Fotoğraf Makinası, Küçük Ayrıntılar, Varoluş
12 Aralık 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Fotoğraf Makinası, Küçük Ayrıntılar, Varoluş


Twitter'da Paylaş
0

Zaten kimliğimizle fotoğraflarımız (gerekliliğine karşı çıkmadığı kimlik fotoğrafını tamamlamayı biraz ertelemesinin de gösterdiği üzere) birbirleriyle ne kadar yakın olabilirlerdi ki?
Erhan Sunar
Fotoğraf Makinası’nda yazar ilkin olaysız, sorunsuz bir yaşamın ayrıntılarını verir. Belki de, yaşanıp yaşanmamasından hatta hissedilmesinden önce bir çeşit soğukkanlılıkla kaydı tutulan bir hayatın an be an fotoğrafını çeker demeliydim: Cümleler uzar gider, isimsiz anlatıcı bir direksiyon kursundan başka bir ülkeye yolculuğa, kısa süreli ahbaplıklardan sessiz sedasız bir aşk ilişkisine geçerken, her şey yolunda, bir düzen dahilinde ve herhangi bir hayatın kendisi kadar ufak tefek ayrıntılarla doludur. Sık sık açılan parantez içleri ve buralara sıkıştırılan şakacı anıştırmalar olmasa, sürüp giden bu hayatın neredeyse zihinsel bir yaklaşımla ele alınabileceğini bile unutturacak kadar sakin bir anlatım bütün sınırları çepeçevre sarmış, olup bitenlerin sıradanlığını, önemsizliğini, bir yere yetişmeye, bir noktaya parmak basmaya çalışmayan durağanlığını en başından belirlemiş gibidir. Kurs esnasında arabayla çıkılan yolların dönüp dolaşıp yine başladığı yere dönmesi, her hareket ve çaba hamlesinin (mesela kayıt için gerekli fotoğrafların temin edilmesinin) durmadan ertelenmesi ve “hep yorgun göründüğü için” âşık olunan kadının ya da anlatıcının kendisinin sık sık dalgınlıklara kapılması, bunlara benzer nice küçük ayrıntı, izlemekte olduğumuz bu hayatın aslında ilerliyor olduğu hissini sürekli bölmekte, içten içe silikleştirmektedir. Bu kısa romanın hemen hemen bir yarısında, eleştirmenlerin de sıklıkla vurguladığı “hareketsizlik felsefesi”, üzerine fikir yürütülen bir şey olmaktan önce, hayatın olağan akışıyla kendiliğinden oluşan doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyordur. Herhangi bir fotoğraf karesinin bu kadar ayrıntı verip veremeyeceği düşünülebilir; hayatını bir fotoğrafa bakar gibi değerlendirmekten uzak anlatıcının da bir yerde burun kıvırarak ima ettiği gibi, zaten kimliğimizle fotoğraflarımız (gerekliliğine karşı çıkmadığı kimlik fotoğrafını tamamlamayı biraz ertelemesinin de gösterdiği üzere) birbirleriyle ne kadar yakın olabilirlerdi ki? Romanın büyük bir dönüşüm geçirmeden önceki bu ilk kısımlarında, her ânıyla, her edimi ve zaman zaman olayların akışına, düşüncesinin hareketliliğine müdahale etmek istemediğini söyleyen ince düşünselliğiyle anlatıcı ve yakın çevresi hep göz önündedir. Varlıklarını –diyelim bir fotoğrafta olacağı gibi– dolaylı yollardan değil de, ilk elden, kurcalayıcı bir anlatımın sürekli önümüze sunduğu ayrıntılarla “canlılıkla” fark ederiz. Bir yaşam ve ilişkilenme biçimi, ne kadar küçük detaylara da hapsolsa, baştan sona anlatılıyor gibidir; ve bir fotoğraf makinasının varlık sebebiyle bir tutulacak o kaçınılmaz kesinti hissine henüz az çok karşı koyuyordur. Zamanı donduran özelliğiyle bir fotoğrafın kendiliğinden açığa çıkaracağı her türlü üst düşünceye, en başta da kendi kimliği ve olayların iç yapısına müdahaleye, çok da fazla başvurmak istememektedir anlatıcı. En iyi ihtimalle, düşünceyi kendi akışına bırakmak ve “onunla ilgilenmiyor gibi görünürken” yavaş yavaş tam kalbine doğru ilerlemek yanlısıdır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Jean-Philippe Toussaint, romanının bu hayat uğraşısıyla içli dışlı ve yer yer mizah yüklü ilk kısmına oranla geri kalanının melankolik bir ton taşıdığını söyler. Âşık olunan kadınla çıkılan bir gemi yolculuğunu tasvir eden bu kısımlarda, durgun, genişleyip duran dalgalı denizin de bir motif olarak ima edeceği gibi, anlatıcının düşünceleri artık olgularla, küçük yaşamsal detaylarla daha az ilgilidir. Güvertede bulduğu bir fotoğraf makinasıyla (ilk kez somut bir araç olarak girmiştir romana) aceleyle çektiği rastlantısal pozlar, bu son sayfalarda, doğrudan kendi ruh halinin değişmekte olan yapısıyla neredeyse iç içe geçmiş; kendi benliğine en çok yaklaşır gibi olduğu anları ve görünümleri yakalamak arzusu ne var ki bir tür hayal kırıklığıyla karşılaşmıştır: Geminin merdivenlerinde hızla çektiği kendi adımlarının (kaçıp kurtulmak isteyen varlığımın, demektedir o) dahil bütün pozların yandığını fark eder ve elinde kalan tek iz, makinanın eski sahiplerinin, kendi yokluğunun garip, gölgeli işaretlerinin ve yalnızca bir tanesinde, geri planda, sevgilisinin uykulu siluetinin görünümleri olur. Belki de varlığını ispatlayacak, uzun süredir arzuladığını, dip bir düşünce gibi zihninin oyuklarında taşıdığını öğrendiğimiz o en nihai fotoğraf yanıp kül olmuştur. Fazla teorik çıkarımlara girişmeden ve muhtemelen yazarın da arzulayacağı bir yorumlamayla, fotoğraf fikrini, birbirinden ayrı duran romanın bu iki bölümünü ayakta tutan bir harç olarak tanımlamak mümkün: İlkin, hayatın bütün akışı ve sıradanlığına müdahale etmeyen, hatta kaçınılan bir düşünce biçiminin silik bir metaforu olarak, sonradan ise, bir makinayla vücut bulduğunda ve düşünceyle, benlik duygusuyla birleşmeye yaklaştığı bir anda kendi kendini yok eden bir gerçeklik olarak: Bulunmasıyla yeniden kaybedilmesi, mavi suların derinliğinde kaybolup gitmesi bir olan fotoğraf makinası, uyandıracağı her türlü izlenimle, romanı baştan sona açıklayan gizli-açık bir leitmotif gibidir. Rastlantısal ve birbirleriyle ilişkisiz küçük detaylarla örülü bir edebiyattan yana görünen ilk kısımları bir çeşit yazınsallığa dönüşen yokluğuyla, büyük yaşamsal, düşünsel algılama sorunlarına açılan başka türlü bir edebiyata yaklaşan son kısmını ise bir an için parlayıp sönen varlığıyla gizliden gizliye birbirine bağlar fotoğraf düşüncesi, fotoğraf makinası: Hayat, ilişkiler fazla derine inmeden akıp giderken, yaşamsal bir yoğunluk, belki de hüzünlü bir mutluluk dönemecinde bir an karşılaşılmış ve bu ânın, kişinin kendi kendini bulduğu bu kritik ânın inandırıcı bir ispatına dönüşememiştir. Jean-Philippe Toussaint, Fotoğraf Makinası, Çeviren: Uğur Ün, Ayrıntı, 1992

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR