Firat Cewerî • Hayat Hikâyem
23 Nisan 2017 Öykü

Firat Cewerî • Hayat Hikâyem


Twitter'da Paylaş
0

Sabah üstümde bir ağırlıkla uyandım erkenden. Birileri kafama tokmakla vurmuştu sanki. Yavaş yavaş kendime geldim. Doğrusu tam olarak kendime gelmiş değildim. Hâlâ üstümde bir mahmurluk vardı. Bir hafiflik hissettiğimde çırılçıplak olduğumu fark ettim. O zaman ürpertiyle oturdum yatağa. Tanrım, neredeydim ben? Kimin evindeydim? Kimin yatağındaydım? Bu yatağa nasıl girmiştim?

Siyah yatağın üzerinde pembe bir yorgan vardı. Gözlerimle odayı araştırınca karşımdaki devasa aynada kendimi gördüm. Yüzüm ruj lekeleriyle doluydu. Öyle ki, kendimi güçbela tanıyabilmiştim. Yatağın üstünde Modigliani’nin bir tablosu vardı ve oda pembe perdelerle bir hayli erotik görünüyordu. Evet, erotik görünüyordu ama benim ne işim vardı bu erotik odada? Nasıl, ne zaman ve ne şekilde gelmiştim buraya?

Bu yabancı evde yatağa bağdaş kurup oturmuş, tuhaf şeyler düşünüyordum. O anda uzun saçları beyaz tenine dökülen ince boylu, güler yüzlü, çırılçıplak bir kadın elindeki kahvaltı tepsisiyle göründü ve sevecenlikle bana doğru gelmeye başladı. Tepsiyi yavaşça yatağın kenarına koydu, eğilip dudaklarımdan öptü. Hâlâ hayal girdabında olduğumdan öpücüğüne karşılık vermedim ve merakla gözlerimi gözlerine diktim. Yeşil gözlerinin saldığı şehvet sevgi gibi bir şeyi kımıldattı içimde ve bu sevgi dudaklarından öpmekle yetinmedi; dudaklarını emdim, bu karşılıkla bir titreme aldı bedenini, kan dolaştı damarlarımda baştan sona. Kadın, evet, kadın; çünkü daha adını bilmiyordum, dudaklarını çekti ve kahvaltı tepsisini alıp yatağın ortasına koydu. Güzel, gümüş bir tepsiydi. İki kristal bardağa portakal suyu doldurmuştu, yumurtalıklarda iki tane rafadan yumurta, küçük ekmekliğin içinde dilimlenmiş bir Fransız somunu, birkaç kızarmış sosis, portakal suyu bardaklarının yanında iki fincan kahve vardı, tepsinin kenarına ise birkaç tane peçete yerleştirmişti. Ama daha bu dilberin sesini duymuş değildim, ağzından daha bir kelime olsun çıkmamıştı. Hangi milletten olduğunu bilmiyordum, hangi dille konuşur, ama hepsinden önemlisi onunla ne zaman tanıştığımı bilmiyordum; onunla nasıl yakınlık kurmuş ve evine kadar gelmiştim. Öylece, karşımda çırılçıplak durup eliyle tepsiyi gösterdi ve,

– Buyur, dedi.

O da yatağa geçti ve benim gibi bağdaş kurdu.

Kürtçe “buyur” demişti bana, buna gerçekten de çok şaşırmıştım. Şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki:

– Kim olduğumu merak ediyorsun, değil mi canım?

– Evet, canım, dedim ben de. “Canım” kelimesi öylece çıkmıştı ağzımdan. Hatta ağzımdan da değil, yüreğimden. O da ince parmaklarını kulaklarımın üstünden saçıma götürerek okşamaya başladı ve bana uyum sağlayarak ağzın ve dilin katıldığı bir öpüşme başladı. Beni öptü, okşadı. Sonra hafifçe itti ve kristal bardaktaki portakal suyundan birini bana uzattı, öbürünü ise kendi içmek üzere eline aldı. Ama bardağı yorganla aynı renkte olan dudaklarına yaklaştırırken derin derin baktı gözlerime. Tanrım! Bu yeşil gözler, rengini doğadan çalan bu gözler tanıdık, tanıdık ama nereden? Çok iyi tanıyormuş ve daha önce hiç görmemiş gibiyim.

– Dün gece çok içtin, dedi. Bir şişe viskiyi tek başına içtin. Ben olmasam o halinle sürecektin arabanı. Ama arabanı restorana bırakıp taksiyle geldik eve.

Doğru ya, şehre arabamla gittiğimi hatırlıyordum hayal meyal, ama onu nereye bıraktığımı hatırlayamıyordum.

– Vals yapmayı nasıl da iyi biliyorsun. Herkes dansını şaşkınlıkla seyretti.

Doğruydu. Yaşadığım şehirde valsteki maharetimle bilinirdim, hatta gençliğimde bir de ödül almıştım. Merakımdan sordum:

– Dans yerinde mi karşılaşmıştık?

– Sorma, dedi kadın gülümseyerek, hatırlamıyor musun?

Ardından ekledi:

– Nereden hatırlayacaksın ki? Bir şişe viski içtin.

Bu da doğruydu. Bir oturuşta bir şişe viskiyi bitirirdim, bu aralar alkolle pek bir dost olmuştuk. Alkol aldığımı saklıyordum herkesten, kimsenin bilmesini istemiyordum. Şehirde tanınan bir avukat sayılırdım, aldığım bütün davaları kazanmıştım. Kazanıyordum kazanmasına ya, aşktan, sevgiden bir hissem olmuyordu, ömrümse gün gün azalıyordu işte.

– İyi de, sen kimsin? Seni bu şehirde hiç görmedim!

– Ben seni daha önce gördüm, dedi. Beni bu şehirde değil, ama çocukluk ve ilkgençlik şehrinde görmüştün.

Ya Melek Tavus! Çocukluk ve ilkgençlik şehrimde gördüğüm o ceylan olmasın bu? Benim gibi gurbete düşüp de dünyanın bu köşesine savrulan ilk aşkım olmasın? O olsa daha önce duymaz mıydım? Acaba onun öldürüldüğünü, şehit olduğunu söyleyenler yalan mı söylemişlerdi? Doğru, ona benziyor, kalbimde özel bir yeri her zaman oldu, ama bu kadın kadar güzel değildi. Onun gözleri bunun gözleri kadar yeşil değildi, boyu bununki kadar ince değildi, saçları bununki kadar gür ve siyah değildi, dişleri bununkiler gibi tane tane ve bembeyaz değildi, yüzü bunun yüzü kadar mütebessim değildi. Aşklarımdan biriydi o, kalbimde bir yeri de vardı, ama şehveti bununki gibi bedenimi sarmamıştı.

İkimiz de kahvaltı mahvaltı yapmadık. Tepsinin üstünden uzanıyorduk birbirimize doğru; ağızlar, dudaklar, gözler ve kaşlarla öpüşüyor ve ellerimizle birbirimizin bedenini dolaşıyorduk. Portakal suyundan başka bir şey yiyip içmedik, bu yüzden bir kaza olup da yatak batmasın diye gümüş tepsiyi alıp mutfağa götürdü. Arkasından baktım. Ya Resulullah! Nasıl bir güzellik bu! Elbiseler bu ceylanın güzelliklerini örtmek için yaratılmıştı sanki! Bir Roma kadının şehvetini taşıyan bir Grek heykeli gibiydi.

Gittiğinde aynadan kendime baktım, ellerimle saçlarımı düzelttim ve kendi bedenimi bu tanrısal güzellik karşısında güzel bulamadım bir türlü. Ama sabırsızlıkla beklemeye başladım onu. Çabuk döndü, dönünce de beni yataktan kalkmış, onu beklerken buldu. Birbirimize yaklaştık, kollarını boynuma doladı, ben de beline sarıldım. Ama ellerim orada durmadılar; benden kurtulup bacaklarını okşamaya, bacaklarında dolaşmaya, yavaşça sırtından boynuna doğru çıkarak saçlarını okşamaya başladılar. Sonra yeniden aşağı doğru kaydılar, onu çevirerek sert kılların olduğu üçgeni buldular ve orada kalmaya devam ettiler. Ona şimdi de arkadan sarılmıştım. Ellerim üçgenden biraz daha aşağıya kaydı, sıcacık bir ıslaklık hissettim, sonra yeniden yukarı tırmanıp memelerinde durdular. Yeşil gözlüm bir yılan gibi kıvrılıyordu kollarımda, bu hareketler tatlı tatlı terlememe neden oluyordu, aynadaki yansımasıyla da bir kişiden fazla oluyordu. Bir kişiden fazlaydı ve bir kişi olmuştu bana. Onu ağzı, dudakları, ayakları ve bacaklarıyla yatağa sırtüstü yatırdım ve hiç acele etmeden otladım üstünde. Bedeni şehvetten ter içinde kalmıştı. Dilimle dokunduğum her yeri, ıslak ve tuzluydu. Ama ben de sağ kulağından başladım. Kulakmemesini ağzıma alarak emdim. Sonra dilim ve soluğumla girdim kulaklarına. Bunu sevmiş olmalıydı ki yatakta çırpınıp durdu. Sonra uzun boynunu dolaştım dilimle. Aşağılara kaydım ve bir o memeyi, bir bu memeyi öptüm. Ağzım ve dilimle sertleştirmiştim meme uçlarını. Aşağı doğru kaydım. Göbek deliğini öptüm. Daha da aşağılara indim, ama altımdan çıktı ve beni sırtüstü yatırdı. Bu sefer de o, tam da benim gibi üstüme dadandı. Beni bir o yana, bir bu yana çevirdi, sırtıma sarıldı ve beni kendi üstüne çekmek isterken yataktan düştük.

***

Bir gümbürtü sesiyle yataktan fırladığımda rüyadan da uyanmış oldum. Başucumdaki abajuru yakınca gördüm ki, şişko karım yataktan düşmüş, çırılçıplak yere uzanmış halde yüzündeki ekşi müruzla inleyip duruyor. Daha kendime gelememiştim, rüyanın etkisi altındaydım. Uykulu gözlerle karıma baktığımda, bu kez her zamankinden çirkin göründü gözüme. Güçbela yerden kalkabildi. Karnı iki karın olmuştu ve ikisi de ona asılmış bir şey gibiydi. İnce bacaklarla bu ağır gövdeyi taşıyarak ağır ağır lambaya doğru gitti. Lambayı yaktığında gözlerim kamaştı ve hemen yüzümü kapattım. Bana doğru eğilerek etli elleriyle ellerimi yüzümden çözerek öfkeli öfkeli söylendi:

– Hem elbiselerimi çıkarıyorsun, hem de iterek yataktan aşağı yuvarlıyorsun beni; bu da ne demek oluyor?

Onu sakinleştirmek istedim. Ona bir rüya gördüğümü söylemek istedim, ama söyleyemedim tabii. İyice azarladı beni, sonra derviş abasına benzeyen geceliğini giydi ve lambayı söndürerek yatağa girdi. Ağzındaki kötü kokuyla döndü bana ve öfkeli öfkeli:

– Sana söylemeyi unuttum, dedi, dün akşam Firat Cewerî diye biri aradı seni. O “hanımefendi, hanımefendi” diye nazikçe hitaplar da neydi öyle? Neden öyle kibar kibar konuşuyor?

Daha sözünü bitirmeden uykuya daldı. Uykuya daldı ve horlamaya başladı. Ben de yataktan çıkarak tuvalete gittim, işedim. Saatin beş olduğunu görünce de mutfağa geçtim ve bir kahve hazırladım kendime. Rüyadaki yeşil gözlüyü düşünmedim değil, uzun uzun düşündüm, ama bütün düşüncem ve heyecanım Nûdem’e gönderdiğim “Hayat Hikâyem”e odaklanmıştı.

Bilmem ki, Nûdem’in bu sayısında çıkar mı acaba? 

Kürtçeden çeviren: Selim Temo


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR