Flaubert’in Doğu Seyahati
15 Ağustos 2019 Edebiyat

Flaubert’in Doğu Seyahati


Twitter'da Paylaş
0

Genç Flaubert’in iki yıl boyunca kafa karışıklığını güzelce örten bir dikkatle üst üste koyduğu canlı parşömenler gibi, belki de içten içe ördüğü bir ağ gibi mekânlar ve yaşantılar arasında resmigeçidi.

Flaubert’in Doğu Seyahati, sırasıyla Mısır, Lübnan, Filistin, Rodos, İzmir, İstanbul, Yunanistan ve İtalya’yı kapsayarak ilerlerken yazarın o dönemlerin çoğu “oryantalist” gezginine kıyasla gördükleri karşısında pek de “şaşkın” olmadığını düşündürür ilkin. Sonradan kendi yazım ve üslup biçimiyle birleşecek olan bir tür soğukkanlılık yoluyla genç Flaubert’in hep dikkatli bir göz gibi gerçeğe sadakatle ve detay severlikle kayıt tuttuğuna inanacak olur, çok uzamayan ve daha çok bir ressamın renk paleti karşısındaki şevkini yansıtırcasına gezilen yerlerin hünerli betimlenmeleriyle karşılaşınca yine onun yazar dünyasını düşünüveririz. Mısır yolculuğunun bir yerinde, “nedensellik ilişkisi kurmaya meraklı” aklından söz açıp, gördüğü her yüzü, her insan jestini bir bağlama oturtma hevesi taşıdığını okuduğumuzda da güç kazanacak bir eğilimdir bu.

Yazarın dikkatinin Doğu’dan yükseldiğini söylediği “melankolik ve mayıştırıcı” unsurlar tarafından bütünüyle esir alındığını düşüneceğimiz zamanlarda bile, bir romancı refleksiyle sürekli ironiye başvurup –mektuplarına da yansıdığı kadarıyla– neredeyse hiçbir şeyi memnun edici bulmadığını hemen anlar, küçük ince farklılıklarla Avrupa yaşantısını öne sürdüğü anlarda asabiyetinin yine bir tür anlama çabasıyla iç içe geçtiğini fark ederiz. Çok güçlü ve özellikle Mısır günlerinde tekrarlayan bir örnek olarak, kadınlar ve genelevler gösterilebilir: Genç adamla genç romancının iradesiyle hislerini aynı odakta toplayan ve kimi kez her sohbetin gelip dayanacağı böyle durumlar hem ayrıntısıyla anlatılır hem de duygularıyla. Müslüman bir kadınla daha çok işaretleşerek seviştiği ve kendisini “hastanede bir vebalıyla birlikteymiş” gibi hissettiren sürenin sonunda, az önce tam olarak bunları düşünen gezgin şimdi “tuhaf şey; bakışlar iç içe geçiyor, bakışın derinliği artıyor,” diyecek kadar da derinleşebiliyordur iç dünyasında. Ama bir yandan tüm bu cinsel dürtüyü saklayamazken, öte yandan yine kulaktan kulağa dolaşan kimi “düzme, becerme, çiftleşme” dedikodularını iğrenilecek birer ayrıksı detaymış gibi yarı ilgi yarı mesafeyle aktarıyordur Flaubert: Uzunca bir zaman boyunca seyahatinin en temel gerekçelerinden biri olarak kolaylıkla görebileceğimiz bu cinsellik unsuru, her seferinde anlarız ki, onun için aynı zamanda sonsuz bir keşif ve merak barındırır; ve tam içindeyken de kenardan seyrederken de giderek bir sorun olmaktan çıkan temel bir sorundur.

gstave flaubert

Mektuplarında yeniden bir anlatım yolu bulacağı memnuniyetsizliğinden, öfkesinden söz etmiştim; sadece temkinli bir hayal dünyasının parçaları olarak Doğu mekânlarına, kişilerine ya da ritüellerine değil, aynı zamanda hep genişlemeye eğilim gösteren ve bir kişilik nişanesine bürünen bir doğrudanlıkla karşılaştığı her şeye çatar genç Flaubert: Mısır’da Büyük Piramit’in içini dolaşırken, arkeolojik bir titizlikle ve coğrafi koordinatlarına varasıya birer tasvirini sunduğu gezintinin bir yerinde, “oraya buraya yazılmış çok sayıda embesil işareti” diye niteleyeceği epey bir Avrupalı kimliği gözüne çarpar ve bunu hiç gizleme gereği duymaz. Kahire’de İbrahim Paşa’nın mezarını ziyaret ederken yarı Avrupaî yarı Doğulu bulacağı “basit” süslemeleri küçümsemekten geri kalmaz. Bu yüzden Müslümanlığa geçmiş Katolikleri ya da Avrupalı gezginleri düşünüp öyleleriyle karşılaştığında, neredeyse hissiz bir tavırla bir takım ayrıntıları, ilişkileri vs. aktarmakla yetinir; Doğu’nun bu haliyle Flaubert’in hem yaşamında hem de zihinsel dünyasında (diyelim romanlarında) bir süreklilik gösterip göstermeyeceğini tartacağımız anlarla doludur seyahati. Ziyaretinin her aşamasında benzer bir rezaletler ve tiksinçlikler manzarasıyla, zaman zaman “tam içinde” olduğunu hissedeceğimiz kaygısızlık anları hep birliktedir – onca cinsel deneyimden sonra bir “frengi” şüphesine kapılmasını doğal bulacağımız genç yazarın bir hastane gezisinde ürpertiyle şahit olacağı cüzamlılar, raşitikler ve bir deri bir kemik hastalar arasında konumlanmasında olacağı gibi… En olağan haliyle böyle görüntülerin seyircisi olmak bazen de açıkça yazara bir “tasvir keyfi” sunuyor gibidir: Biraz para karşılığında kendilerini askerlere kolaylıkla teslim eden fahişelerin, bu arada grubun yaşlı eşekçisinin “iş üstündeki” ayrıntılı betimlemeleri, bir sayfa boyunca, ona “hiç unutmayacağı” izlenimler bırakır.

Bu türden irili ufaklı daha birçok şeyle (mesela tekrarlayan bir unsur olarak Türk memurların giydiği “gülünç” İstanbulin redingotlarıyla) keskin bir ironiyle dalga geçen Flaubert’in dikkati, Kudüs dolaylarında birdenbire yön değiştirecektir: Mısır yolculuğunun sonlarında bir tefekkür ânında “hiçbir şey düşünmediğini hissetse de hep düşünce yönünden bir zenginlik duyduğu” için Tanrıya şükreder ve bıkkın izlenimlerle tepkilerinin iç içe geçtiği bu topraklardan sonra Kudüs’ün kiliselerindeki, şapellerindeki süsler, yazıtlar, kabartmalar –özellikle İsa’nın doğumunu betimleyen sahneler– gerçek ve doğal bir büyülenmeyle tasvir coşkusunu bir araya getirir. Uzun gezintisinin bu safhalarında –biraz da kültürel bir refleks ve aşinalıkla– yazarın ilk kez yoğunlukla saf sanatsal bir zenginlik karşısında duraksıyor olduğuna da dikkat ederiz; hevesli, parıltılı bu kutsal mekân tasvirleri önceki mağrur mesafesinden, alaycılığından uzak gibidir. Sokakları yine bir alışkanlık ve içgüdüyle “pislik içinde, çerçöp dolu” buluyor olsa bile, son aşamada –Mısır’ın aksine– güven uyandırmayan yerler değildir buralar; karşılaştığı, birlikte konakladığı başka Avrupalı gezginlere, kimi kültürel referanslara ve simgeleşmiş kişilere ya da daha genel ölçekte bir kültüre, diyelim Latinlere “çattığı” anlar adeta kaleminin bir dolambaç çizeceği çok daha ince, düşünülmüş bir mesafe duygusu uyandırıyordur. (“Ümitsizlik verici bir değersizlikte, acınası ve karanlık Latinler.”) Ama, elbette, bu topraklardan da yavaş yavaş artık uzaklaşırken –azınlıklara değinip özellikle Ermeni mahallelerinin temizliğini, kiliselerinin hayal gücü yüklü maneviyatını övdükten hemen sonra– “bu kadar kutsiyet bana yetti!” diyecek ve hep aşina olduğumuz mağrur zırhını bir kez daha kuşanacaktır Flaubert.

Seyahatine bu şekilde eşlik ettikçe genç adamın yalnızca hiçbir şeyle körü körüne büyülenmediğini görmekle kalmaz, bir büyü varsa bile ancak üretilmiş bir hayal gücüyle mümkün olacağını sezdirdiği anlarla da sıkça karşılaşırız. Bir yerde, neredeyse hiç yapmadığı bir şey yapar ve açık bir kıyasa giderek “Asya’daki Avrupa!” diye haykırır; hemen sonrasında hüzün verici bir görüntü vesilesiyle Rouenli çocuklarla, kendi imkânları dahilinde yoksulca oyun oynayan Arap bir çocuğun “kirli pasaklı ve saf” dünyasını karşılaştırır; ilerleyen kısımlarda Muğla’nın manzarasını “İsviçrevari” görüntülere, Milas’ı Fontainebleau Ormanı’na benzetir; ama bütün bu kendiliğinden bir aydınlanma hissiyle açığa çıkan bağlar “taraflardan” birini öne çıkarıp yüceltmek ya da vurgulamak için bir bahaneye dönüşmez hiç. Ne bir geçmişi geride bırakmış ne de belirsiz tuhaf bir geleceği arayan biridir bu sayfalarda Flaubert; olağanüstü bir kararlılık ve belki sinizmle çağdaşı diğer gezginlerden, çağının Doğu’ya yaslanan bütün simgeselliğinden uzakta bir ara bölgede gibidir – iki yılın ardından evine dönüp ölümüne dek sürdüreceği münzevi ve edebiyat yüklü yaşantısını düşündüğümüzdeyse, daimi bir şüpheci ve hiç kimseyle, hiçbir düşünsel odakla aslında “uzlaşmaz” biridir.

Yine de bu aşırı ölçüde “gözlemci” genç gezginin kimi şaşkınlıklarıyla, tespitleriyle aynı düzlemde buluşmamız an meselesi: İstanbul’da sokakların, “kendilerini askerlere becerten” fahişelerin, mezarlıkların, Galata Mevlevilerinin, son derece çirkin bulduğu Ayasofya’nın ve anladığı kadarıyla yozlaşmanın dizboyu sürdüğü ikinci bir hayatın izlenimleri arasında, yine küçümseyeceği birtakım Avrupalı kişilerle bir arada opera seyrederken olduğu gibi: “Mevlevilerden çık, operaya git,” diyecektir Flaubert. “Bu ne tuhaf bir şehir!” Ve biraz daha ileride, isabeti düşündürecek, parıldayan bir başka tespit: “Yüzyıl içinde harem Doğu’da ortadan kalkacak, Avrupalı kadınları örnek alacaklar, bir gün bu kadınlar roman okumaya başlayacak.”

Sonrası ise Yunanistan ve önceki hiçbir şehirde böylesine rastlamadığını ileri süreceği resimden de öte hoş manzaralar: Genç Flaubert’in iki yıl boyunca kafa karışıklığını güzelce örten bir dikkatle üst üste koyduğu canlı parşömenler gibi, belki de içten içe ördüğü bir ağ gibi mekânlar ve yaşantılar arasında resmigeçidi. Bugün bu kapsamlı Doğu Seyahatini hâlâ ilgiyle okuyabilmemizin bir anlamı da burada; bize bu dünyanın özüyle tasvirini aynı anda, aynı hevesle verme gayretinde yatıyor.       


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR