Franny ve Zooey

Franny ve Zooey


Twitter'da Paylaş
0

Salinger’ın, iç dünyamızın çok önemli olduğuna dair yargısı, onu tuhaf bir biçimde, birçoğumuz için hissetmekten başka yapılacak hiçbir şeyin olmadığı Amerika’nın şarkısını söyleyen biri haline dönüştürüyor.

D. Salinger’ın yazarlığının ara dönemine girdiğimiz bu dönemde, onun sonradan yazmış olduğu nicelik olarak uzun öyküleri, birdenbire New Yorker dergisinin eski sayılarının arasından bulutlardan düşer gibi yeryüzüne inmeye ve sert kapaklar arasında hayat bulmaya başladı. Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar, Stories from the New Yorker-1960 derlemesinde yerini almıştı ve şimdi de Franny ve Zooey’nin kendilerine ait bir kitabı var. İlki orta uzunlukta, diğeriyse novella boyutunda olan bu iki öykü, hikâyenin geçtiği zaman olarak birbirini izler ve her ikisi de Franny’nin ruhsal bunalımlarını merkezine alır.

İlk öyküde Franny, Princeton’da yapılması muhtemel Yale maçını izlemek için, kızlara özel olan üniversitesinden kalkıp trenle bu şehre gelir. Sevgilisi Lane Coutell’le birlikte bir restorana gider ve oradayken Franny’nin, sadece keyifsiz değil aynı zamanda hasta olduğu da ortaya çıkar. Kendisini ifade etmeye çalıştığı sıralarda, sevgilisi inanılmaz derecede tiksindirici makalesiyle böbürlenmekte ve kurbağa bacağı yemektedir. Franny en sonunda bayılır ve onu son olarak müdürün odasına uzanmış, tavana bakarak dua ederken görürüz.

İkinci öyküdeyse Franny, East Seventies’deki geniş apartman dairesine dönmüştür. Mutsuz geçirdiği cumartesi gününden sonraki ilk pazartesi günüdür. Evde yalnızca Franny’nin annesi Bessie ve küçük erkek kardeşi Zooey vardır. Franny, oturma odasındaki kanepenin üstünde uyanık bir halde uzanmışken, o sırada annesi de Zooey’e, Franny ile ilgili endişelerini ve ona olan sevgisini bitmek tükenmek bilmeyen bir şekilde anlatmaktadır. Ardından Zooey, Franny ile yaptığı bundan daha uzun süren konuşmada ise, apartmanın tekinsiz atmosferinden, hayati öneme sahip teselli edici sözler bulmayı başarır. Franny tavana bakıp “sanki dünyada ne kadar bilgelik varsa iyi kötü, hepsi birdenbire kendisinin olmuş gibi” gülümser ve uykuya dalar. Joyce’tan sonra çok az yazar, tamamen içsel olan olaylar ve yalnızca konuşmadan ibaret olan eylemler üstüne bu kadar çok söz etme riskini alabilmiştir.

Şu da unutulmamalı ki, nihai edimlerin, katliamlara davetiye çıkarabileceği bir dünyada yaşıyoruz ve Salinger’ın, iç dünyamızın çok önemli olduğuna dair yargısı, onu tuhaf bir biçimde, birçoğumuz için hissetmekten başka yapılacak hiçbir şeyin olmadığı Amerika’nın şarkısını söyleyen biri haline dönüştürüyor. Bu içedönüklük, belki de tarihin getirdiği bir zorunluluktur; hem ulusal hem de kişisel alanda ince ayrıntıların, müphem jestlerin ve psikolojik savaşların yaşandığı bir çağdayız ve Salinger’ın, jestlere ve tonlamalara duyduğu yakın ilgi, onun, çağdaşları arasında benzersiz bir edebi figür haline gelmesini sağlıyor. Hemingway, harekete özgü sözcükleri ararken, Salinger, insan öznelliğine dönüşen şeylere ait sözcüklerin peşindedir. Salinger’ın amansız bir gösteriş, mizah duygusu, hastalıklı, iğneleyici ancak ısrarlı iyimserliğine gömülmüş kurmaca dünyası, günümüzün Amerikan yaşam biçimini ve ruhunu en iyi şekilde yansıtır. Ancak tehlikeli biçimde karmaşıklaşmanın ve durağanlaşmanın getirdiği bedeli de bir şekilde öder.

Bütünlüklü bir yapı oluşturma, Salinger’ın güçlü taraflarından biri değildir ve görünüşte birbirini tamamlayan bu iki öykü bile, bir kitabın farklı bölümleri gibi ayrıksı bir tınıdadır. Franny’deki Franny ile Zooey’deki Franny farklı kişilerdir. Kadın kahramanımız Franny, makul karşılanabilecek bir tiksinti halini yaşayan, oldukça güzel, üniversiteli bir kızdır. İnsanın doyumsuz egosunda barınan belli başlı bir çirkinliği ve üniversite ortamının anlamsızlığını keşfetmiş ve yeni yeni de hissetmeye başlamıştır. Üniversitedeki bir profesörün bahsettiği, The Way of a Pilgrim (Hacının Yolu) adlı dini kitap aracılığıyla bu durumdan kurtulmaya çalışmaktadır. Kitabı okulun kütüphanesinden alır. Yazdığı bir mektubun hamiş kısmında kısaca bahsettiği ailesinin, standart orta-üst sınıf seçkinlerine ait olduğu hissedilir. Ailenin soyadı hiçbir yerde Glass olarak geçmez ancak bazı bölümlerde –o da bir kez– “erkek kardeşleri” olduğundan bahsedilir. Sevgilisi, ahmak ve bencildir ancak tam anlamıyla itici birisi de değildir; fizikselliği oldukça can sıkıcı bir boyuta ulaşan aşkı aracılığıyla Franny’nin “içine ulaşmak” için beceriksizce hamleler yapar. Nihayetinde sonlara doğru, belki de dikkatsizlikten, kızın hamile olduğuna dair bir ipucu ortaya atılır.

Diğer yandan Zooey öyküsündeki Franny ise, radyoda yayımlanan “Akıllı Bir Çocuk” adlı çocuk yarışma programında hepsi sırasıyla müthiş başarılara imza atan, tanınmış yedi Glass kardeşin en küçüğü Franny Glass adında bir kızdır. Birbirlerine taban tabana zıt İrlanda ve Yahudi bileşiminden oluşan ebeveynleri, zamanının vodvil oyuncularıdır. Franny, doğumundan itibaren iki büyük ağbisi Seymour ve Buddy tarafından Doğu’nun dini bilgeliğiyle yoğrulmuştur. Hacının Yolu, üniversitede yeni karşılaşılan bir kitap olmaktan ziyade bu öyküde, yıllardır durduğu yerde, yani Seymour’ın masasının üzerindedir. Budizmin ve neo-ortodoksinin (bunalım teolojisi)  konuşulduğu bir evde yetişen bir kızın, kendi bunalımını nasıl olur da bu kadar erteleyebildiği ve nihayet bunalıma girdiğinde de nasıl bu kadar korumasız kaldığını merak edebilirsiniz. Her ne olursa olsun, kızın hamile olduğu konusunda şüphe yoktur ve bu durum, Glass ailesinin muazzam ruhaniliğinin bir ihlali olarak görünür. Franny’nin ilk evreninde, yaptığı tüm hatalara rağmen en azından hatırı sayılır biri olarak görünen Lane Coutell, ikinci öyküde Glass ailesinin bir ferdi olamayacak kadar kaba ve milyonlarca aptal insandan birisi konumundadır.

Salinger onlar hakkında ne kadar çok yazarsa, bu yedi Glass kardeş de, kişisel güzellik ve zekânın inanılması güç görkemi içinde, birbirlerinden ayırt edilemeyecek hale gelene değin erir. Franny nihayetinde şu şekilde betimlenir: “Cildi nefisti Franny’nin ve yüz hatları da narin ve son derece kişilikliydi. Gözleri neredeyse Zooey’inkiler kadar şaşırtıcı bir lacivert tonundaydı, ama onunkiler, bir kızkardeşin gözlerinin olması gerektiği gibi şüphesiz…” Zooey konusunda ise onun, “sahici bir ilgiyle okumuş ve hatta dinlemiş olduğu hemen her şeyi, ânında ve genellikle kelimesi kelimesine aktarabilme yolundaki inanılmaz yeteneği olduğu konusunda bilgilendiriliriz. Böyle bir cümlenin yazılma sebebi, elbette hayali insanları ayrıntılı olarak öne çıkarmaktansa, okuyucunun zihnine, makul bir kıskançlığın eşlik ettiği kör bir tapınma duygusu işlemektir. Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar kitabında (Glass külliyatının en iyisi: gizemli bir berraklığa sahip büyüleyici bir sonla bütünleşen sihirli ve muazzam bir destan) Seymour, duyarlılığı, “bir şeye, Tanrı’nın gösterdiğinden daha fazla hassasiyet göstermek” olarak tanımlar.

Bu da bana, meselenin özünü işaret ediyor: Salinger, Glass ailesini, Tanrı’nın onları sevdiğinden daha çok seviyor. Onları hem de bambaşka bir şekilde seviyor. Bu ailenin yaratılmasıyla, kendisi için bir inziva yeri de ortaya çıkmış oluyor. Aileyi, sanatsal ölçüyü göz ardı etme pahasına seviyor. Örneğin Zooey öyküsü aşırı uzundur; çok fazla sigara, çok fazla lanetolası vardır ve pek de hak etmeyen şeyler için çok fazla kakofoni yapılır. Yazar, yaratmış olduğu kahramanlarının peşinde dolanmaktan, sırtlarını şefkatle okşamaktan ve onları hınzırca alkışlamaktan asla vazgeçmez. Üzerine sevginin bina edilmesi gereken inisiyatif dugusunu okuyucunun elinden alır. Net bir şekilde Glass-öncesine ait olan Franny öyküsünde bile yazar, donuk bir gözlemciden ziyade, zavallı Lane Coutell’in patavatsızlıklarının her ayrıntısından kindarca zevk alan röntgenci bir âşık gibidir. Hatta, öyküde ikinci bir erkeğin yer aldığı duygusu o denli kuvvetlidir ki, yazarın, restorandaki kadınlar tuvaletine Franny ile birlikte gitmesi sosyal bir şaşkınlığı da beraberinde getirir. Yine de Franny, bizim bildiğimiz bir dünyada geçerken, Zooey ise, cansiperane bir şekilde canlandırılmış olan ayrıntıların yalnızca gerekli bir gerçekdışılığı vurguladığı bir düş dünyasında geçer. Zooey, Franny’ye, “Evet efendim, ülserim var Tanrı aşkına. Burası Kaliyuga dostum, dünyanın sonu,” dediğinde, buradaki inançsızlık “Kaliyuga”da olduğu kadar “dostum” sözcüğünde de sezilir ve açıklayıcı görünen “dünyanın sonu”2 ibaresi de, kalemin artık bir öğretmenin eline geçtiği yönündeki şüphemizi perçinler. Glass ailesi öykülerinin bunalımlı seyrinin, bariz olanın ateşli bir yorumu olarak belirmesi bir yana, televizyon metinleri de genel olarak zayıftır ve oradaki adamların tümü de dâhi değildir.

Kuşku yok ki Glass ailesinin dünyayı kötülemekteki salt amacı, onu önce küçümsemek ve nihayetinde de affetmektir. Ancak kötülemedeki hırçın ton, küçümsemedeki nezaketin etkisini zayıflatır. Burada kullanılan sözler belki oldukça köşelidir; belki de Salinger’ın, bir insanın dile getirebileceği itirazların birçoğunun çok önceden dile getirildiği düzyazısındaki o cömert özbilinç tarafından yazılmak için sertleştirilmiştir. Kitabın ön kapağında yazar, “… şöyle bir tehlike de var: Er ya da geç, kendi yöntemlerimin, tarzımın ve mizacımın içinde batağa saplanacağımı ya da belki tümden silineceğimi sanıyorum. Büyük resme bakarsak, yine de çok umutluyum,” itirafını yapar. Umutlu olduğunu bilmekten memnun olduğumu söylemek istiyorum. Ben de kendi adıma bir itiraf yaparsam, Salinger’ın yapıtının, bir sırrın açığa çıkması olarak görenlerden biriyim. Daha da çok sırrın ortaya çıkmasını bekliyorum. Yazarın tasarladığı haliyle Glass destanı, potansiyel olarak olağanüstü bir kurmaca değeri taşımaktadır. Yazarın, çıktığı yönle ilgili olarak koymuş olduğu tüm ipoteklerin, doğru bir şekilde yoğrulmuş hassas bir tonda kaldırıldığı anda, öykünün, gerçekten bir yönü olup olmadığı ve okuyucu tatminini dışlıyor olmak ile bir kişinin takıntıları üzerinden aşırıya kaçma riskini gönüllü olarak alıyor olmanın, bir sanatçıyı bir şovmenden ayıran ve hepimiz adına onu bir maceracı haline getiren şey olup olmadığı yoruma açıktır.3

İngilizceden çeviren: Ali Ünal

1 Protestan mezbehinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yaklaşım. 19. yüzyılın liberal ve bireysel teoloji anlayışına karşı doğmuş ve Reform’un öğretilerine yeni bir yorum getirmiştir. Öncüsü teolog Karl Barth’tır. (ç.n.) 2 J.D. Salinger, kitabın bu bölümünde “The Iron Age” ibaresini kullanıyor. Hint felsefesinde, evrenin yenilenip yok olduğu, birbirini takip eden bir döngü vardır ve bu döngü, dört çağdan oluşur. Her birine Yuga denilen bu dört çağ sırasıyla; Satya (Altın), Treta (Gümüş), Dwapara (Bronz) ve Kali (Demir) çağıdır. Kaliyuga (Kali Çağı), bu dört devrin sonuncusudur. (ç.n.) 3 Kitaptan birebir yapılan alıntılar, Yapı Kredi Yayınları’nın 1993 baskısındaki Ömer Madra çevirisi esas alınarak çevril-miştir. (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR