Fulya Kılınçarslan: "İnsanın kendi varlığını idrak etmeden varlığı açıklamaya çalışması çok tuhaf…"
31 Mayıs 2019 Söyleşi Edebiyat Roman

Fulya Kılınçarslan: "İnsanın kendi varlığını idrak etmeden varlığı açıklamaya çalışması çok tuhaf…"


Twitter'da Paylaş
0

Her şey ansızın gözümün önüne gelen bir görüntüyle başlıyor. Âdeta bir kehanet. Mesela bu romanı başlatan görüntü bir dağdı – Lam Dağı.

Fulya Kılınçarslan öyküler yazıp yayımlamaya başladıktan bir süre sonra Sedir Ağacı ve Kuzgun'u yazmaya başladı. Yazdı, sildi, yeniden yazdı ve uzun bir çalışmanın sonunda romanını Paris Yayınları yayımladı. Sedir Ağacı ve Kuzgun, belki de bu yılın en ilgi çekici romanlarından biri olacak. Yoğun emek ürünü, alışılmışın dışında bir kurgusu ve hikâyesi olan, okurun da çabasını gerektiren bir roman. Fulya Kılınçarslan ile romanından çıkıp yazarlık serüvenini ve edebiyatın bazı sorunlarını konuştuk.

Semih Gümüş: Uzun zamandır yazıyorsun, sanırım öyküyle başladın ve sonunda romanın Sedir Ağacı ve Kuzgun yayımlandı. Bu sürecin zorlukları nelerdi?

Fulya Kılınçarslan: İçinde yaşadığımız sistem başlı başına bir zorluk. En basitinden yazmak için vakit gerekli. Gece insanı değilim. Dolayısıyla yapmak istediklerimi gerçekleştirebilmek için gündüzlere ihtiyacım var. Ama sistem gündüz saatlerini kendisine istiyor. Bir yandan düzenli çalışma saatleri olan bir mesleği devam ettirmek, öte yandan kendinize yazmak için vakit yaratabilmek gerçekten çok zor. Bahaneler üretip kenara çekilmekse çok kolay. O noktada tercih yapıyorsunuz. Beklemek bir tercih mesela. Bir şeyler olsun ve vaktinizin tamamı size kalsın. Peki ne olacak, ne olmasını bekleyeceksiniz? Dünya üzerinde insana bağımlı olan hiçbir şey kendiliğinden olup bitmiyor. Yaşamsa bizi mutlu eden şeyleri dışarıda tutmak için fazlasıyla uzun. Ya kolaya meyledip ömrünüzü ertelersiniz ya da harekete geçersiniz. Bir şeylerden feragat etmek gerekiyor. Mesela televizyondan, dizilerden, filmlerden, sosyal medyada harcanan saatlerden. Ve bulabildiğiniz her fırsatı değerlendirmek. Metroda yazdım, otobüste, havalimanlarında, otel odalarında… Akla gelebilecek her yerde.

Kolay okunan bir roman değil çünkü hepimizin gerçekliğine ikna olduğu sayısız illüzyonun farkına varmak kolay değil.

SG: Ve hacimli sayılabilecek bir ilk roman. Sedir Ağacı ve Kuzgun kolay okunan bir roman da değil. Bazen okurlar sorar: Yazar okuru niçin zorluyor? Ne diyorsun buna?

FK: Romanın içinde sürekli bir hareket var. Bir şeyler oluyor ve siz olup bitenlerin gerçekliğine inanmışken hakikat başka biçimlerde karşınıza çıkıyor. İlk bölümlerde yer alan, Herat’ın yazdığı mektup aslında okura onu neyin beklediğini anlatıyor. İnanmayın, diyor Herat, size söylenenlere, size gerçekmiş gibi gösterilenlere inanmayın. Böylesi bir çağrıya kulak vermemek mümkün mü? Şu bir gerçek, düşmanlar olmasaydı devletler olmazdı. İsmi sadece efsanelerde geçen ve halkının ölümsüz olduğu rivayet edilen Farvardin’in, Farvardin’den gelen Kayıplar tarafından işgal edildiğine inandırılan bir halk var karşımızda. Öyle bir halk ki, güçlü devletlerin Farvardin’i kurtaracağına ve bu ölümsüz ırkı refaha kavuşturacağına inanmış. Masal değil, senaryo hiç değil. Hepimizin aşina olduğu bir gerçek bu. Farvardin yerine Afganistan diyebilirsiniz. Veya Irak,veya Suriye veya Myanmar veya Sudan… Dünyanın neresinde yaşadığınız, meseleye hangi açıdan baktığınız fark etmez, devletleri ayakta tutan en önemli unsur hayali düşmanların varlığı. Sınırlar böyle korunuyor, devletler varlığını böyle sürdürüyor.

Kolay okunan bir roman değil çünkü hepimizin gerçekliğine ikna olduğu sayısız illüzyonun farkına varmak kolay değil.

fulya kılınçarslan

SG: Romanının değişik bir anlatım biçimi var. Masalsı bir anlatımla başlıyor, bir eski zaman hikâyesi gibi, sonra çok kişili bir roman okumaya başlıyoruz, günümüzün gerçekliğine geliyoruz. Böyle bir hikâyeyi kurgulama düşüncesinden ve sürecinden söz eder misin?

FK: Yaşamımız söylencelerle başlıyor. Küçük yaşlardan itibaren ister istemez yüzlerce rivayet işitiyor, onlarla büyüyoruz. En basitinden ölümü sorgulamaya başladığınız an biri çıkıp size cennetten bahsediyor. Ya sonra? Bir yandan çocuklara hayal kurmanın boş insan işi olduğunu öğretmek öte yandan yeryüzünün tek bir sözcükle yaratıldığı anlatmak riyakârlık. Netice? Hayalle uzlaşamayan bir gerçek var elimizde. Barışı hayal eden, ama hem birbiriyle hem ötekiyle hem de kendiyle savaşan insanlık var. Büyük bir çelişki bu. Ve romanın ilk bölümündeki masalsı anlatımın çıkış noktası, içinde yaşadığımız ve çoğunlukla ayırdına varamadığımız bu çelişkiyi göstermekti. Romanın tamamını böyle bir dille yazmayı hiç düşünmedim. Çünkü toplumun gerçeklik algısındaki çarpıklığın masalsı bir yönü yok. Yamaçlara sinen yanmış et kokusunun sebebi olarak bir komutanı değil de ejderhayı gösterirseniz, gösterdiğiniz her şey bir anda gerçekliğini yitirmez mi?  Büyücüler, kehanetler, üç başlı ifritler veya alev saçan melekler… Bunların her biri birer sembol oldukları ölçüde işlevseller.

Romanı var eden sır düşüncesi de yine bir çelişkiden, aslında bir sırrın olmadığı ve bunun da en büyük sır olduğu fikrinden doğdu.

SG: Sedir Ağacı ve Kuzgun sırlarla dolu bir roman. Büyük bir kayıp hikâyesi. Hikâyenin sırları bir yana, bu romanı var eden düşünce hangi sırlardan çıktı?

fulya kılınçarslanFK: Kabala kelimesini ilk duyduğumda sanırım on yaşındaydım. Ve Kabala ile ilgili bir kitabı bulup eve getirdiğimde hâlâ çok küçüktüm. Büyülenmiştim. Hiç işitmediğim kelimeler, şekiller, yaratılışa dair tuhaf kurgular.  Fantastik türde romanların henüz çevrilmediği bir dönemdi ve kendimi hazine bulmuş gibi hissetmiştim. Hazine içine başka şeyleri de katıp hızla genişledi. Kabala sırlardan bahsediyordu, sırların sır ehli olmayana açılamayacağından. Öteki Doğu felsefeleriyse sır diye bir şeyin olmadığından. Başka bir çelişki daha. Onlardan sıyrılmak için okuduğunuza inanmak değil düşünmek gerekiyor. Düşünceleri bitki köklerine benzetirim hep. Temiz suyla beslerseniz içinde huzurla nefes alabileceğiniz bir orman yaratmış olursunuz. Ama su kirliyse yani okuduğunuz kitaplar size doğruluğu mutlak hale gelmiş fikirleri dayatmaktan öteye gitmiyorsa bir bataklığa saplanırsınız. Sadece Kabala üzerine okumaya devam etseydim, sırlarla dolu o bataklıktan çıkamaz ve çoklarının yaptığı gibi birinin gelip beni o bataklıktan çıkarmasını beklerdim. Yaşamsa hiçbir zaman genellemeler üzerinden yürümez. Mesela romanın ilk bölümünde bu bahsettiklerimin çok somut bir örneği var. Okült ilimlere meraklı olan Herat, yıllarca çabalamış olmasına rağmen gizli ilimlerle adı birlikte anılan topluluklara giremiyor ama herkesin peşine düştüğü, evrenin bütün sırlarını içinde barındırdığı rivayet edilen el yazması bir kitap hiç beklemediği bir anda kucağına bırakılıveriyor. Yine bir çelişki. Ve çelişkiler, onlara tek taraftan değil de bütün açılardan bakmayı becerebildiğiniz ölçüde eğlenceliler.

Romanı var eden sır düşüncesi de yine bir çelişkiden, aslında bir sırrın olmadığı ve bunun da en büyük sır olduğu fikrinden doğdu.

fulya kılınçarslan

SG: Romanda önemli bir yeri olan Khan’ın Kitabı da sırların taşıyıcısı gibi düşünülebiir mi?

FK: Evet, Khan’ın Kitabı hem sırların taşıyıcısı hem de başlı başına bir sır. Kitabı yazan kişi veya kişilerin kim oldukları net bir biçimde bilinmiyor. Ve kitabın yazıldığı dili okuyabilen, okusa bile okuduğunu idrak edebilen çok az insan var. Üstelik rivayetler, kitabın sürekli değiştiğini, kendisine ait bir iradesi olduğunu söylüyor. Benim için asıl eğlenceli olan, kitabın peşine düşenlerin okuyamadıkları bir dilde yazılan sırları kovalamasıydı. Yani kitabı değerli kılan sırlar, aslında hiçbir işe yaramıyorlar. Bu açıdan bakıldığında Khan’ın Kitabı, günümüzde değerli addedilen ancak elde etseniz bile hiçbir işinize ne çok şeye benziyor. Kariyer mesela. Aldığınız eğitim bir başkasının üzerine basmak, yan yana çalıştığınız insanları saf dışı etmek ve sürekli “ben” demek için miydi? Yoksa sakin bir biçiminde yaşamınızı sürdürmek ve kazandığınız parayla sizi mutlu eden şeyleri yapmak için mi? Khan’ın Kitabı yüz yüze olduğumuz bir başka gerçekliği gösteriyor bize, dünyanın en değerli hazinesini avuçlarınızda tutabilirsiniz ama yaşamınızı anlamlı kılacak biçimde kullanmadığınız müddetçe o hazinenin hiçbir değeri yok.

Halas Apartmanları yerine Kurtuluş Apartmanları deseydim, hem benim hem de okurun zihninde oluşacak çağrışım bambaşka olurdu.

SG: Bazı adları sıralamak istiyorum: Kentin adı Farvardin, sonra Lam dağı, Ayzer Sokağı, kişilerin adları Herat, Kave, Ferman, Melek, Zâl, Ravin, Firas, Merdan, Sidar, Elyas, Mira... Büyüsü kendiliğinden adlar. Okuru etkilemenin bir yolu mu bu adlar, yoksa nasıl bir dünyanın işaretleri?

FK: Bu romanda yer alan her isim, kendi gerçekliğini yarattı diyebilirim. Bilinçüstü bir süreç aslında. Bir çağrı. Önce isimler geliyor sonra yaratacakları gerçeklik. Yani önce yazıp sonra isimleri seçmiyorum. Aksine, onlar kendi işlerini görüyorlar. Türkçe isimler olamaz mıydı? Elbette olurdu ancak bazı sakıncalar dolayısıyla amaca hizmet etmezdi. Mesela Halas, kabaca kurtuluş, kurtulmak demek. Ama etimolojisine indiğinizde kelimenin kökü saflaşma-arınma gibi anlamlara sahip. Kök anlam, ismin içinde kayboluyor. Ama Halas Apartmanları yerine Kurtuluş Apartmanları deseydim, hem benim hem de okurun zihninde oluşacak çağrışım bambaşka olurdu. Halbuki çıkmaz sokakta duran o köhne binalar kimseyi kurtarmıyor. Veya o binalarda yaşayan insanlar bir şeylerden kurtulup oraya gelmemişler. Aksine, yaşadıkları sokağı terk etmeye zorlanıyorlar. Geriye karanlık kalıyor. Apartmanların ismiyse her kurtuluş gibi sözde bir kurtuluş.

Karakterlerin ismi söz konusu olduğundaysa sadece kendimle ilgili bir etmen daha giriyor işin içine. Aşina olunan, sık sık işitilen isimleri kullandığım zaman aşırı gerçek olan bu isimler, beraberinde getirdikleri yaşamlarla kurmacanın önüne geçiyorlar.

SG: Sen doğu anlatı geleneğini ve mitlerini iyi biliyor, âdeta onun içinde yaşıyorsun. Bu ilginin nedeni neler? Ki bence o anlatı dünyası Sedir Ağacı ve Kuzgun’un da yaratıcılarından.

FK: Doğu anlatılarının merkeze çok daha yakın olduğunu düşünüyorum. Sebebi basit, yıllar içinde bir şeyi anlamanın onu açıklamaktan çok daha önemli olduğunu öğrendim. Ama böylesi bir pratik beraberinde suskunluğu getirdi. Çünkü açıklamaya çalıştığınız zaman konuşuyorsunuz. Anlamaya çalıştığınızdaysa susuyor. Batı düşüncesiyse susmayı bilmez. Aksine sürekli konuşur. Teoremler öne sürer, onları dallanıp budaklandırır, her şeyi sebep – sonuç ilişkisinin denklemine oturtur. Ama şu bir gerçek, kelimeler çoğaldıkça merkezden uzaklaşırsınız.

İnsanın kendi varlığını idrak etmeden varlığı açıklamaya çalışması çok tuhaf…

Bütün bunlar beni Doğu’nun mitlerine ve anlatı geleneğine yaklaştıran şeyler. Doğu derken kapsamı yönlerle daraltmamalı. Çünkü Aztek, İnka ve Maya uygarlıkları dolayısıyla bildiğimiz anlamda Doğu anlatısına oldukça yakın duran bir Güney Amerika var. Aynı biçimde İskandinav, Gal, İskoç, Cermen ve devasa bir Slav geleneği.

SG: Kendini nasıl bir dünyaya ait hissediyorsun?

FK: Çok zor bir soru…  Aidiyet fikrine nasıl uzaksam artık, otuz sekiz yılda on dokuz ev değiştirdim. Bulunduğum yerde huzursuz olduğumdan değil alışkanlıklara alışamadığımdan. Ve nasıl bir dünya diye düşündüğümde kendimi olanla olması gereken arasına sıkışmış hissediyorum. Çünkü tek başımıza yaşamıyoruz. Bir yanda olduğu gibi olan dünya var öte yanda insan sayısınca olması gereken. İdeali hayal ettiğinizde, veya bir şekilde aidiyet kurmaya çalıştığınızda var olanı değiştirmeye zorluyormuşsunuz gibi geliyor bana. Oysa dünya bu, nasıl öyle.

Eskiden hangi öyküyü okusam metnin eksik olduğu izlenimine kapılırdım. Öyküler eksik olduğundan değil, öykü okumayı bilmediğimden.

SG: Öykü kitabını da yayına hazırladığını biliyorum. Öykü ile roman birbiriyle uzlaşması zor türler gibi. Sen nasıl düşünüyorsun?

FK: Çok farklı iki tür. Bana kalırsa aralarındaki en belirgin ayrım kapsadıkları alan.  Biri yaşamın bütününü hedef alıyor ötekiyse sınırlı kesitleri. Nitelikli bir öykü yazmak için alanınız oldukça kısıtlı. Nokta atışı gerekiyor açıkçası. Lafı dolandırmayacak, hâkimiyeti anlatıcının eline bırakıp da geleneksel anlatının güvenli sularında seyretmeyeceksiniz. Romandaki genişlikse beraberinde rehaveti getiriyor. Büyük bir risk.  Üstelik sinsi, ortalığı dağıttığınızın farkına bile varmıyorsunuz. Kendi adıma bu romanı yazarken en çok zorlandığım konulardan biri, merkezi olması gereken yerde tutmaktı. Kaç sayfayı çöpe attığımı bilmiyorum. Son hâlini vermeden önce çıkardığım kısımlardan ortalama yüz sayfalık bir roman daha olur diyebilirim. Bunların hepsi acemilik. Ve elbette vakit kaybı. Ama neyi ne kadar anlatacağınızı öğrenmek, ancak yazmakla mümkün. Yani kaybettiğiniz vakit, aslında kullandığınız vakitten çok daha değerli. Bu açıdan bakıldığında öykü yazmak iyi bir temrin. Üstelik öyküler her yerde. Yaşamınızın içindeler. Roman olma potansiyeli taşımayan anlık fikirlerin her biri aslında bir öykü. Maharet, onlardan bir kurmaca yaratabilmekte.

SG: Gene de sende roman öncelikli olmalı. Anlatma biçimin romana daha yatkın gibi...

FK: Roman benim için vazgeçilmez gibi duruyor. Hem okumak hem yazmak açısından ilk tercihimin roman olduğunu söyleyebilirim. Küçük yaşlardan kalan bir alışkanlıktır belki de. Eskiden hangi öyküyü okusam metnin eksik olduğu izlenimine kapılırdım. Öyküler eksik olduğundan değil, öykü okumayı bilmediğimden. Ne zaman ki, Notos’un atölyelerine katıldım o zaman gerçekten okumayı öğrendim.  

Proust ve Durell’in yeri apayrı, hiçbirine değişmem diyebilirim.

SG: Peki bu yazma serüvenindeki yazarların ve kitapların... Kendine yakın bulduklarından söz eder misin...

FK: Rus, İngiliz ve Fransız klasiklerini çok küçük yaşlarda okudum. Sonrasında sıra elbette Proust, Durell, Yourcenar, Joyce, Nabokov gibi yazarlara geldi. Güney Amerika edebiyatını ise epey geç, üniversite döneminde keşfettim. Marquez, Cortazar, Fuentes ve Borges… Son on veya on beş yıllık dönemden aklımda kalanlarsa Roberto Bolaño, Valeria Luiselli, Alejandro Zambra, Carlos Labbe, Norman Manea, Milorad Pavic, Umberto Eco, Tom McCarthy, Mario Bellatin, Georgi Gospodinov. Hepsinin arasında Proust ve Durell’in yeri apayrı, hiçbirine değişmem diyebilirim. Yakın dönemde okuduğum ve gerçekten inanılmaz diye nitelediğim kitapsa Yuri Herrera’nın Bedenlerin Göçü.

Felsefeye olan aşinalığımın temeli, lisenin son yılında elime geçen Böyle Buyurdu Zerdüşt’e dayanıyor. Devamı geliyor sonra, duramıyorsunuz. Edebiyat eleştirisine olan merakımsa üniversite yıllarında, sahaflardan birinde bulduğum Fethi Naci külliyatıyla başladı. Sonrasında Berna Moran... Türkiye’de maalesef eleştiri üzerine pek kitap yazılmıyor dolayısıyla eleştiri okumaktan hoşlanıyorsanız rotayı zorunlu olarak yabancı dile yazılmış kitaplara ve haliyle eleştiri kuramına çeviriyorsunuz. Ama doğruyu söylemek gerekirse kuramlarla aram pek iyi değil.

fulya kılınçarslan

SG: Nasıl yazıyorsun? İlk fikir, sonra tasarı, yazma süreci, tamamlanma...

FK: Her şey ansızın gözümün önüne gelen bir görüntüyle başlıyor. Âdeta bir kehanet. Mesela bu romanı başlatan görüntü bir dağdı – Lam Dağı. Sonra da evler, Esfand’ın yamaca bitişik evleri. Aradan bir yıl geçmişti sanırım, Esfand’a çok benzeyen bir yer olduğunu gördüm. Uğradığım şaşkınlığı tarif edemem. Romanın yazıldığı süre boyunca buna benzeyen öyle çok şey oldu ki, belli bir noktadan sonra umursamamaya başladım. Çünkü yazdığım her metin kehanet misali tek bir görüntüyle başlıyor. Kendi zihnimde o görüntünün içinde ilerliyor, sonlandığı zaman yazmaya başlıyorum. İlk görüntü her zaman merkez nokta. Olaylar, o noktanın etrafında gelişiyor. Zihnimde her metnin geometrik bir ifadesi var. Mesela bu roman bir sarmal. Bütün bunları kelimelerle anlatmak çok güç, yani nasıl yazdığımı. Mutlaka herkesin kendine has yöntemleri vardır ancak benim asıl sıkıntım her zaman ortaya çıkan ham metni anlaşılabilir hale getirmek. Lafı dolandırmadan, merkezi kaçırmadan yazmayı öğrenmek çok uzun zamanımı aldı. İşin doğrusu hâlâ tam olarak da kotarabildiğimi düşünmüyorum.

Sedir Ağacı ve Kuzgun bir ayna. Kim eline alırsa alsın kendisinden bir parça bulacağına eminim.

SG: Sence yaratıcı yazının en önemli sorunları neler?

FK: Bana kalırsa yaratıcı yazının en önemli sorunu, yazarların eleştiriye karşı olan tuhaf tutumları. Kendi metninden ayrışamayan, eleştiriyi iyi ve kötü olarak sınıflandıran bir yazar profiliyle karşı karşıyayız. İyi kabul edilen sözler övgü olarak algılanıyor, kötü olarak kabul edilenlerse yergi. Bu ciddi bir sıkıntı. Dolayısıyla sürekli şunu belirtme gereği duyuyorum, eğer bir yazar metni yayımlanmak üzere yayınevine teslim ettiyse ve bunun karşılığında bir akit, yani ticari ilişkinin taraflarını belirleyen bir sözleşme imzaladıysa, o metin artık bir metadır. Alınıp satılır, tüketilir, gerektiğinde üzerine sıcak tencere konur…  Dünyadaki yüz binlerce insan gibi yazıyorsunuz, abartmaya lüzum yok. Eleştirmenin sözlerini dikkate almadığınız zaman eş kopyalar üretirsiniz.  Ve yaratıcı yazı, yaratıcı olmaktan çıkar, geriye sadece fotokopi kalır.  

Tabii bu konunun arka planında yazmaya başladığınız dönem yaratıcı yazıyı nasıl algıladığınız var. Bu alanda yayımlanan çok iyi kitaplar ve iyi bir metnin nasıl yazıldığını gösteren atölyeler olmasına rağmen, iş elbette yazan kişinin kendisinde bitiyor. Okumadan yazmak, yazma uğraşını bir nevi terapi aygıtı gibi görüp metinleri iç dökme alanına çevirmek, metnin daha iyi olabilmesi için dile getirilen önerilere bir kez olsun dinlemeden karşı çıkmak, sürekli bahaneler üretmek, metnin olumsuz yönlerini ortaya çıkaran eleştirilere kulak asmamak… Hangi birini saymalı bilmiyorum.

SG: Sedir Ağacı ve Kuzgun sanıyorum ilgi görüp tartışılacak bir roman, sen nasıl okunmasını istersin?

FK: Sedir Ağacı ve Kuzgun bir ayna. Kim eline alırsa alsın kendisinden bir parça bulacağına eminim. Oysa okurun metinle kendi arasında benzerlik kurması kaçındığım bir şey. Ama bu roman yaşam gibi. İmkânsız kabul edilenlerin insanların gözleri önünde gerçekleştiği buna rağmen herkesin gözleriyle gördüğüne değil de anlatılana inandığı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR