Fuat Sevimay: "Çevirmenliğime okurların karar vermesi gerekiyordu."
15 Kasım 2018 Söyleşi

Fuat Sevimay: "Çevirmenliğime okurların karar vermesi gerekiyordu."


Twitter'da Paylaş
1

Joyce’un İngilizce diyemeyeceğimiz, bütün dünyada Joyce'ca olarak İngilizcede yarattığını belki birazcık Türkçede yaratmaya çalıştım.

F. Eylül Er

Uzun zamandır öyküleri, romanları ve tabii ki çevirileriyle edebiyatseverlerin gündeminde olan Fuat Sevimay’la Erdem Yayınları’ndan çıkan son çevirisi İngiliz Öyküler Antolojisi vesilesiyle söyleştik. Tabii vesilemiz çeviri bir kitap derlemesi olunca sohbetin ana konusu çeviri ve çevirmenlik etrafında dönmesi gayet doğal. Özellikle çevirmenlik yapmayı düşünen gençlerin ve elbette dil üzerine düşünen edebiyatseverlerin ilgiyle okuyacağı bir röportaj çıktığına inanıyoruz.

F. Eylül Er: İnsan çevirmen olmaya nasıl karar verir, siz nasıl karar verdiniz?

Fuat Sevimay: Genelde çeviri bilim okuyan arkadaşların başlangıç motivasyonu bazen dile meydan okumak, bazen meslek sahibi olmak gibi bir hikâyedir. Böyle güzel bir girizgâh yapmak isterdim ama samimiyetle söyleyeyim benim hikâyem pek öyle değil. Kendi metinlerimi yazmaya başlamıştım, romanlar öyküler çıktıktan sonra (edebiyattan para kazanılmaz hikâyesi vardır hani) belki çeviriden para kazanılır, bir de onu deneyeyim, dedim. Çeviriye İtalyancadan başlamak istedim çünkü İtalyancam İngilizceme göre daha gerideydi. İlk çevirdiğim metin çok tatlı, dili bana yakın bir yazardı Pirandello. Hikâye güzel başlayınca arkasından James Joyce'lar ve dile meydan okuma aşaması geldi. Ama başlangıcını sorarsanız dediğim gibi niyetim biraz para kazanmak, biraz da dili geliştirmekti.

FEE: Zaten bu soru Finnegan Uyanması’nı çevirdiğinizi öğrendiğimde aklıma düştü. İsterseniz buradan biraz daha devam edelim.

FS: Çevirmenliğime okurların karar vermesi gerekiyordu. Onlar da zannediyorum, “Güzel çeviriyorsun sen, çevir,” dedi. Bir şekilde çevirmenlik etiketi üstüme yapışınca, üç-dört metinden sonra Joyce metinleri girdi araya. Bilenler vardır, bildiğimiz edebiyatın çok üstünde, çok dışında, altmış-yetmiş farklı dilin harmanlandığı ve okuyanın kendi fonetik algısına göre farklı anlamlar çıkarabileceği Finnegan Uyanması, James Joyce’un yetmiş beş yıl önce yazdığı ama dünya edebiyatında (tarafımdan Türkçeye çevrilmeden önce) ancak altı dile çevrilebilmiş metni. Aslında bu hikâye de çeviri niyetiyle başlamadı. Çevirmen hastalığıdır; bir şeyi ana dilinden okumaya başladığınızda, şu cümle şöyle olur mu, bu kelime uygun mu diye kafada dönmeye başlar. Ben de James Joyce’u çok sevdiğim ve birkaç metnini çevirdikten sonra neymiş bu Finnegans Wake, sorusuyla metni zorlamaya başladım. Bir, iki sayfa çevireyim, derken birtakım kaynak kitaplara ulaştım. Baktım çok da keyifli gidiyor. Uğraşmak istedim. Ne olacağını hiç bilmiyordum belki ilerlemeyecek, yarım kalacaktı. Arkası çok tatlı geldi. Joyce’un İngilizce diyemeyeceğimiz, bütün dünyada Joyceca olarak İngilizcede yarattığını belki birazcık Türkçede yaratmaya çalıştım. İşte kelime ekleri, çift anlamlar, fonetik bütünlük, motiflerin bütünlüğü gibi bir takım şeylerle dediğiniz gibi tam da bir meydan okumaydı. O metinle uğraştığım için çok mutluyum. Bitmesine yakın beni tanıyan insanlar, ailem şunu diyordu; üç yıl sürdü ama bitiyor, ne güzel. Ben de “Bitiyor ne yapacağım, hayatımda bundan tatlı daha ne olabilir,” diye tam bir gün ağladım.

Böyle kantarın topuzunu kaçıran çevirilere, “Londra sokaklarındaki, Missisipi’nin kenarlarındaki adam Kırşehirli olmuş” deriz. Bu hataya da düşmemek, kültür dengesini koruyabilmek için ince bir ayar lazım.

FEE: İnsanın bir başka dilden çeviri yapabilmesi için kendi kültürüne de çok hakim olması lâzım. Çevirilerde klişe kalıpların dışında, kültürümüze ait kelimelerle karşılaştığımda çok mutlu oluyorum.

FS: Çok klasik cümledir; çeviri sadece bir dilden bir şeyi diğer tarafa aktarmak değil kültürlerin birbirine aktarımıdır. Bir dili kelime kelime aktarmak sözlük işidir. Çevirmen sözlüğün yaptığından bir hayli fazlasını yapar, bunu yapabilmesi için de hem kaynak kültürü; İngilizcenin kültürünü diyelim, dilin dışında çok iyi bilmesi gerekir. Öte yandan metni Türkçe okuruna okutacağı için mutlaka kendi kültürünü de çok iyi bilmesi ve aktarımda bir boşluğa düşmemesi gerekir. Benim çok sık kullandığım, tavsiye niteliğinde yazdığım Çevirebilirsin kitabında da andığım bir örnek vardır. Meselâ İngilizcede “Tomorrow night I will go to sinema” derler, birebir çevirdiğinde “Yarın gece sinemaya gideceğim” anlamındadır. İyi çevirmen oradaki ‘night’ın bizim kültürümüzde akşam olduğunu bilir. Çevirmen olarak sözlük ve sözcük bakımından hata yapmaksızın bunu “Yarın gece sinemaya gideceğim.” diye çevirirsem kültürüme yabancı düşerim. Öteki taraftaki durumu ıskalarsam bu sefer de o dilin kültürüne yabancı düşerim. Bu dengeyi kurabilmesi ve çevirmenin “Yarın akşam sinemaya gideceğim” diyebilmesi lazım. Veya çok tartışılan bir şeydir, biraz da görecelidir; her çevirmen böyle düşünmek zorunda değil. Müslüman kültüre sahip bir ülke olmaktan kaynaklanan bir takım nüanslar vardır. Allah mı diyelim, Tanrı mı diyelim: Bir İngiliz’in, bir Fransız’ın belki Allah demesi çok doğru olmayabilir. (Tamamen cümleye bağlı, yeri geldiğinde kullanılabilir de.) fakat ısrarla şunu savunurum; dini terminolojinin ötesinde tamamen dile yerleşmiş birtakım kelimeler vardır. Mesela bir karakter “vallahi” diyerek Müslüman olmaz, tamamen kendisini ifade eder. Tabii ki çevirdiğiniz çok büyük bir yazar ve yarattığı coğrafyayı bozmayarak ama bu tarafta da metni bu dilde birisinin okuyacağını unutmadan kültürün neyi taşıyabileceğini, düşünmesi gerekir.

Yanlış anlaşılmaması için bir noktaya daha dikkat çekmek lâzım; çevirmen öyle çevirir ki karakter Adana’dan yola çıkmış, Kayseri’ye gidiyormuş gibi olur. Böyle kantarın topuzunu kaçıran çevirilere “Londra sokaklarındaki, Missisipi’nin kenarlarındaki adam Kırşehirli olmuş” deriz. Bu hataya da düşmemek, kültür dengesini koruyabilmek için ince bir ayar lâzım.

FEE: Öykü ve roman sahibi olmanız da mutlaka çevirilerinize yansıyordur.

FS: Söyleşilerde okurlardan aldığım bir takım sorular ya da duyduğum yorumlardan anladığım kadarıyla yazarlığın çevirmenlikle ilişkisinde, “Bak ne güzel James Joyce’la, Oscar Wilde’la uğraşıyorsun, onların beyninde dolaşma şansı senin yazarlığını da besliyordur, bu harika bir şey” düşüncesinden gelen genel bir ezber var. Ben de ısrarla tam tersinin gerçekleştiğini savunurum. Bu ikili tecrübeyi yaşayan Tomris Uyar, Sabahattin Eyüboğlu gibi çok değerli isimlerin yaptığı işlerde, direkt yazarlıktan gelen dili lezzetli kılma, farklı kalıpları kullanma, farklı bir atmosfer yaratma çabasını çeviriye de yansıtabildiklerini hissediyorum. Kendi tecrübemde de yazarlığın çeviriyi daha çok beslediğini, bir kalıptan çıkarıp (çünkü bazen çevirmen sık sık karşılıkları buldum, işimi halletim yanılgısına düşebilir) ötesini düşündürttüğünü, biraz daha lezzetli, biraz daha alternatifli, biraz daha tatlı bir metin yaratmaya çalışmak gibi bir yola sevk ettiğini düşünüyorum.

FEE: Çeviri yaparken özellikle dikkat ettiğiniz detaylar neler?

FS: Çeviride özellikle dikkat ettiğim (bence birçok iyi çevirmenin de dikkat ettiği) birkaç aşama vardır; kaba çeviri, tekrar toparlanma, editörle okuma, son okuma vs... Bence bir çevirmenin her zaman en fazla özen göstermesi gereken ve metni çok çok yukarıya taşıyan aşama son okumadır. Her zaman şunu düşünürüm: “Evet, orada dev bir yazarla dünya çapında çok önemli bir eserle uğraştın. James Joyce’tan bahsediyoruz, asla başka türlü yorumlayamazsın fakat onu kaba çeviri olarak diline aktardın. Şimdi sanki Joyce Türkçeyle doğmuş bir yazar, nereden düşünürdü, bu cümleleri nasıl kurardı, sorusunu düşün. Evet böyle akardı” diyorsanız tamam. Ama bazı cümlelere geldiğinizde, “Yok, bu Türkçede bir hastalık var, bir daha bakayım.” diyorsanız gerçekten kaynak metinde bir hata olduğunu görüyorsunuz.  Son okuma aşamasına bu şekilde yaklaşmanın çok faydalı olduğuna inanıyorum.

FEE: Çevirmen etiği nedir?

FS: İki türlü de cevap vermeye çalışayım; orada dev bir yazar olduğunu, ona bağlı olduğunuzu unutmadan metni yeniden yazmaktır. Tabii ki biz Türkçe olarak metni yeniden üretiyoruz. Ama mesela kendi romanımı kaleme alırken içinde yaşadığım özgürlüğe sahip değilim. Bu sınırlar içinde metni yeniden üretiyoruz. Yazar ne yazdıysa çevirmenin birinci vazifesi o duyguyu aynı güçle yakalayıp metne gerektiği yerde katkıda bulunabilmek; Türkçeye de aynı güçte aktarmaktır. Müdahil olmakla katkıda bulunmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Metnin duygusuna, özüne müdahale özgürlüğü hiçbir şekilde yoktur. 

FEE: Dil evreni nedir; o kadar çabuk kurulabilecek ve herkese de nasip olabilecek bir şey gibi gelmiyor. Nedir ne değildir, nasıl kurulur?

FS: Yazarlık tarafında da çevirmenlik tarafında da kullanabileceğimiz fakat biraz yüksek bir terim. Şöyle söyleyeyim; edebiyatla biraz hemhal insanlarsak “Yaşar Kemal’in dil evreni” dediğimizde hemen kafamızda kelimeleri, betimlemeleri, yarattığı atmosfer uyanır ve bir yere oturur. Fakat çok sıra dışı bir isim değilse yirmi dört yaşında bir arkadaş, çok güzel metin çıkartabilir ama henüz dil evrenine ulaşmamıştır. Dil evreni çok deneyimle çok fazla metinle haşır neşir olmakla ve yol almakla alakalı bir şey. O nedenle biz Dostoyevski’nin dilinin neden Tolstoy’dan farklı olduğunu gene bu terim üzerinden anlayabiliriz. Ama yine söyleyeyim henüz işin başında olan bir yazarın, hatta bence bir çevirmenin de dil evreni oluşturması biraz daha zamana ihtiyaç duyar ve her işte olduğu gibi çok çalışmayı gerektirir.

FEE: İngiliz Öykü Antolojisi'ni derleyip çevirdiniz. Yazarlara ve öykülerine nasıl karar verdiniz?

FS: Genelde Fransız edebiyatından bir derleme deyince Fransa’dan bahsediyoruzdur. İngilizce çok daha yaygın bir dil olduğu için bu anlamda çok şanslıyız. Avustralya’dan Amerika’ya, İngiltere’den İrlanda’ya, güney Afrika’ya hatta Hindistan’a pek çok dilden yazarlar vardır ve çok değerli metinler ortaya koymuşlardır. Bu anlamda İngilizce, derlemeyi yapan kişi açısından çok avantajlı bir o kadar da sorumluluk yükleyen bir dil. İngiltere’ye odaklanırsanız sekiz-on yazar değil yüz on yazar da çıkartabilirsiniz. Onun yerine işin coğrafi dağılım kısmına biraz daha dikkat ettim; İngilizcenin tüm dünyada farklı kültürlerdeki kullanım şeklini de yansıtma derdiyle Amerikalı Mark Twain de olsun, İrlandalı James Joyce da olsun, İngilizler de; Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye göç etmiş Mansfield da olsun ve bütün bu kültürlerin tadı bir şekilde mümkün mertebe okura geçsin istedim. Sonrasında öykü seçimi biraz daha kolay ve rahattı. Hatta belki bu sırada kişisel tercihler devreye girmiş olabilir. Ama temel hareket noktam coğrafyanın bütün dünyayı kapsamasıydı.

Derlemeyi yapmadan önce James Joyce, Virginia Woolf, Oscar Wilde ve Melville’in metinlerini biliyordum. Fakat isimleri belirledikten sonra öykü kitaplarını tekrar, baştan aşağı okuma ihtiyacı hissettim. Biraz tematik bütünlüğe varacak, biraz da yazarları temsil edecek metinler seçmeye çalıştım. Belki Virginia Woolf’tan örnek vermek lazım; feminist damardan, kadın haklarından gelen bir kimliği vardır ya (Bu da ayrı bir tartışma konusudur ama sonuçta dünyanın kabul ettiği bir profili vardır.) biraz bunu yansıtması gerekiyordu. James Joyce metninin de İrlanda’nın o sömürge ve sıkışmış -Kız Kardeşler hikâyesi gibi- bir türlü bir şey yapamama hâlini temsil eden bir öykü olması gerekiyordu.

Demin son okumadan bahsettim ya, bunda hiçbir çapak olmamalı, tekrar tekrar o son okumayı yapayım ve elimden geldiğince muhteşem bir çeviri oldurtmaya çalışayım, istedim. Çünkü derlemedeki isimlerden görece daha erken –çoğundan elli altmış yetmiş yıl önce– 1850’lerin ortalarında metinlerini kaleme almış bir yazardan, Poe’dan bahsediyoruz.

FEE: Hem teknik, hem de içerik olarak en zorlayan metin hangisiydi?

FS: Bir ayrıcalık sunmadan aramızdaki bağı artık neredeyse baba oğul ilişkisine vardırdığımız James Joyce’u da işin içine katarak; hepsi çok sevdiğim yazarla. Ketrin Mansfield’ın "Bahçe Partisi" öyküsüne bayılırım ve Türkçede de çok değerli çevirileri var ama tekrar çevirmekten çok keyfi aldım. Teknik anlamda zorlanmak değil belki ama mutlaka bunun hakkını vermeliyim, dediğim diğerlerinden biraz sıyrılan bir öykü vardı: Yazarın temsil ettiği kimlik ve çok çok sevmemden dolayı Poe’nun "Kuyu ve Sarkaç"ına kıyak geçmiş olabilirim. Demin son okumadan bahsettim ya, bunda hiçbir çapak olmamalı, tekrar tekrar o son okumayı yapayım ve elimden geldiğince muhteşem bir çeviri oldurtmaya çalışayım, istedim. Çünkü derlemedeki isimlerden görece daha erken –çoğundan elli altmış yetmiş yıl önce– 1850’lerin ortalarında metinlerini kaleme almış bir yazardan, Poe’dan bahsediyoruz. Belki de gene hem bu derlemedeki hem de genel olarak İngiliz edebiyatındaki öyküler içerisinde halen tınısı çok çok çağdaş olan, o korku atmosferini, o bunalmışlığı asırlar boyunca bize hissettirebilecek metinlerden bahsediyoruz. "Kuyu ve Sarkaç" da böyle. O yüzden "Kuyu ve Sarkaç"ta hapishanede engizisyonu bekleyen mahkûmun içinde  ve dışında çektiği acıları aktarabilecek kelimeler seçmeye çalıştım.

FEE: Gerçi bir önceki soruda cevapladınız kısmen ama yine de sorayım: En beğendiğiniz ve en etkilendiğiniz hikâye?

FS: Bahsettik evet. Ama Katherine Mansfield benim için çok çok özel bir isim. Edebiyat sohbetlerinde iyi okur-yazar arkadaşlarla konuşurken Woolfcular vardır, evet Virginia Woolf çok değerli bir yazar. Düşünülmüş bir şey söylüyorum; Woolf meselâ Katherine Mansfield’den çok çok etkilenmiştir. Hatta İngiltere çevresinde sağladığı iktidarıyla, “Ya sen de şurada dur,” dediği bir yazar ve aslında Mansfield öykülerinin izini Woolf öykülerinde çokça hissedebiliriz. İntihalden bahsetmiyorum tabii ama çok çok esinlenmiş. Bu anlamda Mansfield bütün dünyanın bildiği ve çok takdir ettiği bir isim ama bana göre Woolf’tan yedi adım öndedir. "Bahçe Partisi"ndeki o, “Biz burada çok şaşaalı ve çok keyifli bir partiye hazırlanıyoruz. Ne güzel herkes fırfırlı elbiselerini giydi, yemekler, şölen her şey harika” iken az aşağıda vadinin dibindeki ölüm yaşanan ev ile yarattığı çatışma hissi olağanüstüdür. İnsanın içini acıtır. Ajitasyonla melodramla değil çok sağlam bir tokatla yapar bunu. Ben bunu Mansfield’ın göçmenliğinden gelen, belki değil mutlaka kendi hayatında yaşadığı ağır zorluklara bağlıyorum. İlla birini seçeceksem Mansfield’ı bir adım yukarı çekerim.

***

Fuat Sevimay 1972’de doğdu. Erenköy ve Üsküdar’da yaşadı. Kadıköy Anadolu Lisesinde okuldan kaçmayı ve hayatta da bazen kaçmak gerektiğini, Marmara İngilizce İşletme Bölümünde dostluğu, arkadaşlığı ve paranın “beş para etmez” olduğunu öğrendi. Evli, iki çocuk babası. En sevdiği meşgale Elif’le Emir’e babalık etmek. • İstanbul Mimarlar Odası, Maden Mühendisleri Odası, Ümit Kaftancıoğlu  (iki kez), Yenimahalle Belediyesi, Foça Belediyesi, Ölüdeniz Belediyesi tarafından ödüllendirilen ve dergilerde yayımlanan öyküleri, 2013 yılında Ara Nağme kitabında derlendi. Bu eser, 2014 Orhan Kemal Öykü Ödülü aldı. Ankara Mimarlar Odası tarafından, Kent Öyküleri Yarışması’nda birincilikle ödüllendirilen Haydar Paşa’nın Evi çocuk kitabı yine 2013’te yayımlandı. Henüz yayımlanmayan Kapalıçarşı adlı romanı 2015 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödüle değer görüldü. Yazar, Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından, 2015 yılında Kristal Martı ödülüne değer görüldü. 2011’de yayımlanan Aynalı ve 2013’te yayımlanan AnarŞık adında iki romanı, İngilizceden James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyancadan Luigi Pirandello ve Italo Svevo çevirileri var. AnarŞık oyunlaştırıldı ve Ocak 2015’ten beri sahneleniyor. Literature Ireland ve Trinity College’in desteği ve kazandığı burs çerçevesinde Dublin’de, James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve bu eser 2016 yılında Finnegan Uyanması adıyla yayımlanıp 2018 yılında “İKSV Talat Sait Halman Çeviri” ve “Dünya Gazetesi Yılın Çevirisi Ödülü”nü kazandı. Muhtelif mekânlarda Türk edebiyatı üzerine dersler veriyor.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


DİLEK KARAASLAN
İyi bir çevirmen, insana okumayı sevdirir, aksi ise okuduklarını kendi dilinden yazanlarla sınırlar, diye düşünüyorum.
9:13 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR