mevcudiyetini göstermektedir: “Ourania” kelimesinde “anus”; “copriright” kelimesindeyse Yunanca dışkı/gübre anlamına gelen “copro” bulunmaktadır.

Söz konusu pasajın son halinin başında, Wake’te sıkça rastlandığı üzere Avrupa edebiyatlarından alıntılanan ama bağlamı dışına çıkarıldığı için pek de bir anlam ifade etmeyen ünlü bir deyiş çıkar karşımıza (Then, pious Eneas, sonra mütedeyyin Eneas). Vergilius’un Aeneas’ında sıklıkla karşımıza çıkan bu ifadeyi gördüğümüzde anlatı içinde eylemin bir kısmının bittiğini, diğerinin başlamak üzere olduğunu anlarız. Wake’e geldiğimizdeyse, her şey zamansız bir şimdilikte anlatıldığından bu ifadeden çıkan anlam sonları ve başlangıçları birbirinden ayıramayan bir metni okuduğumuzdur. Shem için kullanılan diğer tanım (“işbu Esav Menşevik”), hayat oyununda kaybeden olduğunu doğrular niteliktedir; Esav doğuştan kendinin olan hakkı İshak’a kaptırmış, Menşevikler ise Ekim Devrimi sırasında Bolşeviklere mağlup olmuştur. 

Cümlenin son haline, ilk taslaktan sonuncusuna kadar gerçekleşen değişime baktığımızda bir kez daha basit anlamın bir dizi edebi atıf ve uydurma sözcük yoluyla çoğaltılmasına şahit oluruz. İlk taslakta sanatçının benliğindeki bozulma ile bedenin maddiyatından kitabın üretilmesi arasında bir benzerlik söz konusudur. Son haline göreyse, üretilen söz yok olmaz, kadınların eteklerinin [skirts of women] ve mürekkep sıçramasının [squirts of ink] (squirtscreened, şırın gittiği) ardına saklamaya çalıştığı benlik, kitabın etkisinde kaldıkça daha mutsuz ve yaşlı bir hal alır. “Doriangrayer” (ana don üryan gri) uydurma kelimesiyle, kendisi genç kaldıkça resmi yaşlanan yakışıklı gencin hikâyesini konu alan Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’ne atıf vardır. Sanat ile yaşam, beden ile temsil arasındaki sınırları bulandıran Wilde’ın hikâyesi aynı zamanda Joyce’unkidir. Finnegans Wake’in anlatmak istediği hepimizin hikâyesidir ve eğer kendi hikâyemizi okumak istiyorsak yapmamız gereken edebi geleneğin sunduğundan daha radikal bir dil deneyimine atılmaktır.

Finnegans Wake’in içinden bir cümlenin bu türden bir okuması hep eksik kalacaktır. Göstermeye çalıştığım sadece Finnegans Wake’in okuru asla tamamlanmayacak olan karmaşık bir anlam ağına hangi yollarla dahil ettiğidir. Finnegans Wake tanımlayıcı bir yorum değil, işini devam ettirecek unsurlar talep eder.

İngilizceden çeviren: Nazım Çapkın

1 ax Eastman, The Literary Mind (Scribner’s, 1931), s. 101, Richard Ellmann, James Joyce içinde (Oxford, 1959, s. 559).

2 llmann, a.g.e., s. 597.

3 Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev. Murat Belge, İletişim, 2016, ss. 51-52. (ç.n.)

4 wake: uyanmak, uyandırmak, ayılmak, ayıltmak, canlanmak, canlandırmak, cenaze evinde toplanmak, sabahlamak, geceyi eğlenerek geçirmek, merhum gömülmeden önce yapılan eğlence. (e.n.)

5 funfair: funeral (cenaze) + funfair (cümbüş, şenlik, lunapark); ya da “şenaze”. (e.n.)

6 Finn-egan: sonyeniden, yenidenson. (e.n.)

7 Fin-negan: sondeğil, değilson. (e.n.)

8 in somebody’s/something’s wake: birisinin/bir şeyin izinde, ardında. (e.n.)

9 Ulysses, çev. Nevzat Erkmen, YKY, s. 64, 2004. (e.n.)

10 Finnegan Uyanması, çev. Fuat Sevimay, Sel, 2016, s. 187-188. (ç.n.)

11 David Hayman, A First-Draft Version of Finnegans Wake, University of Texas Press, 1963, s. 112, ss. 118-119.

12 Joyce’un benimsediği dilbilimsel prosedürlere dair daha ayrıntılı değerlendirmeler için bkz. Colin MacCabe, “Joyce and Chomsky: The Body and Language”, James Joyce and the Revolution of the Word, Palgrave, 2003.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR