Foucault, Lanetlilerin Dostu

Foucault, Lanetlilerin Dostu


Twitter'da Paylaş
0

20. yüzyılda düşünce üretiminin ayaklandığı dönemlerde zor düşünürler hep oldu. Foucault da bu çetin düşünürlerden.

Michel Foucault, zamanımızın en ünlü, en çok merak edilen ve en yaratıcı düşünürlerinden. Herkes onu anlamak için çaba göstermeye hazır ama çoğu kez daha ilk karşılaşmadan yenik ayrıldığını görüyor ya da dokunmadan önünde duruyor. 20. yüzyılda düşünce üretiminin ayaklandığı dönemlerde zor düşünürler hep oldu. Önemli oldukları zımnen kabul edilen ama entelektüel okurun bilgisiyle de yeterince anlaşılamayan. Foucault da bu çetin düşünürlerden. Paul Veyne’nin Foucault-Düşüncesi, Kişiliği adlı küçük kitap, Foucault kılavuzlarımızdan biri olabilir. Foucault’dan söz ederken, “Bu yüzyılda ender bulunan bir şey olarak o –kendi itirafıyla– kuşkucu bir düşünürdü” diyor Veyne. Kendini yadsıyarak yaratmak 
Foucault, çoğunluğun onaylayıp peşine düştüğü her türlü kurucu –yani katı– düşünceyi ve gerçek olduklarından kuşku duyulmayan tarihsel olguları yadsıdıktan sonra tekilliğin siperlerine çekildi ve hep orada kaldı. Bir başına direnmenin güçlüğünü göze alarak. Sinir bozucu bir entelektüel olarak hayranlık da uyandırmıştı elbette. Kurumları ve kurumsallığı, iktidarı ve geleneksel olanı reddederken politik olanla da ilgilendi ama. “Politik bir pratiğe hakikat değeri vermek için düşünceyi kullanmayın,” diye de yazıyordu.

Bu sonuncu sözü bir kez daha okuyalım: Politik pratik, herkesin içinde yaşadıktan sonra pekâlâ yok sayabileceği bir geçici olgu olarak, yalnızca kullanılabilir. Kullandığınızı biliyorsanız elbette sorun yok ama ona bir de düşünsel bir boyut kazandırmaya çalışıyorsanız, kendi ideolojinizi hayatın yerine geçiriyorsunuz demektir. Bir dogma peşindesiniz. Pek çabuk geçersizleşip yerini başka politik pratiklere bırakmak zorunda kalacağı için, onu vazgeçilmez bir mücadele biçimi olarak görmek, bildiğimiz örneklere bakınca, daha çok o pratiğe bağlananların çoğunluk üstündeki tahakkümü biçiminde sonuçlanmıştır. Foucault, kendisinden önce yazılmış tarihlerin dışına çıkıp toplumu bütün olarak görmek yerine, onu her zaman yaşayan sorunlara bölen bir tarih anlayışına sahip oldu. Ceza, hapishane, aşk, delilik gibi kavramlar, bir toplumu ne kadar açıklayabilir, bunları çözümlemeye çalıştı.

Dolayısıyla bütün sorunlara o güne dek getirilmiş çözümleri yok sayarak yenilerini önermeye çabaladı. Sonunda herhangi bir düşünce anlayışı içinde alınması olanaksız bir bütüncül düşünce –ve düşünme biçimi– kurmuş oldu.

Söylem içinde yaşamak


Foucault önceden yapılmış açıklamaları yok sayıp onları yeniden açıkladı. Böylece yaşadığımız (modern) toplumu hem modernist bir bakış açısı içinde çözümlemeye çalıştı hem de kendi modernist bakış açısının dışına kaçtı. İnsanı kendisi için var olmaya çağırırken topluma karşı yıkıcı oldu. Bu ikisini hem yadsıyıp hem savunmak, modern ya da postmodern ya da başka bir düşünme biçimi içinde olup katkısız bir özgün duruş içinde bulunmak demekti ki, Foucault’yu geçen yüzyılın en sıradışı düşünürlerinden birisi yapar bu. Foucault, söylemin egemen kurumlar ve iktidar elinde nasıl kullanıldığıyla ilgilendi, bir söylem içinde düşündü. Hem bu kurumlar tarafından oluşturulup topluma dayatılması, hem de bu arada ele geçirilmesi gereken bir iktidar olarak ortaya çıkışı, Foucault’nun söyleme yaklaşma biçimini de belirledi. Demek bir toplumun her alanında bir söylem ve söylem kavgası vardır. Onun delilik, cinsellik, hapishane vb. alanlardaki çalışması, bir söylem sorgulaması biçiminde yürür. Sonunda deli ve delilikle ilgili söylem, deliyi ve deliliği belirlemek anlamına da geliyor. Dolayısıyla nesnenin kendisinden bağımsız bir söylem oluşturmak, doğruyla yanlışı ayırt etme yetkisini de bir güç merkezinde topluyor.

Bir toplumda doğruyu toplumsal iktidarlar belirler. Dolayısıyla doğru, kendisine saygı duyulan, onaylanan, herkesçe kabul edilen bir olguya dönüşür. Peki o toplumun doğrusunu yanlış görenlerin yeri nedir? Kendilerine baskı uygulanan grubu, azınlığı, marjinali oluşturur onlar. Onların doğruları egemen söyleme dönüşmediği için aşağıda kalır. Söylemin sahibi özne olurken yanlışın sahibi nesne olarak kalmaya mahkûm edilir. Öte yandan, Foucault’ya göre doğrular da elimizde sürekli durmaz. İnsan bugün nasıl düşünebilecekse öyle düşünür ve onun içinde yaşadığı zamanın doğrularını sonra gelen zamanlar içindeki insanlar yanlışa dönüştürecektir. Bugün doğru sanılanlar gelecekte saçma olabilir. “İnsanlığın uzak ve yakın geçmişi, ölmüş büyük hakikatlerin engin mezarlığından başka bir şey değildir.”

Paul Veyne bunu, Marx’ın, insanlığın önüne ancak çözebileceği sorunları koyuğu biçimindeki ünlü sözüne gönderme yaparak vurguluyor. Dolayısıyla, “kölelik ve köleliği destekleyen bütün yasal ve zihinsel dispositif çöktüğünde, köleliğin ‘hakikati’ de çöker”. Geçmiş hakikatler bizim için tarihsel bir bilginin öğrenilmesi olarak anlamlıdır, bunun dışında anlamsız. Üstelik bir hakikat ya da yazınsal bir metin, zaman içinde sahibini kaybettikten sonra da yaşamayı sürdürüyor. O hakikat ya da metin iki etkene bağlı olarak değişir: biri zaman, öteki yorumcu. Bu iki etken, geçmişten gelen hakikatlerin ve metinlerin artık  bambaşka biçimde anlaşılmasına neden olur.  Suç ve Ceza romanıyla Dostoyevski’nin anlatmak istediğiyle bugünün nitelikli okurunun ondan anladığı arasında önemli bir uzaklık varsa, hangisi geçerlidir? 19. yüzyılda Dostoyevski’nin, bugün de bugünün okurununki diyebilir miyiz? “Foucault’nun temel yöntemi, metnin yazarının kendi döneminde söylemek istediği şeyi en doğru şekilde anlamaktır.” Bu arada bütün hakikatler ve metinler aynı olumlu yazgıyla yaşamayı sürdürür. Yoksa ölüp gitmiş, unutulmuş olurlar. Kendi yazdıklarını da zaman içinde yadsıyarak yeni düşüncelere ulaşmaya çalışan, elbette sıradışı bir düşünürle karşı karşıya kaldık. Paul Veyne, Foucault’nun kendisine, “Kendimi değiştirmek, geçmişte düşündüklerimin aynısını düşünmemek için yazıyorum,” dediğini aktarıyor. Bir düşünceyi ortaya attığında, onun unutulmaya, önemsizleşmeye de başladığını belirten, hiç kuşku yok ki kayda değer bir tutumu vardır Foucault’nun. Böyle davranmak, düşünce üretiminin de tetikleyicisidir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR