Frances Ha: Kavşaklar ve Kararlar
11 Eylül 2017 Kültür Sanat Sinema

Frances Ha: Kavşaklar ve Kararlar


Twitter'da Paylaş
0

Bu dil Fransız Yeni Dalgası’nı açıkça selamlıyor. Dış mekânı ihmal etmeyen kamera, küçük bütçe, sade çekim ve kullanılan müzikler, Truffaut sinemasını akla getiriyor.
Kardelen Ayhan
Frances Ha, 2012 tarihli siyah-beyaz, yönetmen Noah Baumbach’ın, başrol Greta Gerwig’le birlikte yazdığı sade bir görsel anlatı. Frances New York’ta, en yakın arkadaşı Sophie ile bir apartman dairesini paylaşıyor. Filme bu iki yakın arkadaşın günlük hayatlarından sahnelerle başlıyoruz: Park, ev, çamaşırhane. Kitap okurken, bir şeyler yudumlarken, küçük sohbetler ederken buluyoruz onları. Sophie, Random House’ta editör, Frances ise ilerlemeyi düşündüğü bir dans topluluğunda stajyer. Kendi benzetmelerine göre, “artık seks yapmayan lezbiyen bir çift gibi”ler. Birbirlerini üniversite yıllarından beri tanıyan bu çok yakın iki arkadaşın hayatları ayrı çizgiler izliyor, biz de onlarla birlikte seyrediyoruz: Olgunluk çağına küçük sarsıntılarla giren bu iki karakterin yaşam deneyimi üzerinden aşk, arkadaşlık, sevgi; hayal ve hedefler; arzu ve ihtiyaçlar yumuşak bir sinema diliyle aktarılıyor. Bu dil Fransız Yeni Dalgası’nı açıkça selamlıyor. Dış mekânı ihmal etmeyen kamera, küçük bütçe, sade çekim ve kullanılan müzikler, Truffaut sinemasını akla getiriyor. Öte yandan ışıltılı New York anlatısı Woody Allen’ı; kırılgan, yine de uçuk karakterler çizmesi bakımından da Jarmusch sinemasını anımsatıyor. Çeşit çeşit tatlar duyuyoruz film süresince: Baumbach bu üç büyük yönetmenin estetik anlayışından bir sentez elde etmiş gibi görünüyor. Frances kendine has, farklı bir karakter. Kıpır kıpır, uçucu, naif. Dışarıdaki dünyanın gerçekliğiyle tam bir kontrast içinde. Yine de “hayatını düzene sokmak” istediği bir dönemden geçiyor. Bu süreçte birincil problemler yakın arkadaşı Sophie’yle olan ilişkisinde kendini göstermeye başlıyor. Birkaç gün önce erkek arkadaşının yanına taşınmak yerine en iyi arkadaşıyla yaşamayı tercih eden Frances sevgilisinden bu olay üzerine ayrılıyor ve Sophie’den aldığı haberle ilk kırılmayı yaşıyor: Hep oturmak istediği semte, pek hazzedilmeyen bir başka arkadaşla taşınma kararı alıyor Sophie. Metroda geçen bu sahne anlamlı bir ayrıntıyı barındırıyor: Frances birden parmağına taktığı yüzükle ilgilenmeye başlayıp, “Başparmağıma yüzük takmıştım ama onu çıkaramıyorum,” diye söyleniyor. Arkadaşına duyduğu güçlü bağ parmağına takılıp kalmış yüzük imgesiyle somutlanıyor. Sophie’nin, “Elini yukarı doğru kaldır kan aşağı inecektir,” önerisinin ardından “parmağını kaldıran” Frances “kendini bir soru soracakmış gibi hissettiğini” söylüyor. Bu sahnenin önemi tam da bu histen kaynaklanıyor. Frances ilk kırılmayla birlikte arkadaşına duyduğu bağı yokluyor: Aklına sorular düşmesi kaçınılmaz; “itiraz” etmek ister gibi kalkıyor parmağı, belki “neden” diye sormak istiyor. Arkadaşından uzaklaşacak olmanın tedirginliğiyle bir anlaşmayı, bağı (elindeki yüzüğü) sorgudan geçiriyor. Bu ilk çatlak maddi sıkıntılar, başarısızlık, yalnızlık ile giderek genişliyor. Sophie’nin taşınması nedeniyle tek başına kirayı karşılayamayacak olan Frances devamlı adres değiştiriyor, yeni insanların hayatına girmeye başlıyor ve Sophie’yle aralarındaki boşluk giderek açılıyor. Bir ara ailesini ziyaret ediyor; orada küçük, eski, sorumluluktan uzak Frances olmanın tadını çıkarıyor. Daha iyi olma umuduyla birkaç günlüğüne gittiği Paris’te yalnızlığı iyice pekişiyor. Ekonomik çözüm arayışında, şehirden uzaktaki eski kolejine gittiğinde harcamalarını azaltarak, orada yaptığı işlerle küçük bir gelir de elde ediyor. Yine de Frances hayatını herkes gibi yaşayamayacak biri. Robert Bresson’ın şu sözünü doğruluyor her hareketi: “Sanatçı, bir şeyleri herkesin yaptığı şekilde yapamayan kişiye denir.” Bu bağlamda Bresson haklı olmalı, sanatçı kulağını dünyaya ayrı bir duyumsal beklentiyle yaslama eğiliminde. Frances kendini sağlama alacağı herhangi bir konumdan, kimlikten ve ilişkiden kasten uzak tutuyor. Bunu filmin ilk yarısından sonra vurucu, uzun bir replikle bizimle paylaşıyor: “Bir ilişkide ne istediğimi, neden bekâr olduğumu açıklayabilirim. Zor bir durum, biriyle birlikte olduğunda sen onları seversin ve onlar bunun farkındadır, onlar seni sever ve sen de bunun farkında olursun. Ama bu bir parti ve diğer insanlarla konuşursun, gülersin, ışık saçarsın, odayı araştırır, diğerlerinin gözlerini yakalarsın. Ama bu sahiplenici olman ya da kusursuz bir cinsellik yaşaman için değil, senin bu hayattaki kişiliğinle alakalı bir durumdur. Bu durum hem komik hem de üzücü ama bu hayat sona eriyor ve tam da orada, fark edilmeden, herkesin önünde duran gizemli bir dünya oluşuyor. Ama kimse bunu fark etmiyor. Yani dedikleri gibi etrafımızda başka bir boyut var ama bizde onları algılama yeteneği yok. Bir ilişkiye girmeme sebebim işte bu. Ya da hayata sanırım. Aşka…” Bu sözler öte yandan Sylvia Plath’in Sırça Fanus’ta bahsini ettiği “incir ağacı” benzetmesini anımsatıyor. Kitapta sözünü ettiği üzere, ağacın karşısında, kendini dalların çatallandığı noktada otururken görüyor ve incirlerden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremediğinden açlıktan ölüyor. Hepsini ayrı ayrı istiyor; birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demek. Orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarının dibine düşüyor. Frances, sokakta koşup dans ettiği sahnelerdeki gibi, uçsuz bucaksızlığa kendini bırakmış bir halde deneyimlemek istiyor yaşamı: Bu yüzden tamamlanmamış, yarım kalmış. “Öğretmen misin” diye sorulduğunda geveleyip “yardımcı asistan” olduğunu, iyi bir “garson” olduğu söylendiğinde sadece “içki koyduğunu” söylüyor. Bir akşam yemeğinde “neler yapıyorsun” gibi bir soruyla karşılaştığında “bunu yanıtlamak zor” diyor – yaptığı iş “karmaşık” diye değil, “onu pek yapmıyor oluşundan”. Erkek arkadaşından ayrıldığı sahnede dediği gibi “kendi söylediklerine bile inanmıyor.” Belirsizlik, konum edinememiş olmanın ağırlığı ne kadar bastırsa da herhangi bir şeyi kabul edip, o tanıma sığmak istemiyor. Yaptığı herhangi bir şeyle kendini olumlamaktan kaçınıyor. Ne var ki bir sahnede Frances, “Bazen yapman gerekeni zamanında yapmak güzeldir,” diyor. Belki de yıllarca ağaca bakıp meyvelerin bir bir çürüdüğünü izlemek istemediğinin ayrımına varıyor. Koca bir kavşakta, kararların eşiğinde. Farklı boyutların, katmanların farkında olsa bile emin olduğu şeyler var. [caption id="attachment_38542" align="aligncenter" width="800"] Noah Baumbach[/caption] Uzun süre kendini tanımlamaktan uzak duruyor ama geri planda ne yapmak istiyorsa onun izini sürüyor: Sonunda dansçı olmasa da koreografiler hazırlıyor; sevdiği arkadaşıyla her ne kadar farklı yol tutsalar da hep en çok onu sevdiğini, seveceğini biliyor. Bu bir bakıma yaşamın iki kutbuna aynı anda yapılmış bir yolculuk. Geçici olmak ve köklenmek, yaşamın iki yüzüne de mesafeyi eşit bırakmak. En yakın arkadaşı düzenli bir hayat çizerken (nişanlanmak, devamlı bir iş tutturmak gibi seçimler yapıyor Sophie) Frances’in bu debelenişi, tutkusunun peşinde adım adım ilerleyişi umut bırakan bir sona yaklaştırıyor bizi. Son sahnede bir dans performansı izliyoruz. Frances’i göremiyoruz sahnede, yalnızca koreografi ona ait; o geride alıyor konumunu. Yarattığı güzel şeyi, arkada durup memnun bakışlarla izliyor. Performans, modern dansın “release” tekniğini kullanıyor: Kendini bırakıp düşmen, bu düşüşten güç alarak yeniden toparlanman gerekiyor. Frances’in koreografide bu tekniği kullanmış olması manidar. Kendisi (birçok anlamda) sakar bir karakter; hem somut hem de sembolik anlamda düşüşler geçiriyor ama kuvvetli bir farkındalığı var, hep yeniden doğrulabiliyor. “Hata gibi görünen işleri seviyorum,” diyor hazırladığı bu dansla ilgili. Frances’in filmin sonunda elde ettiği şey aslında onun daima erişiminde olan türlü ihtimal ve imkandı, sadece neyi seçeceğini, nerede durup kalacağını hesapla(ya)mamıştı. Dansçı veya öğretmen Frances, iyi arkadaş veya garson Frances… Bu kısacık tanımlara sığabilir miydi? Sonunda kendi hayalini gerçekle uzlaştırmayı denedi: İşte arkadaşları, yeni evi, işi. Yine de bunlar elde edilmiş başarılardan ziyade bir oluşumun evreleri, “hata gibi görünen işler” ise aslında bir öğrenim süreciydi. Son sahnede bu anlam iyice pekişti: Frances Handley, yeni taşındığı evin posta kutusuna ismini sığdığı kadarıyla sıkıştırıverdi: Frances Ha.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR