Takyedin Çiftsüren • Fotoğraf Zarfındaki Patikler
5 Ağustos 2018 Öykü

Takyedin Çiftsüren • Fotoğraf Zarfındaki Patikler


Twitter'da Paylaş
0

Zarfın üzerinde, “Düğünden kaçan damadın çeyizinden, sevgili dostu Hülya'ya iki çift patik!" yazıyordu. İsmin üzeri karalanmış. Tarih yoktu. Hangi ilde paketlendiğini gösteren bir adres de. Bir fotoğrafçı ismini de boşuna aradı. Nasıl bir fotoğrafçı ki reklamını yapma gereği bile duymamış, diye düşündü. Başını kaldırıp satıcıya bir kürdan gibi ince satıcıya, İçinde gerçekten patik mi var, diye sordu. İnan ben de bilmiyorum ağabey, ama yünlü bir şey olduğu kesin, diye cevapladı onu, o esnada başkasına eski kalemleri gösteren satıcı.

– Peki, nereden düştü bunlar, dedi.

– Kaybolmuş bir çantadan çıktı ağabey. -

– Kaybolmuş, derken?

– Oturduğum mahalleden biri verdi, bir çanta bulmuş, içinde bunlar vardı, al belki işine yarar, dedi.

– Bir tek bunlar mı çıktı? -Yok, ağabey. Çantanın üzerindeki her şey çantadan çıktı.

– Anladım. Paketi niye açmadın, içinde ne olduğunu merak etmiyor musun?

– Yok, ağabey. Ben, meraklı insanlara bir şeyler satıyorum, bu şekilde kalırsa daha iyi olur diye düşündüm. Biri merak edip alır.

– İşi biliyorsun.

– Eh, işte, ağabey. Kaç yıldır bunu yapıyorum, az çok öğrendik.

– İyi, iyi, iyi öğrenmişsin. Çanta ve çantadan çıkan her şeyi alıyorum.

– Tamam, ağabey. Biliyor musun, senin alacağını biliyordum, dedi satıcı gülümseyerek, ama o duymadı.

Başka bir şeye bakmadı. Aldıklarıyla yetindi. Eve doğru yürüdü. Uzak değildi evi. Uzun bir merdivenden indi.

Yolu üzerindeki bir kıraathanede oturdu. Bir çay söyledi kendine, demli olsun lütfen. Televizyon açıktı.

Sabah haberlerinin sonuna denk geldiğini, haber kanalına göre pek de önemli olmayan ama yayın saatini doldurmak adına gösterdikleri haberlerden anladı. Çayı geldi, bir şeker attı. Karıştırdı. Üzerinde oluşan köpüğü kaşıkla alıp dipliğe koydu. Çayı dudaklarına götürürken merakının aniden güçlendiğini hissetti. Paketi açmayı düşündü. Sonra uygun olmayacağını karar verdi. Hem zarftan ne çıkacağı da belli değildi. Bir keresinde prezervatif çıkmıştı bir kutudan. Kayganlaştı elleri. Yine de çayı acele etmeden içti. Tam kalkmayı düşünüyordu ki sigara içmediği geldi aklına. Yürürken sigara içmeği sevmiyordu. Merakını beş dakika daha bastırabileceğini düşündü.

Bir çay daha istedi elini cebindeki sigaraya atarken. Yaktığı sigaradan derin bir nefes aldı. Ağzından bıraktığı dumanı burnuyla çekti. Sonra tekrardan dumanı saldı. İşte bunu yapmayı seviyorum, dedi içinden.

Eve girer girmez odasının yolunu tuttu. Çalışma masasına geçti. Deri çantayı açıp içindekileri masaya koydu. Birini çıplak görmüş gibi kızardı. Birinin mahremine girmiş gibi suçluluk duydu. Sabırsızlandığı için üzerinde düşünmeden usulca zarfı açtı. Biri yeşil, öbürü sarı olmak üzere iki çift patik ve katlanmış küçük bir zarf çıktı içinden. Küçük zarfın içinden bir zarfın daha çıkmasından korktu. Sonu gelmeyen o oyunlardan biri olabilirdi bu. Elindeki patikleri masaya koyduktan sonra küçük zarfı açtı. Neyse ki korktuğu gibi olmadı. Zarftan, şipşakla çekildiği anlaşılan üçü manzara, biri bir kadınla bir adamın ve öbüründeyse aynı adamın bir köpekle çekilmiş fotoğraf olmak üzere toplam beş fotoğraf çıktı. Fotoğraflardaki kişinin düğünden kaçan damat olduğunu düşündü. Fotoğraflardan birinin arkasında kurşun kalemle, “Yaşamayı sevmiyorum ama ölmek de istemiyorum. Ne yapsaydım yani, kendimi mi öldürseydim? O yüzden ölmek yok, kaçıyorum.” yazıyordu.

Yazıyı düşündü. Sağ eliyle yazıyı çocuğunu okşar gibi okşadı. Pencereden dışarıya baktı, inceden kederlendi. Kederin insanı ne zaman yakalayacağı belli olmuyor, dedi içinden. Sonra hayır, insan kederi bulur, diye düzeltti kendini. O, bitpazarına gitmeseydi kederlenecek bir şeyi olmazdı. Demek ki kederi o bulmuştu.

Sonra damadın düğünden neden kaçmış olabileceğini düşündü. Zorla evlendirilmekten olabileceği düştü aklına. Son anda o insanı sevmediğini anlamasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Belki de aniden başka birini sevdiğini anlamıştı. Kim bilebilirdi ki bunu. Düşündü.

Bunu öğrenmenin bir yolunu bulabilirdi. Mutlaka vardır, sadece biraz daha düşünmem gerekiyor, diye geçirdi içinden. Fotoğrafı internette taratmayı düşündü. Tam o esnada, babasına çay getiren kızı girdi odaya. Çayını getirdim, baba, dedi, masaya yaklaşırken. Teşekkür etti, boş kalan eliyle kızın yüzünü okşarken. Kızının fotoğraflara baktığını fark etti. Kızı fotoğrafı eline aldı, iyice inceledi. Aaa, Hülya hoca. Hülya hocayla tanışıyor musunuz, baba, diye sordu. Kızının ağzından çıkanla afalladı. Öğretmenin mi, diye sordu. Evet, dedi kızı yeni filizlenen bir çiçek gibi taze bir sesle. Sonra olanları anlattı kızına. Hocasını mutlaka görmesi gerektiğini, çünkü elindekilerin onun için önemli olabileceğini söyledi. Hocasının hangi gün dersi olduğunu öğrendi kızından. Bir öğlen arası onunla görüşmeye gelmesinin uygun olabileceğini söyledi kızı. Öyle yapacaktı. Yoksa ilk başta randevu mu almalıydı. Kararsız kaldı. Kızının odadan çıktığını fark etmedi. Merak ve sorular bir kurt gibi içini kemirmeye başlamıştı. Bir an tamamen çürümekten korktu, masadakileri kaldırıp çekmeceye bıraktı.

Her şeyin bu kadar kolay olmasına hem şaşırdı hem de sevindi. Hikâyenin bu kadar kolay çözülmesi yüzünde bir tebessüm oluşturdu. Her zaman bu kadar kolay çözülmezdi olaylar. Kimi zaman o kadar zordu ki bir türlü bitmiyordu hikâyeler. Gerçeklerden örülen hikâyelerin daima zor olduğunu biliyordu. Ama yine de bu hikâyelerin peşinden gitmeyi bırakmıyordu. İçinde yaşanmışlık olan hikâyeleri yazdığında sanki dokunamadığı yaşama böylece dokunuyordu. Yaşayamadığı hayatın, hikâyelerine can kattığını düşünüyordu. Kendisinden çalıp hikâyelere ekliyordu hayatı. Hikâyelerinden çalmamak için insanlardan ne kadar kaçtığını düşündü. Değmiş miydi, o da bilmiyordu. Bu saatten sonra bunu düşünmenin gereksiz olduğunu düşündü. Gerçeği yaşayan hikâyeleri yazdığında onları yaşamış hissine kapılması kurmaca olanlara göre daha sık oluyordu.

İki gün sonra kızının okuluna gitti. Kızı hocasına babasından bahsetmişti. Kantinde oturuyordu. Yirmi yedi yirmi sekiz yaşlarında, bir yetmiş boylarında, geniş omuzlu, dümdüz sırtlı ve kalçasız vücutlu, esmer bir kadın oturdu karşısında. Yüzünde makyaj yoktu. Hoca oturunca kendini tanıtmak istedi. Ancak hoca lafını böldü. Kim olduğunuzu biliyorum. Hatta yazar olduğunuzu da. İki kitabınızı okudum, dedi. Kitaplarınızla ilgili bir değerlendirmek yapmak isterdim, ama bu konuda yetkin olduğumu düşünmüyorum. Bu yüzen kusura bakmayın lütfen, dedi. O mahcup mahcup çantayı çıkarıp masaya koydu. Elleri mi titriyordu. İçindekileri de. Sanırım kaybetmişsiniz, dedi. Sizin için önemli olabileceğini düşündüm, diye ekledi. Hoca masadakilere bakmadan, hayır, kaybetmedim, ben attım, diye kesti sözünü. Şaşıracak bir şey yok, diye devam etti, yazarın şaşırdığını görünce. Evet, onları ben attım. Çünkü arkadaşım öldü. Ondan geriye bende bir şey kalmasını istemedim. Öğrenmek istediğiniz bu muydu?

– Nasıl yani, diye kekeledi, ölen arkadaşınızın sizin için paketlediği hediyeyi mi attınız?

– Evet, aynen öyle. Benim için bir anlam ifade etmeyen şeyleri, kendime yük edecek biri olmadım hiç. Diğer insanlar gibi değilim. Benim için bir anlam ifade etmeyen şeyleri şimdiye kadar yanımda bulundurmadım. Gaddar olduğumu düşünüyorsunuz, ama bu böyle. Belki de kızınızın benim gibi birisinden eğitim aldığı için ne kadar şansız olduğunu da düşünüyorsunuz. Belki yarın öbür gün kızınızı bu okuldan alacaksınız. Ama umursamıyorum, böyle düşünüyorum. O öldüğüne göre ondan geriye kalan şeylerin bende kalmasının bir anlamı yoktu. O yüzden attım.

– Beni bağışlayın ama anlayamıyorum, dedi, insan ölen bir arkadaşından kendisinden bir hatıra kalsın istemez mi?

– Unutulmak isteyen bir arkadaşsa hayır, kalsın istemez.

– Ama o fotoğraflar....

– Ne varmış o fotoğraflarda. Unutulmak isteyen biri anısı olsun istemez mi diyeceksin?

– Evet, yani aşağı yukarı.

– Hayır, yanılıyorsunuz. O, bu kadar erken öleceğini bilmiyordu, doğrudur, ama yaşarken bir gün fotoğrafların benim için anlamı kalmayacağını ve kalmayacağı için de onlardan kurtulacağımı biliyordu. O yüzden çekmekte sorun görmemiş olmalı. Ve eğer bu kadar erken öleceğini bilseydi çekmezdi.

– Ben hâlâ aynı düşüncedeyim. İnsanın kendisinden sonra onu hatırlatacak şeylerin kalmasını istediğini düşünüyorum. Bakın, Franz Kafka...

– Kafka yazdıklarımı yak dediğinde, aslında arkadaşı Max'ın mektuplarını yakmayacağını biliyordu, Max da Kafka'nın bunu bilerek mektupları ona verdiğini. Falan da filan, öyle değil mi?

– Evet, yani aşağı yukarı öyle.

– Hayır, öyle değil. Yanılıyorsunuz. Bu sizin işinize geldiği için öyle. Kafka'nın mezardan kalkamayacağını bilenlerin uydurmasıdır bu. Kaba konuştuğumun farkındayım ama öyle. Bu söylediğiniz Max'ın günahına bahane aramak. Bu Kafka için değil, Max için. Max, Kafka'nın eserlerini yakmak yerine onları yayımladı ve bu şekilde bir dâhiyi daha iyi okuma şansını yakaladınız, bu yüzden kendinizi Max'a borçlu hissediyorsunuz, bu yüzden onun günahına bahaneler uyduruyorsunuz. Ama gerçeğin sizin düşündüğünüz gibi olmadığını siz de en az benim kadar iyi biliyorsunuz. Sadede gelecek olursak, bu, siz edebiyatçıların uydurması. Ben, sanki hiç yaşamamış gibi unutulmak isteyen arkadaşıma saygı gösterip onu unutmaya çalışırken, ellerinizdekilerle çıkıp yanıma geldiniz için size teşekkür edecek değilim. İster kusuruma bakın ister bakmayın. Bununla ilgilenmiyorum. Bence siz de saygı gösterin ve onları yok edin. Yine de yakıp yakmamanızla ilgilenmediğimi bilmenizi isterim.

– Anlıyorum. Beni bağışlayın lütfen, merak ettim. Arkadaşınız o düğünden neden kaçtı? Hem de düğün gününde, diye sordu hocaya.

– Onu da siz tamamlayın, ne de olsa hikâyeyi siz yazacaksınız. Bir şeyler bulabilirsiniz. Ya da boş bırakın, hikâyeler boşluğu sever ne de olsa. Kusura bakmayın ama şimdi gitmek zorundayım. İyi günler, deyip kalktı. Adam hocanın arkasından bakmakla yetindi. İstemsiz, eşiyle karşılaştırdı fiziğini.

Nasıl da teklemeden konuşmuştu. Kendini konuşmayla ifade eden hocaya karşılık kendini yazıyla ifade eden kendisi. Küçükken, teklemeden konuşanların makine gibi duygusuz olduğunu söylemişlerdi ona. O da bu yüzden konuşurken bile isteye teklemişti birkaç kere. Sonra bu üzerine yapışıp kalmıştı. Hatırlayınca hüzünlendi. Hikâyenin peşine düştüğünü anlayan hocayı bir de bu yüzden takdir etti. Eşi öyle miydi? Üstelik kendisine buna itiraz hakkı tanımadan kalktığı için, onu durumu inkâr etme zahmetinden de kurtarmıştı. Buna sevindi.

Yalnız kalınca kalkmaktan başka seçenek bulamadı. Hikâyenin sonunda terk edilen bir sevgili gibi hissederek kalktı. Tuhaf hissetti. Bugüne kadar kimse tarafından terk edilmediğini anımsadı. Yolda yürürken olanları düşündü. Hocaya hak verdiğini fark etti. Bunun için kendine kızmalı mıydı? Kızamadı. Hikâyeyi en başından düşündü, yavaşladı ayakları. İncinmiş dal parçası gibi adımladı yolu. Neleri ekleyip neleri çıkaracağını düşündü. Tatlı tatlı gülümseyerek yürüdüğünü irkilerek fark etti. Deli gibi görünmekten hep korkmuştur. Ama ne ilkti bu ne de son. Üzerinde düşülecek bir durum değildi. Hikâyeyi yazıp bitirdiğinde içeceği kahvenin kokusunu aldı. Burnu gerildi.

Eve girer girmez odasına geçti. Çantayı açıp zarfı masasına koydu. Uzun zamandı bu kadar iştahlı hissetmiyordu. Neler yazacağını başında sonuna kadar biliyordu artık. Yolda hepsini düşünmüştü. İlk defa bir yazıya başlamadan sonunu da bildiğini fark etti. Sadece sonunu değil, bütün ayrıntıları biliyordu. Açıp ilk cümleyi yazdı. Gerisini getirmek hiç de zor olmadı. Bitirdikten sonra birkaç kere daha okudu. Yorulmuştu gözleri. Çıkarıp çıkarmamakta tereddüt ettiği kısımları italik hale getirdi. Sonra çıkarmaya karar verip sildi. Değişikleri kaydetti. Sayfayı kapattı. Masadan kalktı. Huzurluydu. Kahve yapmak için mutfağa giderken burnu gerildi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR