Fulya Kılınçarslan • Yabancı
6 Aralık 2016 Öykü

Fulya Kılınçarslan • Yabancı


Twitter'da Paylaş
0

İç sıkıntısı yaşamı yaralar. Antonin Artaud

Son tren gecikmişti. Keyvan’ın gözleri istasyon binasının buz tutan akrep ve yelkovanındaydı. Sanki yeryüzünün tüm saatleri hepten durmuştu. Her geçen gün onlara, önce kendilerinin sonra da yaşadıkları yerin geçmişini unutan kasabalılara benziyordu. Her gün aynı gün ve her zaman şimdiki zamandı. Gecenin sessizliğine kulak kesildi. Nafile. Gün ağarana değin çıt çıkmayacak, hanelerin ışığı yanmayacaktı. Cer odasına girip sönmeye yüz tutmuş odun sobasına ellerini uzattı. Az sonra kapı aralandı. Bekçi, elinde sefertası, “Hanım yapmış,” dedi.

Kasketini duvara asan adamın tıknaz gövdesine, haddinden büyük ayaklarına, kızarmış ellerine baktı. Her gece o ellerle taşıyordu sefertasını. Her gece hanımı mercimek çorbası gönderiyordu. Son yufka parçasıyla tasın dibini sıyırana değin tek söz etmiyor, yetmişlik rakıyı açıp birer çiftli sarıyorlardı.

Bekçi ceketinin yeniyle ağzını silip, “Dray etmiş,” dedi.

“Yükü neymiş?”

Adamın akı sarıya kesmiş gözleri duman altı odada iyice kısılmıştı. Ciğerinde tuttuğu dumanı salıverdi.

“Hububattır, balast taşıdır, kömürdür. Fark eder mi?”

“Ya insan?”

“Alışırsın.”

Alışamamıştı. Üst kata, odasına çıktı, gaz lambasını yaktı. Kuru soğuk içine işledi. Paçalı yün donunun üzerine pijamasını giydi, battaniyeyi sarındı. Başucundaki kitaba uzanmışken vazgeçip geri çekildi. Okuyamıyordu. Oysaki aylar geçmişti. Saymamıştı ama mevsimlerin değişiminden, günlerin uzayıp kısalmasından çıkarabiliyordu. Kitabı masaya, artık neredeyse ezberlediği tayin emrinin üzerine bıraktı.

Duvara yaslanmış yatak, kapaksız elbise dolabı, kilim niyetine yere serili battaniye... Gözleri pencere dibinde durdu. Bez çanta köşedeydi. Bir hafta önce bekleme salonunda unutulmuştu. Bekçi bulup getirmese farkında bile olmazdı. İçinden çıkan mektupları komodinin üzerine koymuş, her gece bir tanesini okumuştu. Muhatabı da, göndereni de belirsiz, pul yapıştırılmamış on iki mektup. Yazan her kimse, zarfların üzerinde bir tek onun adresi vardı.

Gaz lambasını duvardan alıp masaya koydu, teneke kutudan kurşunkalemi çıkardı. Bir yerlerde kâğıt da olacaktı, kitapla beraber getirmişti. Sünger yatağı kaldırdı, somyanın pasından sararmış öbeği aldı. Dirsekleri masada, eli çenesindeydi. İnsan sayısının sadece doğum ve ölümle değiştiği bir kasabada neyi anlatsındı? Hareket memuru Keyvan’ın bütün gününün, asla vaktinde istasyona giremeyen posta trenini beklemekle geçtiğini mi? Yoksa yirmi dört saatinin artık gece ve gündüz diye değil de, trenden önce ve trenden sonra diye bölündüğünü mü? Hem belki de eklerdi, dağlara kar indi ya, iyice gecikir oldu.

Hayır, istemiyordu.

Yazdı, iki kelimeyle anlattı. Ertesi sabah, altı saat rötarla istasyona varan posta treni Keyvan’ın mektubunu da taşıyordu.

“İnsan çölü.”

Ferimâh ilk zarftan çıkan kâğıdı duvara yapıştırmıştı. Durup durup okuyordu. Mektuplar uzak bir kentten, adını hiç işitmediği bir kasabadan gelmişti. Sekizinciyi açtı.

“Bugün, tren varmadan evvel altı sala verildi. Altı kişi ölmüş olmalı. Bir de belediye anonsu, iki adet koyun bulunmuş, ilgililer belediyeye müracaat etsinmiş.”

Güldü. Ömründe bir kez olsun yaşadığı kentin sınırları dışına çıkmamıştı. Şimdi de gelmiş, üç beş cümleyle tasvir edilen kasabayı hayal etmeye çalışıyordu. Yıllardır muhatapsız mektupları şehrin dört tarafına bırakırken adresi nasıl olup da o kasabaya ulaşmıştı bilmiyordu ama bir kişi cevap vermişti, başkaları neden olmasındı? Muhatabı belirsiz bir mektup daha yazdı.

Bekçi gece yarısına doğru eli boş geldi. Keyvan odun sobasının yanına çektiği sandalyede uyukluyordu, onun sesini duyunca başını kaldırdı. Bekçi, “Hanım hasta,” dedi. Mahcupluğu yüzünden okunuyordu, devam etti. “Seni de aç bıraktık, kusura kalma.”

Keyvan yakınlarda doktor olup olmadığını sordu. Beriki duymamış gibiydi. Fırından aldığı pideyi ikiye bölmüş, sahanı piknik tüpüne yerleştirmişti.

“Arkada yumurtayla yağ olacaktı, getiriver,” dedi.

Keyvan yineledi. “Doktor çağırdınız mı?”

Bekçi ona bakmadan, “Yollar kapandı,” dedi, “hele tren bir gelsin de.”

Düşen çığ tünelin ağzını kapamıştı, gelmedi. İki gün sonra bekçinin karısı öldü.

Haftalar sonra cer odasına girdiğinde elindeki sefertası boştu. Keyvan onu görünce kurşunkalemi masaya bırakıp yetmişliği açtı. Yere çarpan sefertasının tıngırtısını, hıçkırığında boğulan adamın sesini işitti. Kelimeler bölük pörçüktü.

“Cenab-ı Hakk’ın takdiridir, bize söz düşmez.”

O gece odasında, tek kelimeden ibaret mektubunu yazdı.

“Gel.”

Ferimâh son mektup elinde balkona çıktı. Kar yağıyordu. Gece yarılanmış, şehir sessizleşmişti. Kasabanın suskunluğu da böyle olmalıydı, ya da bekçinin, adının Keyvan olduğunu bildiği adamın. Gel, demişti. Oysaki Ferimâh’tan da, yaşamından da bihaberdi. Hatta yazdıklarının Ferimâh’ın eline ulaşıp ulaşmadığını bile bilmiyordu. Yine de gel demişti. Gidebilir miydi ki? Hiç tanımadığı kasabaya, adama. Sabaha dek uyumadı. Bomboş odalarda dolandı durdu. Gün ağarınca yazdı.

“On iki gün sonra.”

Keyvan için on birinci günün gecesi ötekilerden farklı değildi. Bekçiyle yine iki yumurta kırıp yemişler, üzerine rakıyı açıp duman altı odada konuşmadan oturmuşlardı. Tam da o gidecekken Keyvan sordu.

“Tren. Hiç yolcu taşıdığı oldu mu?”

Bekçi kaşlarını havaya kaldırdı. “Nadiren, o da ilk vagon ama burada kimse inmez. Bekleme. Unut artık.”

Ertesi gün tren yine gecikti. Sabah başlayan tipi kesilmemişti. Keyvan ise istasyonda duramıyordu. Kasabanın sokaklarını arşınladı. Kar herkesi eve hapsetmişti, çarşı insansız, cami cemaatsizdi.

Bekçinin kapısında durdu, seslendi.

“Dünyanın sonu gelmiş gibi.”

Birlikte istasyona döndüler.

Gece yarısı olduğunda lokomotifin ışığı hâlâ görünmemişti. Telgraf makinesi tıkırdamaya başlayınca bekçi arka odaya koştu. Döndüğünde şerit elindeydi.

“Yine dray etmiş, lokomotife bağlı vagon dereye uçmuş.” Keyvan’a baktı, güldü. “Yükü neymiş diye sorarsın sen şimdi.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR