Firat Cewerî: “Karakterlerimle yaşıyor, onlarla ağlıyor, onlarla gülüyorum.”

Firat Cewerî: “Karakterlerimle yaşıyor, onlarla ağlıyor, onlarla gülüyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

Firat Cewerî, Kürt edebiyatının üstünde önemle durulması gereken yazarlarından. Kürtçenin bir edebiyat dili olarak yaşatılmasıyla yetinmeyip zenginleştirilmesini daha baştan önüne koymuş. Bunun için yazmakla yetinmedi, yaklaşık on yıl boyunca Nûdem dergisini de çıkarttı. Baki Güner: Birini Öldüreceğim adlı romanınız epeyce ses getirdi ve çok beğenildi. Çeşitli çevrelerden eleştiriler de aldı. Yarattığınız kahramanlar, uç ve sıra dışı. Kameranızın yüzünü yurda çevirerek, insanların ve toplumun içinde bulunduğu psikolojiyi çok iyi yansıtmışsınız. Firat Cewerî: Doğrudur, hem Kürt hem de Türk basınında çok şey yazılıp çizildi. Birini Öldüreceğim’i yazmadan evvel, konu itibariyle omuzlarımda ağır bir yük teşkil ediyordu. Bazen rüyalarıma giriyor, uykumu zehir ediyordu. Romanın kahramanları olan Temo ve Diana sanki karanlık bir zindanın içindelermiş ve onları sadece ben kurtarabilirmişim gibi bir hisse kapıldım. Eğer çığlıklarını duymayıp onlara koşmasaydım, hayatım altüst olacak ve vicdan azabı çekecektim. Onları, içine düştükleri bataklıktan kurtaramayacağımı biliyordum, ama en azından dikkatleri üzerlerine çekebileceğimi düşündüm. Dışlanmış ve unutulmuşlardı. Onları gün yüzüne çıkartarak, bu gençler nasıl bir kabahat işlemiş de hayatın bataklığına böyle saplanıp kalmışlar, herkese göstermek istedim. Onları kurtaramayacağımı biliyordum, zaten amacım kurtarmak da değildi, ama onlara edebi bir nitelik kazandırabileceğimi ve özgürlüklerinin amacı olan şehirde dolaştırabileceğimi biliyordum. Edebiyatın külleri tazeyken, üzerinden zaman geçmemiş ve daha tarih olmamışken, yazar büyük bir yükün altına giriyor. Ben de edebiyatın farklı türlerinin peşinden koştuğum için sık sık bu risklere giriyorum. Unutulmuş insanları ortaya çıkarmak, onlarla dünya sahnesinde, yerel bir sorunu evrensel bir yola koymak istiyorum. Konusu itibariyle çok hassas olan bu romanı yazarken canım çok acıdı. Bu olayı biliyordum, bir yazar olarak görmezden gelemez ve duyarsız davranamazdım. Bazı konular çok riskli olsa da yazarın ele alması lazım. Ben başından beri kendimi sansürden ve otosansürden kurtarmış bir yazarım. Eserlerimi ne toplumun ahlakına, ne siyasi partilerin nasihatlerine ne de din ve aşiretlerin kural, kaide ve usullerine göre yazarım. Yaratım sürecinde onlara en çok yakışan kıyafet ne ise onu dikerim. Birini Öldüreceğim bu yüzden büyük tartışma konusu olmuştur; inanıyorum ki ileride dönüp ardımıza baktığımızda daha iyi anlaşılacaktır. BG: Birini Öldüreceğim ve onun devamı olan Lehî’de yarattığınız “Yazar” adlı bir karakter var. Bu karakter birçok yönden sizinle benzerlikler taşıyor. Roman serüveninizde, sizinle bu kahraman ve yarattığınız öteki kahramanlar arasında nasıl bir ilişki söz konusu? FC: Lehî, Birini Öldüreceğim’in devamıdır. Her iki romanda da üç karakter var; Temo, Diana/Lehî, Yazar. Şüphesiz, yazdığım zaman biraz kendimden, biraz senden biraz da ondan katıp yaratıyorum karakterlerimi. Yazarlar, eserlerinin tanrısıdır. Kutsal kitaplarda da Tanrı’nın, kullarını kendine benzeterek yarattığı belirtilmiştir. Eserlerimdeki karakterler de bana benzeyebilir, ama ben değilimdir ya da başkası da değillerdir; herkes olabilirler. Birçok arkadaşım sordu, acaba romandaki “Yazar’’ karakteri falan yazar mı, diye. Hatta bir yazar arkadaşım o karakterin kendisi olduğunu ve bunun için memnun olduğunu belirtti, ama o da değildi. Bu benzetme Diana/Lehî, Temo karakterleri için de yapıldı. Birçok okurum Diana diye birinin gerçekten var olduğunu ve onu tanıdıklarını belirtti. Kimileri Diana’nın köylerine geldiğini ve onu gördüklerini söyledi. Ben şahsen Diyarbakır’da bir beyefendiye rastladım, yaklaşık on yıl hapis yatmıştı, geldi ve bana, “Temo benim, siz benim hikâyemi nereden öğrenip yazdınız?’’ diye sordu. Şüphesiz, her üç karakter de kurgudur. Bir benzerlik olsa da tesadüfidir. Yazarken onlarla yaşıyorum. Bunun için kendimden katıp yazıyorum, karakterlerle bir oluyor, onlarla yatıp kalkıyorum. Onlarla ağlıyor, onlarla gülüyorum. Onlar için çok üzülüyorum ama kaderlerini değiştiremiyorum, tıpkı Tanrı’nın benim kaderimi değiştirmediği gibi. BG: Birçok Kürt yazar ve sanatçı sürgünde, ülke dışında yaşıyor. En değerli, en edebi eserleri de hep onlar vermiştir. Olumlu ve olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde sürgünlüğün edebiyat, yazar üstündeki etkileri neler olabilir? FC: Edebiyat tarihine baktığımızda görüyoruz ki, modern Avrupa edebiyatı da sürgün yazarlar tarafından inşa edilmiştir. Bu ister zorunlu bir sürgünlük, ister gönüllü bir sürgünlük olsun, böyledir. Modern edebiyatın kimi öncüleri zorla kimileri de kendi rızalarıyla ülkelerinin toprağından çıkmıştır. Ya dilleri ve yurtları onlara dar gelip yetmemiş, ya ülkelerindeki bazı şeylerden, sakinlerinden sıkılmış ya da başka türlü bir hayatın peşine düşüp terki diyar eylemişlerdir. İskandinav yazarlardan August Strindberg ve Henrik Ibsen benimsemedikleri ulusal edebiyat normlarına karşı zaman zaman ülkelerini terk etmiş, uzun yıllar sürgünde kalmış ve evrensel edebi bir kariyer elde etmişler. Modern Avrupa edebiyatının köşe taşları olan James Joyce, Samuel Beckett, Djuna Barnes, Witold Gombrowicz, Vladimir Nabokov, Nelly Sachs, Franz Kafka ve daha onlarca yazar eserlerini sürgünde yazmıştır; o eserler de bugünkü modern Avrupa edebiyatının temellerini oluşturmuştur. Modern Kürt edebiyatı da böyle bir edebiyattır. Klasik Kürt edebiyatı kendi toprakları üzerinde yeşermiş olsa da, modern edebiyatı –en azından doksanlı yıllara kadar– ülke sınırları dışında, sürgünde çiçek açmaya başlamış ve evrenselleşmiştir. Sürgün derttir, acıdır, zordur, zahmettir, ateşten bir gömlektir. Bizim sürgündeki yazarlarımız edebiyat yoluyla direnmiş, edebiyattan ümit ederek ona yaslanmışlar. Onlar tarafından güçlü bir şekilde üretilen o zengin edebiyat maalesef bugün yavaş yavaş kurumaya başlamıştır. BG: Sizce Kürt edebiyatı diasporanın etkisinden ne zaman çıkacak? Kürt edebiyatının kendi topraklarına dönme zamanı gelmedi mi? FC: Bütün sürgün zamanlarında Kürt edebiyatı birinci nesille sınırlı kalmıştır. İlk örnek Şam’daki Hawar ekolünden, ikinci kuşak ise, yani Celadet Bedirhan, Qedrî Can, Nureddin Zaza, Osman Sabri’nin çocukları Kürt edebiyatını kendilerine dert edinip babalarının yolundan gitmemişler. Şu an bizim Stockholm’dekiler de böyledir. Kürt dili ikinci kuşak için abstract’tır; bu nedenle onunla dünya edebiyatına girmezler. Her ne kadar birinci kuşaktan olsalar da sürgün yılları kimilerini yaşlandırmış, kimilerinin umutları kırılmış, kimileri gelecekten ümitlerini kesmiştir; kimileri de gençliklerinde olduğu gibi inatla atlarını Kürt edebiyatı meydanına sürüyor. Onlar, artık dönemezler de, zaten başından beri, eserleri sınırları aşıp memleketlerindeki okurların eline ulaşmıştır. Artık, umudumuz yeni nesildedir. BG: Kürtler arasında yeni bir uyanış, bir diriliş başladı. İstanbul’da, Diyarbakır’da Kürtçe eserler basan birçok yayınevi kuruldu. Dünya klasikleri Kürtçeye çevriliyor, insanlar Kürtçe yazıp çiziyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, yeterli görüyor musunuz? FC: Doksanlı yıllarda çıkardığım Nûdem dergisini Diyarbakır’da yayımlamak istiyordum. Diyarbakır’ı Kürt dilinin ve edebiyatının merkezi yapma gayreti içindeydim. Benim yıllar önce düşündüklerimi şimdi gençlerimiz kendi topraklarında yapıyor. Bu çok ama çok iyi bir şey; kötü olan şudur ki, Kürt siyasetçiler, Kürt diline beş kuruşluk değer vermez. Şu an siz Kürt siyasetçilerine modern bir Kürt yazarı sorsanız, büyük ihtimalle bilmezler. Birkaç Kürt klasiğinin ismini sıralasalar da okuduklarını sanmıyorum. Diyarbakır gibi bir yerde Kürtçe bir romanın hâlâ bin adet satmamasına çok üzülüyorum. Yüz binlerce insanın kültürel haklarını elde etmek istediği bir şehirde, bin kişi, varlık nedenleri olan dillerine sahip çıkmıyor. Burada büyük bir çelişki vardır. Ben şahsen, Kürt edebiyatını kendilerine uğraş edinmiş yayınevlerine, yazarlara, çevirmenlere ve kitapçılara çok önem veriyorum. Alışverişi kesat bu pazarda her şeye rağmen direniyor, varlık gösteriyorlar. BG: Kürt edebiyatının siyasi engellerden çok, başka engelleri de var mıdır? Dünya edebiyatıyla rekabet edebilmesi için artıları ve eksileri nelerdir? FC: Bizim yaptığımız, dünyada bir mucizedir. Biz yasaklanmış bir dille, evrensel bir edebiyat yaratmanın peşinden koşuyoruz. Yine de eğitim dili olmayan bir dille yarattığımız bu edebiyat, şahsi çabalarla sınırlarını aşmış ve evrensel olmaya doğru hızla koşmaktadır. Ancak, bu edebiyatı, tarafsız tutumlarıyla, hem ülkesinde hem de dünyada pazarlayacak, dünya fuarlarına katılımını sağlayacak ve yazarlarına destek olacak lobiler yok. Bugün görüyoruz ki dünya dillerine çevrilmiş bazı modern Kürt edebiyatı örnekleri, çevrildiği dilin eleştirmenleri tarafından övülmüş ve onlara büyük bir değer biçilmiştir. O yüzden, bizim evrensel değerlere sahip bir edebiyatımız var, ama yine de kendi evinde, avluda biten ot gibidir. Biliyorsunuz, avluda biten ot da acıdır. BG: Eserlerinizde sürgün, yurt sevgisi, insanlar arasındaki baskı ve zulüm, yalnızlık ve aşk gibi konuları başarıyla işliyorsunuz. Konular açısından çok yazar birbirine benzer. Bazı konular her zaman tutulur ve okunur. Bu konuları, her yazar maalesef başarıyla işleyemiyor ve yazamıyor. Sizce yazar ile konuların seçimi ve işleyişi arasında nasıl bir ilişki, bir alışveriş vardır? FC: Edebiyatın konusu ne olursa olsun, eğer ki konu ustalıkla ve tarafsız bir şekilde örülürse, insanları merkezine alırsa, onların ruhlarının derinliklerine inerse, o konu her ne kadar mahalli ve yerel olsa da evrensel bir konu olur ve dünyanın bütün kültürlerinde yaşayan insanlara hitap eder. İşte bu yüzden Gabriel García Márquez büyük bir ustalıkla bizi Kolombiya köylerindeki olaylara ortak eder. Biz niye Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu kendimize bu kadar yakın hissederiz ya da Gustave Flaubert’in Madame Bovary’sini? Ben konu peşinden koşmam, konular kendiliğinden bana ayan olur. Bazı konular gelir kafamda pinekler ve yıllarca orada kalır. Bazı konular var ki yirmi yıldır benimledir, ama hâlâ kafamda demlenmemiştir. Bazen bir kitaptan, bir olaydan, bir resimden bazen de bir durumdan, eylemden edebi bir konuyu alıp üzerinde çalışırım. Bu, acı, aşk, özlem üzerine de olabilir, nostalji üzerine de olabilir. Sürgün de olabilir, günlük durumlarla da ilgili olabilir. BG: Kalıcı ve değerli eserlerin çoğu şiirsel bir dille yazılmıştır; Mesnevi, Mem û Zîn, İlyada ve Odysseia vb. Hikâyelerinizi şiirsel bir dille yazıyorsunuz. Bu saklı şairliğinizin hikâye ve roman yazarlığınıza nasıl katkıları var? FC: Ben çok genç yaşlarda edebiyatla ilgilenmeye başladım. Hem okumaya hem de yazmaya şiirle başladım. Çocukluğumda Batê’nin Mevlid’ini Arap alfabesiyle okudum ve ezberledim. Şimdi bile bu Mevlid’in bir kısmını ezbere biliyorum. Onunla birlikte diğer klasik şairleri de okumuştum. On altı, on yedi yaşlarımda ise komünizm rüyasına kapıldım ve bunun sonucunda Mayakovski, Pablo Neruda, Nâzım Hikmet, Frederico Garcia Lorca, Ahmet Arif gibi şairleri okudum ve şiirlerimi de onların etkisi altında kalarak yazdım. İlk kitabım bundan otuz üç yıl önce, 1980’de çıktı, ama o kitaptan, yani yirmi yaşından sonra komünizm fikrinden soğudum. Proletarya diktatörlüğü beni korkuttu. Demokrasiyi tek parti sistemlerinde görmediğim için geri çekildim. Ben siyasetteki çoksesliliği edebiyatta da savunuyorum. Kendi tenhalarıma çekilip yazının dünyasına girdiğimde, dışarıdaki hayatı unutuyor ve dörtnala o edebiyat dünyasının içinde yol alıyorum. Bazen bir ritim, bir tempo yakalıyor beni ve onunla birlikte akıyorum. Yazma sürecinde bazen dilim çözülüyor, akıcı bir tarzda yazıyorum bazen de kaynağım kuruyor, dilim dönmüyor, sanki lal oluyorum. Fakat tekrar dilim açıldığında, elimden geldiği kadar sade bir Kürtçeyle yazıyorum. Zaten akıcılık, şiirsel bir üslup Kürtçenin içindedir. BG: Her yazar, her sanatçı eserlerini kendine has bir şekilde oluşturuyor. Siz nasıl yaratıyorsunuz eserlerinizi? FC: Sosyal bir insanım, en azından çevrem böyle olduğumu söylüyor. Ama bir eseri yaratma sürecine girdiğimde, tamamen iç dünyama çekiliyor ve asosyal oluyorum. Kendimi aileden, çocuklardan, arkadaşlardan uzaklaştırıp yalnız başıma, yarattığım hayali dünyanın içinde kahramanlarımla yaşıyor, onlarla bir bütün oluyorum. Yoktan yarattığım, isim verdiğim o kahramanlar, gerçek insanlar gibi dost ve arkadaşlarım oluyor. Bir romanı bitirip yayınevine teslim edinceye kadar onlarla birlikteyim, onlar da benimle… Bir roman elimden çıktığında, hayatımda bir boşluk oluşuyor. Ben o kahramanları arıyorum, ama artık onlar yok, çekip gitmiş ve benden uzaklaşmış, başkalarının malı olmuşlar. Kendimi o yalnızlıktan kurtarabilmek için yeni bir dünya kurmanın ve yeni insanlar ortaya çıkarmanın peşine düşerim hemen. Eskiden gece yarısı yazardım, ama artık sabahları yazıyorum. Evde yalnız olsam da evde yazamıyorum. Bunun için bir otele, bir yazlığa ya da yazarlar evine gidip tanıdıklardan izole bir şekilde haftalarca, aylarca yazıyorum. Bazen laptop’umu alıp kendimi Stockholm’ün kafelerine atıp orada yazıyorum. İlhamdan ziyade disipline inanıyorum. Bir romanın konusu kafamda demlendiği zaman bir duvar ustası gibi yavaş yavaş eserimi kurmaya, yaratmaya çalışıyorum. Bazen yolumu şaşırıyor, yaratım sürecinde başka yollarla ve alternatiflerle karşılaşıyorum, ama elimden geldiği kadar kendimi kaybetmeden gidebildiğim kadar gidiyorum. Karakterler istediğim gibi olmadığı ya da eserin durumuna göre kahramanları istediğim şekilde harekete geçiremediğim zamanlarda sinirlenirim, sıkılırım ve bunun için uzun yürüyüşlere çıkar, kendi kendime konuşurum. Bazen hayal ve fantezilerimde, kendimi kahramanların kılığına sokup onlarla yüksek sesle konuşurum. BG: İnsanlar ve toplumlar için sanatçı ve aydınların önemi çok büyüktür. Siz bulunduğunuz konumdan, dışarıdan bizim tarafa baktığınızda sanatçıların, aydınların, yazarların ve gazetecilerin içinde bulundukları durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Birlikte yaşadıkları insanlara ve topluma karşı olan sorumluluklarını yerine getiriyorlar mı sizce? FC: Siyaset kolektif bir iştir, yazarlıksa bireysel bir uğraştır. Siyasetçilerin amacı ve yegâne hedefi, iktidar koltuğuna oturmaktır. Aydınların amacı ise o koltuktan uzak durmak olmalıdır. Demokratik ülkelerde ve ileri toplumlarda yazar her şeyden önce kendi eserlerinden sorumludur. Totaliter yönetimler, muhalif aydın ve yazarları susturur, susmayanlarınsa sesini keser. Kimilerini kendilerine bağlar, kimilerini zindana atar, kimilerini tımarhaneye kapatır kimilerini de sürgüne gönderirler. İktidarın gücü karşısında tutunan ve direnen aydın ve yazar çok azdır, doğrusu bu kolay da değildir. Biz kuşak olarak tek renk ve totaliter bir sistemde büyüdük, etrafımız diktatörlerle doludur ve şüphesiz, toplumumuz da her yönüyle kolektif bir toplumdur, aşirettir, ailedir, tarikattır. Kendini bu kurumlardan geri çekerek, meseleye entelektüel ve tarafsız bir perspektiften bakabilecek yazar ve aydınımız azdır; yoktur demiyorum, ama olanların da sesi pek çıkmıyor. Türk medyası, bir Kürt aydının kapısını çaldığında, ona kendi istediklerini söyletmek ister. Onların istediği gibi konuşmadığınız zaman sizi sansürler. Bu, Kürt siyasetinde de böyledir. Bağımsız aydın ve yazarların sesi gerektiği gibi çıkmıyor, çıksa da duyulmuyor. BG: Dostoyevski, Anton Çehov, John Steinbeck, Astrid Lingren, Yaşar Kemal’in de aralarında bulunduğu birçok yazarın eserlerini Kürtçeye çevirdiniz. Çeviri ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki var? Çeviriyle insanın dünya edebiyatını keşfetmesi ve tanımasıyla birlikte hümanist duygularda nasıl değişimler gözlemlenir; yani bu durumun, insanların hümanist duygularının gelişmesine ne gibi katkıları olur? FC: Edebiyat ya da sanat türleri her ne kadar yöresel-bölgesel ya da ulusal olsa da evrensel olmaya dönük bir yüzleri vardır. Çünkü edebiyat, insanı merkezine alır. Hangi dilde olursa olsun, dünyanın her yerinde, insanların hisleri müşterektir. Onlar, insanlığın ortak malıdır. Herkesin dünyanın bütün dillerini bilmesi mümkün olmadığı için bir dilin başka bir dile çevrilmesi dünyayı küçültür. Çeviriyle bizden çok uzakta olan bir milletin edebiyatı önümüze gelir. O edebiyat, orijinal dilinde iyi bir edebiyatsa, iyi bir çeviri yapıldığında, çevrildiği dilin de malı olur ve benimsenir. Biz çok rahatlıkla Ruslara, Fransızlara, Latin Amerikalılara ya da dünyanın başka bir yerine ait bir eserle gülebilir, ağlayabilir, hissedebilir, sevebilir ya da nefret edebiliriz. Çeviri, aynı zamanda kültürün, yaşayış tarzının da aktarımıdır. Kürt dili söz konusu olduğunda, çevirinin önemi iki üç kat daha artıyor. Çünkü çeviri yoluyla edebiyat ustalarının eserleri belli bir yetkinliğe erişmiş edebi form ve formülasyonlar Kürtçeye geçiyor. Böylece dil o dar, folklorik yapıdan çıkıp edebi bir dil yoluyla sınırları aşıyor. Kürt dili çeviri yoluyla dünya dillerine ortak oluyor ve bununla birlikte yalnızlık ve izolasyondan kurtuluyor. BG: Bir söyleşinizde, “Amacım Kürt dilini bir silah gibi kullanmak değildir,” demiştiniz. Kimi Kürt aydın, yazar ve siyasetçi öncesinde silahla başkaldırıp direnmiş, sonra da bir direniş şekli ve mücadele aracı olarak kaleme sarılmışlar. Siz, kalem ve silah arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Ulaşılmak istenen amaçlar bakımından, her ikisinin aynı noktada buluşması mümkün müdür? Sizin silaha olan inancınız nereye kadar sürer? FC: Ben siyasete çok erken başladım ve çok erken de bıraktım. O gün bugündür legal veya illegal herhangi bir partiye üye olmadım. Zor olsa da bağımsız duruşumu korudum. Yetmişli yılların sonunda edebiyat tutkusu beni sardığı zaman fark ettim ki, ben siyasete ait bir insan değilim. Anladım ki yüzyılımızda silahla yapılan her devrim felakettir. Silahla yapılan devrim kendi çocuklarını da yiyip bitiriyor. Zaten yetmişli yılların sonunda, yaşadığım şehirde, ülkede gençler birbirlerine silahla saldırdıkları zaman, başımızda kara bulutların dolaştığını ve zehrini üstümüze akıtacağını anlamıştım. Bu yüzden çok erken yaşlarda, gençliğime, gençliğimin şehrine, aileme, dost ve arkadaşlarıma doyamadan uzak bir ülkenin yolunu tuttum ve otuz üç yıldır bu ülkede yaşıyorum. Silah ve kalem arasından, kalemi seçtim. Kürtçe yasak olduğu için bir protesto şekli olarak kalemimi kullandım. Kürtçenin kadim bir dil olduğunu ve onunla şiir, roman ve hikâye yazılabileceğini inkârcı bir zihniyete göstermek istedim. Bunun için gecemi gündüzüme katarak on yıl boyunca sadece Kürtçe bir dergi olan Nûdem’i çıkardım. Ben hümanist bir insanım. Kavganın, savaşın her türlüsü beni yaralıyor. Savaş barbarlıktır. İnsanlık, 21. yüzyılın, savaşın ortadan kaldırılarak barış yüzyılı olacağını umuyordu, ama görüyoruz ki dünyanın her yerinde savaş ve kavga devam ediyor. Bu da barbarlığın işaretidir. İnsanlık bununla kendi kökünü kurutuyor. Eğer bugün dünyada sözüm geçiyor olsaydı, her şeyden önce yapacağım tek şey bütün silah fabrikalarını kapatmak ve dünyanın bütün silahlarını yakmak olacaktı. BG: Çok teşekkür ederiz. Sizi, kendi toprağınızda, insanlarınız arasında, etrafımızda görmeyi çok arzuluyoruz ve bunun için de umutluyuz. FC: Ben de size çok teşekkür ediyorum. Binlerce kilometre uzakta olsam da yüreğim sizlerle, ülkemin insanlarıyla atıyor.

Fotoğraf Mesut Alp


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR