Galilean Meselesi
11 Şubat 2019 Kültür Sanat

Galilean Meselesi


Twitter'da Paylaş
0

Nasıl olmaktadır da insan dili gibi bir sistem, zihinde/beyinde hatta organik dünyada, görünen o ki, insan dilinin temel niteliklerine benzer bir şeyin bulunamadığı bu yerlerden birinde ortaya çıkabilmektedir? – The Minimalist Program1

Modern bilimin kurucuları, bilim devriminin erken dönemlerinde dilin gerçekleri karşısında duydukları şaşkınlık ve hayranlığı dile getirmişlerdir. “Fakat tüm müthiş buluşların en başında geleni,” der Galileo ve devam eder, 

en gizli fikirleri, herhangi bir kişiye, bu kişi mekân olarak da zaman olarak da çok uzakta olsa iletmenin çaresini bulan o olağandışı insanın zihnine ait olandır. Hindistan’dakiler gibi uzakta bulunanlarla konuşmak, henüz doğmamış olanlarla ve bundan bin ve on bin yıl sonra doğacak olanlarla konuşmak! Ne kolaylık?2

Antoine Arnauld ve Claude Lancelot, Grammaire générale isimli kitaplarında aynı şaşkınlık ve hayranlığı dile getirirler:

Öteki hayvanlarla karşılaştırıldığında insanoğlunun en önemli düşünsel üstünlüğünün ne olduğunu ve akıl yürütmenin en anlamlı kanıtının hangisi olduğunu göz önünde bulundurmak hakikaten de bize kalıyor: yani, düşüncelerimizi ifade edebildiğimiz bir yöntem, yirmi veya otuz sesi kullanarak sonsuz çeşitlilikte kelime yaratabildiğimiz,  aklımızdan geçenlerle hiçbir benzerliği olmamasına rağmen tanıdığı imkân sayesinde bütün sırlarımızı ifade ettiğimiz ve böylelikle bilinçte neyin var olmadığını anladığımız muhteşem bir icat, aslına bakılırsa ruhun en kapsamlı devinimleri ve aklımızın erdiği her şey.3

Grammaire générale üzerinde kayda değer etkisi bulunan René Descartes, İkinci Meditasyon’da, insanın dili sınırsız ve yerinde kullanma kapasitesinin ancak yeni bir yaratıcı ilkeyle açıklanabileceğini savunur:

Bu, iradenin bir şeyi yapma ya da yapmama kabiliyetimize bağlı olmasından (yani, doğrulamak ya da inkâr etmek, sürdürmek ya da kaçınmak) çok, basitçe aklın bir şeyi doğrulamak ya da inkâr etmek ya da sürdürmek ya da kaçınmak için ileri sürdüğü hallerde, herhangi bir harici güç tarafından yönlendirildiğimizi hissetmeme eğilimimizden kaynaklanıyor.4

noam chomsky

Yöntem Üzerine Konuşmalar’ın beşinci bölümünde Descartes, dilin yaratıcı kullanımının insanoğluyla öteki hayvanlar ve insanoğluyla makineler arasındaki ayrımı belirlediğini söyler. Bir makine, belirli bir biçimde hareket etmeye zorlanabilir ancak istekli olmaya zorlanamaz; insanlardaysa genellikle tam tersidir. Bunun niçin böyle olduğunu açıklamak, Galilean meselesidir. (Ç.N. Galileo ile birlikte bilimsel devrimin öteki düşünürlerinin çıkarımlarını da kapsayan Galilean düşünce sistemi, dili bir icat olarak görür ve bu yönüyle alışılmışın dışındadır. Dili bir icat olarak kabul ettiğimizdeyse dilin nasıl tasavvur edilmesi gerektiği, bir başka deyişle dilin tasarımının nasıl olması gerektiği meselesi ortaya çıkar. Galileo ve çağdaşları, evreni büyük bir makine olarak kabul ederler. Bu bağlamda varsayımsal yaratıcı aslında kendiliğinden işleyen bir sisteme gerektiğinde müdahale eden kabiliyetli bir tamircidir. Evrenin bir makine olarak kabulünün sonucuysa, parçalara ayrılması gerekliliğidir çünkü otomatom biçiminde işleyen her mekanizma, doğası gereği bölünebilir olmalıdır. Dili bir icat, yani işleyen büyük mekanizmanın uzantısı olarak kabul edersek elbette dili de küçük birimlere ayırmamız gerekir. Dolayısıyla maddenin bileşenleri açısından atomlar neyse dil için sözcükler odur. Kısaca izah etmek pek mümkün olmasa da, Noam Chomsky, dili nasıl kavramamız gerektiği meselesini Galilean Challenge olarak adlandırır ve bu meselenin ikinci kısmının, tasarımı belirlenmiş büyük bileşenin -yani dilin- küçük birimlere ayrılmasına odaklandığını ifade eder.)

Yirminci yüz yıla kadar birkaç istisna dışında Galilean meselesi üzerine pek fazla şey söylenememiştir. Soruşturmanın yavaşlamasının bir sebebi var.

Mesele, ara sıra dile getirilse bile modern çağ tarafından büyük ölçüde görmezden gelinmiştir ancak Wilhelm von Humboldt, modern çağın aksine bir tutum sergiler ve hayli anlamlı bir sebep ortaya koyar:

Dile ilişkin süreçler, düşüncenin dayattığı koşullarca tayin edilmiş bir dizi tanımlanamaz fenomen üretme olasılığını öngörmelidir… Öyle olmalı, bu yüzden de sınırlı sayıdaki aracın sınırsız kullanımı … [vurgu eklenmiştir]6

Dil kapasitesi türlere özgüdür. İnsanoğlu tarafından paylaşılan ve ona özgü olan dil kapasitesi, bu meraklı organizmanın en çarpıcı özelliği, kayda değer edinimlerinin dayanağıdır. Bu, tam manasıyla Galilean meselesini işaret eder.  Mesele o kadar gerçektir ki, bana kalırsa iki bin beş yüz yıllık dilbilimsel düşünce tarihinin en derin soruşturmalarından biri olarak kabul edilmelidir. 

Yirminci yüz yıla kadar birkaç istisna dışında Galilean meselesi üzerine pek fazla şey söylenememiştir. Soruşturmanın yavaşlamasının bir sebebi var. Yakın zamana kadar meseleyi yeterince net bir yöntemle formüle ederek ciddi biçimde ele alınmasını sağlayacak entelektüel araçlar mevcut değildi. Bu durum, Alonzo Church, Kurt Gödel, Emil Post, ve Alan Turing’in hesaplanabilirlik kuramının doğruluğunu kanıtlayan ve beyin gibi sonlu bir nesnenin sonsuz çeşitlilikte ifadeler üretebildiğini gösteren çalışmaları sayesinde değişti. Böylelikle de Galilean meselesinin bir kısmını doğrudan ele almak ilk kez mümkün oldu.

Bu entelektüel araçların mevcudiyetiyle birlikte insan dilinin Temel Niteliği olarak adlandırdığımız şeyi formüle etmemiz mümkün hale geldi. İnsan beyninin sahip olduğu dil yetisi, sonsuz sayıda yapılandırılmış ifade dizisi inşa etmek için araçlar sağlar. Bu dizilerin her biri semantik açıdan bir düşünceyi ifade etmek olarak yorumlanabilir ve her biri konuşma gibi duyusal kipliklerle dışsallaştırılabilir. Semantik olarak yorumlanmış nesnelerin sonsuz dizisi, düşünce dili olarak adlandırılan şeyi oluşturur. 7  Şu halde dizge, ifade kabiliyetini haizdir ve yansıma, çıkarım, planlama ve diğer mental süreçlere katılır. Dışsallaştırıldığında sosyal etkileşimler için kullanılabilirse de bu, isabetli bir biçimde düşünce olarak adlandırılan şeye yalnızca ilk yaklaşımdır.

Dil yetisinin insan türüne özgü olduğunu varsaymak içinse iyi bir sebebimiz mevcut. İnsan toplulukları arasında dil kapasitesi açısından bilinen bir fark mevcut değil ve bireysel varyasyon sınırda. Konuşma, duyu - motor dışsallaştırmanın olağan bir biçimi olsa da şu an işaretlemenin veya dokunmanın da aynı minvalde olduğunu biliyoruz. Bunlar, Galilean meselesinde ufak düzenlemeler gerektiren keşifler. Daha temel bir nitelemeyse meselenin formüle edilme yöntemine ilişkin; geleneksel formüle etme biçimleri ifadelerin üretimine göreydi ve mesele, bu açıdan bazı temel hususları gözden kaçırdı. Üretim, aynen algı gibi içsel dile erişir fakat onunla özdeşleşmez. Dolayısıyla bilginin içselleştirilmiş dizgesini ona erişim sağlayan süreçten ayırmamız gerekir.  Hesaplanabilirlik (çözümlenebilirlik) teorisi, öteki alanların aşina olduğu bu önemli ayrımı tesis edebilmemize olanak sağlar.

İnsanın aritmetik yeterliğini araştırırken bilginin içselleştirilmiş dizgesini ona erişim sağlayan hareketlerden ayırırız. Aklımızdan sayıları çarptığımızda sahip olduğumuz esas aritmetik bilginin ötesinde birçok faktörle bağlıyızdır. Mesela belleğin kısıtları, buna açık bir örnektir. Aynısı dil için de geçerli. Üretim ve algı içsel dile erişirler fakat bunun yanında kısa dönemli hafızayı kapsayan öteki faktörleri de içerirler. Nitekim Galilean meselesinin 1950’li yıllarda ele alınmasıyla birlikte bu konular daha dikkatli araştırılmaya başlanmıştır.   

İçsel dilin doğasını anlamak açısından kayda değer bir gelişme yaşansa da dilin serbest bir biçimde yaratıcı kullanımı hala bir sır. Elbette bu bir sürpriz değil. istemli eylemlere ilişkin daha basit vakaların değerlendirildiği yakın tarihli bir incelemede, Birinin kolunu havaya kaldırması gibi basit bir durum, diye belirtir sinirbilimci Emilio Bizzi ve Robert Ajemian,  

detayına inildiğinde koordinat ve konumsal hareket hedeflerinden kas aktivasyonuna kadar son derece değişken dönüşümler içerdiğinden bu tip karmaşık süreçlerin daha fazla incelenmesi gerekiyor. Benzetmelerle ifade edersek, kuklanın çapraşık tasarımı ve kuklanın ipleriyle ilgili bir fikrimiz var ancak kukla oynatıcısının zihninin iç yüzünü anlamaktan yoksunuz.8

Profesyonel dilbilimcilerin altmış yıl önceki ortak görüşü, dillerin rastlantısal yollarla değişebileceği ve dolayısıyla ön kabuller olmaksızın incelenmeleri gerektiği yönündeydi. Aynı şekilde biyologlar da organizmalar hakkında benzer görüşlere sahipti.

Dilin alışıldık bir biçimde yaratıcı kullanımı, çok daha çarpıcı bir örnek. Nitekim modern bilimin kurucularını böylesine etkileyen de insanoğlunun bu açıdan sahip olduğu eşsiz kapasitedir.

Dilin derinliklerine yönelen muhtemel bir sorgulamanın asıl görevi, Temel Niteliğin doğasını ve böylelikle de dil yetisinin altında yatan genetik yapıyı belirlemektir. Nasıl ki bireylerin görmek için sahip olduğu her bir görsel sistem aslında insanın görme yetisinin bir enstantanesidir, içsel diller de Temel Niteliğin bir enstantanesidir. Nitelikler anlaşıldığı ölçüde belirli içsel dilleri araştırabiliriz. Biyolinguistik Programın araştırması, içsel diller nasıl edinilir ve kullanılır ve insan beyninde nasıl çalışırlar, sorularını da kapsar. Bütün bunlara ek olarak Biyolinguistik Program, dil yetisinin evrimini ve insan genetiğindeki temellerini incelemeyi de üstlenir. Evrensel Dilbilgisi, genetik temelli dil yetisinin teorisidir; Üretici Dilbilgisi ise her bir münferit dilin teorisi.

Diller son derece karmaşık görünürler. Profesyonel dilbilimcilerin altmış yıl önceki ortak görüşü, dillerin rastlantısal yollarla değişebileceği ve dolayısıyla ön kabuller olmaksızın incelenmeleri gerektiği yönündeydi. Aynı şekilde biyologlar da organizmalar hakkında benzer görüşlere sahipti. Ne var ki 1984 yılına gelindiğinde Gunther Stent, J. M. W. Slack’in From Egg to Embryo isimli makalesini ele alan bir yazı yazdı ve, “Gelişimi genel olarak kapsayacak tek bir teori keşfetmeyi bekleyemeyiz,” dedi, “tersine, duruma göre açıklığa kavuşturulması gereken neredeyse sonsuz sayıda maddeyle karşı karşıyayız.”9

Bilgi yetersiz olduğunda aşırı bir çeşitlilik ve karmaşıklık görmeyi bekliyoruz.

Ne var ki o zamandan beri çok şey öğrenildi. Artık yaşamdaki çeşitliliğin sınırlı olduğu kabul ediliyor hatta o kadar ki, bu sayede evrensel genom hipotezi ciddi bir gelişim gösterdi.10 

Şahsi hissim, dilbilimin de benzer bir gelişimden geçeceği yönünde.

Temel Nitelik dili, çözümlenebilir (hesaplanabilir) bir dizge olarak alır. Dolayısıyla dilin, çözümlenebilir etkinliğin genel koşullarına uygun olmasını bekleriz. Çözümlenebilir bir dizge, atomik elementleri ve onlardan çok daha karmaşık yapılar inşa eden kuralları kapsar. Düşünce dilinin üretimi söz konusu olduğunda bu atomik elementler tam olarak kelime değildirler ancak kelime – gibidirler; her bir dil için bu element dizileri, o dilin sözlüğüdür.11 Sözcüklerin deneyime göre değişkenlik gösteren ve ekstra-mental varlıklarla ilişkilendirilen kültürel ürünler olduğu yaygın bir biçimde kabul edilir. Sonraki varsayımın ne olduğuysa, aynen W. V. O. Quine’in Word And Object’indeki gibi, standart çalışmaların başlıklarından anlaşılır.12 En basit kelimeler bile yakından incelendikleri takdirde gizemleriyle şaşkınlık uyandırır, çok farklı bir görünüm ortaya koyarlar.

Dil yetisi, gerçek anlamıyla türe özgüdür, insan toplulukları arasında değişkenlik göstermez ve temel özelliklerinde insana hastır. Bundan şu sonuç çıkar, dil yetisi, insan toplulukları birbirinden ayrıldığından beri ya çok az evrimleşmiştir ya da hiç.

Temel Niteliği analiz ederken dilin verileriyle tutarlı en basit çözümlenebilir işlemi aramak durumundayız. Basitlik, bilimsel araştırmanın temel hedeflerinde saklı durur. Sadece basit teorilerin zengin bir açıklayıcı derinliğe ulaşabileceği uzun zamandır bilinmektedir. “Doğa hiçbir zaman birkaç kişinin yaptığı birçok şeyden oluşmamıştır,” der Galileo. Ve bu özdeyiş, modern kökenlerinden beri bilime yol göstermiştir.13 Gezegenlerin hareketlerinden bir kartalın uçuşuna, hücrenin iç işleyişinden çocuk zihnindeki dil gelişimine… Tüm bunların nasıl işlediğini göstermek, bilimadamının görevi olmuştur. Dilbilimin, bir başka sebep dolayısıyla da en basit teoriyi arar: Evrilebilirlik sorunuyla karşı karşıyadır. Modern insanın evrimine ilişkin pek fazla bir şey yok. Çok az sayıda gerçek iyice anlaşılmış durumdayken son zamanlarda aydınlatılan ötekilerse daha ziyade öneri niteliğindeler ve dil yetisinin çok basit olduğu sonucuna uyuyorlar; olabilir, belki, çözümlenebilirlik açısından ideal olsalar bile, tam manasıyla metodolojik kaidelerin önerdiği üzeredirler.   

Bir gerçek iyice anlaşılmış gibi görünüyor. Dil yetisi, gerçek anlamıyla türe özgüdür, insan toplulukları arasında değişkenlik göstermez ve temel özelliklerinde insana hastır. Bundan şu sonuç çıkar, dil yetisi, insan toplulukları birbirinden ayrıldığından beri ya çok az evrimleşmiştir ya da hiç. Son zamanlarda yapılan genom çalışmaları bu tarihin, anatomik olarak modern insanın iki yüz bin yıl önceki ilk ortaya çıkışından çok sonra olmadığını göstermiştir.14 Afrika’daki San topluluğu, öteki topluluklardan aynı tarihte ayrılmıştır. Modern insan ortaya çıkışından önce insan dilinin veya onunla benzerlik taşıyan sembolik davranışların bulunduğunu gösteren pek az kanıt vardır. Öyleyse dil yetisi, ya modern insanla birlikte ortaya çıkmıştır ya da çok kısa bir süre sonra. Bu ortaya çıkış anının evrim zamanı açısından oldukça kısa olduğunu düşünürsek, Temel Niteliğin gerçekten çok basit olduğu sonucuna varabiliriz ki, bu çıkarım, son yıllarda dilin doğası hakkında keşfedilenlerle uyumludur.

San halkının bu erken kopuşuna ilişkin keşifler hayli anlamlıdır. Khoisan dilini konuşanlar, insanın genel dil kapasitesine sahipmiş gibi görünseler de dilleri, fonetik şaklamalara sahip tek dildir ve ses yolunda bu şaklamalarla uyumlu adaptasyonlar mevcuttur. Böylesi bir farklılığa ilişkin en iyi açıklama, Hollandalı dilbilimci Riny Huijbregts tarafından yapılmıştır; San halkı içsel dili öteki topluluklardan ayrılmadan önce geliştirmiştir ancak ayrıldıktan sonra dışsallaştırmıştır.15 Ve dışsallaştırma, arkeolojik olarak kaydedilmiş ilk sembolik davranışla ilişkili gibi görünmekte.  Dil gelişimini, yakın zamana kadar hayal edemeyeceğimiz biçimde ayrıntılı hale getirebildiğimiz bir idrak seviyesine ulaşıyor olabiliriz.

Dilin çözümlenebilir dizgesini beraberinde getiren genetik yapı oldukça basit görünüyor. Ne var ki, Temel Niteliğin basit formulasyonuna dayanarak dilin gerçeklerinin nasıl açıklanabileceğini göstermek, araştırma açısından zorlu bir engel. Formülasyon ne olursa olsun, Temel Niteliğin belirgin deneyimlerle ve dilden bağımsız ilkelerle olan etkileşimine başvurmalı. Tüm bunlar, şüphesiz çözümlenebilir etkinliğin ilkelerini de içerecek. Bu bağlamda çocuğun kendi deneyimleri, ister en basit kelimenin anlamını edinmek olsun ister düşünce dilinin semantik özelliklerini ve sözdizimsel yapılarını edinmek, sınırlı bir anlamlılığa sahip. 

Dil yetisinin, evrensel ancak önceden fark edilmeyen ve anlaşılmaz kalan basit nitelikleri, üretici gramerler oluşturmak için ciddi çabalara girişilmesiyle birlikte gün yüzüne çıkmıştır. Bu tip niteliklerden biri de yapı bağımlılığıdır. Düşünce dilinin ürünü olan kurallar, dışsallaştırılmış işaretin niteliklerini hatta doğrusal (lineer) sıralama gibi basit nitelikleri bile yok sayarak sadece yapısal niteliklere başvururlar. Şu cümleyi ele alalım, The boy and the girl are here. (Oğlan ve kız buradadırlar) Marjinal istisnalar dışında, hiç kimse, is here, (buradadır) demeye cesaret edemez.  En yakın bağlantı, “girl + kopula” (“kız + koşaç”) olsa bile. (Ç.N. Koşaç: Yüklemi özneye bağlayan öğe, Türkçe’de -dır, -dir eki.)  “Girl is” biçimindeki öbeklerin bigram frekansı (Ç.N.kelime kombinasyonlarının olasılığı veya sıklığı) “girl are” biçimindeki öbeklerden çok daha yüksektir. Bigram frekansı, hesaplanabilir (çözümlenebilir) bilişsel bilimde (computational cognitive science) ve Büyük Veri analizinde yaygın bir ölçüdür. Yönerge yoksa doğrusallığa değil yapıya güvenir, mutabakata varmak için yakında olan isim yerine öbeğin bütününü dikkate alırız. (Ç.N. En yakın isim, “girl” olmasına rağmen “girl” kelimesinden sonra “is” koşacı kullanılmaz, onun yerine cümle yapısına bakılır ve “are” koşacı kullanılır.) Veya He saw the man with the telescope, cümlesini ele alalım, yoruma tabi tutulduğunda bile telaffuzu ve doğrusal sıralaması değişmez ancak öbek olarak neyi aldığımıza göre muğlaklık içerir. (Teleskoplu adamı gördü / Teleskopla adamı gördü)

noam chomsky

Daha derin bir örnek olması için, yine muğlaklık içeren Birds that fly instinctively swim cümlesini ele alalım (Uçan kuşlar içgüdesel olarak yüzer / İçgüdüsel olarak uçan kuşlar yüzer) Zarf “instinctively” (İçgüdüsel olarak) kendinden önce gelen yüklemle ilişkilendirilebilir (fly instinctively – İçgüdüsel olarak uçar) veya takip edenle (instinctively swim – içgüdüsel olarak yüzer). Şimdi varsayalım ki, zarfı cümleden çıkardık, Instinctively, birds that fly swim. (İçgüdüsel olarak, uçan kuşlar yüzer) Belirsizlik şimdi giderildi. Zarf, doğrusal olarak yakın fakat yapısal olarak uzak olduğu uçmak fiiliyle değil sadece doğrusal olarak uzakta ancak yapısal olarak yakında olduğu yüzmek fiiliyle birlikte yorumlanır. Kurallar, doğrusal sıralamanın basit çözümünü görmezden gelerek ancak yapısal uzaklığın çok daha karmaşık çözümünü önemseyerek, anlam ve gerçekten bağımsız olarak katı bir biçimde uygulanırlar.

Yapı bağımlılığı olarak adlandırdığımız bu nitelik, bütün dillerde bütün yapılar için geçerlidir ve bu, gerçekten kafa karıştırıcıdır.

Üstelik yapı bağımlılığı, az önce verdiğim örnekte ve diğer sayısız örneklerde olduğu üzere gayet nettir ve elle tutulur bir kanıt olmaksızın bilinir. Nitekim gerçekleştirilen deneyler, çocukların herhangi bir yönerge olmaksızın üç yaş itibariyle yapı bağımlılığın kavradığını göstermiştir.16 Yapı bağımlılığının, dil yetisinin derinlerden köken alan evrensel dilbilgisi ilkelerinden geldiğine emin olabiliriz.

Yapı bağımlılığı, anlaşılması kolay olmayan birkaç nitelikten biridir ve kullanım temelli yaklaşımlarla oturtulmaya çalışılır. Girişimler başka yerlerde detaylı olarak incelenmiş,17 ancak hepsi başarısız olmuştur. Tamamen başarısız. Hatta içlerinde çok azı doğru soruyu sormayı başarabilmiştir. Bu nitelik niçin bütün diller ve bütün yapılar için geçerlidir?

Başkaca kaynaklar, yapı bağımlılığının evrensel olduğu ve kökeninin dil tasarımına dayandığı sonucunu destekler. On yıl önce Milan’da yapılan ve Andrea Moro tarafından başlatılan araştırmalar, sonradan icat edilen dillerin yapı bağımlılığı ilkesini koruduğunu ve beynin dille ilgili alanlarında normal hareketlenmeye yol açtığını gösterdi. Doğrusal sıralamayı takip ederek bu ilkeleri ihlal eden daha basit dizgeler ise dağınık hareketlere sebep oldu ki, bu da deneklerin bu basit dizgeleri bir dil olarak değil bir yap -boz olarak gördüğü manasına gelmektedir. Neil Smith ve Ianthi-Maria Tsimpli, bilişsel olarak yetersiz ancak dilbilimsel olarak yetenekli denekler üzerinde yapmış oldukları araştırmalarda benzer sonuçlara eriştiler.19 Aynı zamanda ilginç bir gözlemde bulundular, normal denekler, problemi, bir dil olarak değil de bir bulmaca olarak sunulduğu takdirde çözebiliyorlar. Eğer bir dil olarak sunulsaydı, dil yetisi -aktif durumda olsa bile- veriyi anlamlandıramazdı. 

Öyleyse yapı bağımlılığı, dil yetisinin tabiatından gelen bir nitelik olmalı.

Niçin böyle olmalı? Bilinen tek bir cevap var. Bu da genel sebepler dolayısıyla aradığımız cevap. Dilin çözümlenebilir işlemleriyse en basit olasılık. Metodolojik temeller üzerinden varmayı umduğumuz ve dilin gelişimine ilişkin kanıtların ışığında beklediğimiz netice de budur.

Niçin böyle olduğunu görmek için, ötekilerin içine yerleşmiş, basit, yinelemeli bir işlemi ele alalım. Bu işlem, önceden oluşturulmuş iki tümleci kapsasın, diyelim ki X ve Y, ve bunlar, yeni bir tümleç oluştursunlar, diyelim ki Z. Z’yi oluştururken X veya Y’de değişiklik yapılmamış veya başkaca yapılar eklenmemiştir. Bu durumda Z, sadece {X, Y} dizgesi olarak alınabilir. Mevcut çalışmada bu işleme Birleşme (Merge) adı verilir. Birleşme belli bir düzen dayatmadığından kurgulanan tümleçler her halükârda kompleks, hiyerarşik olarak yapılandırılmış fakat düzenlenmemiştir; bunlara ilişkin işlemse doğrusal sıralamayı yok sayacak ancak yapısal uzaklığı koruyacaktır. Düşünce dilinin ürünü olan dilbilimsel işlemlerin yapı bağımlı olması gerekmektedir.

Maymunlar elbette el hareketleri yapabilirler. Ancak zorlu bir eğitim bile bu el hareketleri sistemini, dil yetisinin en temel özellikleriyle kullanmalarına olanak vermez.

Dilin dışsallaştırılması, içsel yapıları, konuşma gibi bazı duyu-motor kipliklerle eşleştirir. Duyu-motor sistem doğrusal sıralamayı gerektirirken düşünce dili, yapısal ilişkiyi korur. Dolayısıyla dışsallaştırma, düşünce dilinin oluşmasında asli işleve sahip değildir.  Ve böylesi bir sonuç, Galilean meselesinin kendi geleneksel formülasyonuyla çelişir.  

Algı, bu sonuç lehine çok daha fazla kanıt sağlar. Maymunların işitsel sistemi insanlarınkiyle oldukça benzer, hatta dilin fonetik özellikleriyle uyumludur. Fakat bu ortak işitsel sistemin maymunlara olan getirisi, insanın sahip olduğu dil yetisinin çok azı bile değildir. Maymunlar elbette el hareketleri yapabilirler. Ancak zorlu bir eğitim bile bu el hareketleri sistemini, dil yetisinin en temel özellikleriyle kullanmalarına olanak vermez. Bilindiği üzere işaret dilleri, hiçbir dilbilimsel girdi olmaksızın insanlar tarafından kendiliğinden geliştirilmiştir.20 Son zamanlarda köpeklerle yapılan araştırmalardan da benzer sonuçlar elde edilmiş ve köpeklerin insan dilinin fonolojik ve tonlamasal niteliklerine uyum sağladığı ortaya çıkmıştır.21 Hatta insanınki gibi hemisferik bir özelleşmeye sahip olabilirler. Ne var ki söz konusu özelleşme bile onların, dil ediniminde doğru adım atmalarını sağlamaz. Bu tür sonuçların çoğu, içsel dilimizin dışsallaşmadan bağımsız olduğunu ve ondan bağımsız geliştiği sonucunu destekler. Bu tez için en güçlü kanıtı sağlayansa dil tasarımıdır. Dilbilim için evrensel olan yapı bağımlılığı, çözümlenebilir dizgenin ideal olduğu sıfır hipotezinden yola çıkar. Bu sebeptendir ki, dışsallaştırmanın en temel özelliği olan doğrusal sıralamadan farklıdır.

dilin işlemlerinin Birleşmeye kadar indirgenebileceğini iddia etmek, yakın bir zaman kadar absürt görünürken son birkaç yılda yapılan çalışmalar, dilin karmaşık kabul edilen niteliklerinin bu tip varsayımlardan geldiğini göstermiştir.

Yer değiştirme, dilin her yerde mevcut, muammalı niteliklerinden biridir. Öbekler tek bir konumdan duyulur ancak iki konumdan yorumlanır. “Which book will you read?” (Hangi kitabı okuyacaksın?) cümlesi kabaca, “For which book x, you will read the book x,” (hangi kitap için x / okuyacağın kitap için x) anlamına gelir ve isim öbeği olan “kitap”, cümlede tek bir konumda yer alırken iki farklı konumdan yorumlanır. (Ç.N. İlk konum, “hangi kitap” sorusunun içinde yer alır, ikincisiyse “senin okuyacağın kitap” öbeğinin içinde.) Yer değiştirmenin, matematik, programlama veya başkaca amaçlar için yapay sembolik sistemlere entegre edilmesi mümkün değildir. Yer değiştirme uzun bir süre hem doğal dilin ayrıcalığı hem de noksanlığı olarak görülmüştür. Birleşme, kendiliğinden kopyaların yer değiştirmesini sağlar, verilen örnekte “which book” öbeğinin iki kopyası. Kopyalarla yer değiştirme, noksanlık değil en basit dizgenin öngörülebilir bir niteliğidir ve bazı açılardan Birleşmeden çok daha basittir.  

Göndergesel bağımlılık ve niceleyen-değişken etkileşimi gibi bazı niteliklerin semantik yorumu aynı süreç vasıtasıyla yapılır. Şu cümleyi ele alalım, “The boys expect to see each other,” (Oğlanlar birbirlerini görmeyi bekliyor) burada “each other,” (birbirleri, birbirlerini) oğlanları işaret eder. Böylelikle göndergesel bağımlılığın yakınlık koşuluna uyulur. Şimdi cümleyi, “Which girls do the boys expect to see each other?” (Oğlanlar hangi kızların birbirlerini görmesini bekliyorlar?) olarak değiştirelim. “each other” öbeği, artık en yakın öncülü olduğu “oğlanları” işaret etmez, bu tip öbeklerin evrensel olarak yaptıkları üzere; onun yerine çok daha uzak bir öncülü işaret eder, “hangi kızlar.” Cümlenin anlamı, “For which girls do the boys expect to see each other?” (Oğlanlar bekledikleri hangi kızlar için bu kızların birbirlerini görmesini bekliyorlar?) olarak değişir. Burada kulağa ulaşmasa bile zihne ulaşan, otomatik kopyalarla Birleşme bazlı çözümlemedir. Kulağa ulaşansa göndergesel bağımlılığın yakınlık şartını ihlal eder.

Dışsallaştırma sürecinde kopyanın silinmesiyse bazı işleme problemlerine sebep olur. Bu tip boşluk doldurma problemleri, bahsedildikleri üzere, oldukça zor bir hal alabilirler. Örneğin, “Who do you think ____ left the show early?” (Gösteriden kimin erken ayrıldığını düşünüyorsun / Gösteriden erken ayrılan kimi düşünüyorsun?) Boşluk, bitimli fiille soru arasında uzun mesafeli bir bağımlılık yaratarak sorunun yer değiştirdiği noktayı işaret eder. Eğer soru kopyası silinmeseydi problem azaltılmış olurdu. Niçin silindi? Çözümlenebilirlik ilkeleri minimumda neyin ölçümlendiğini sınırlar. En az bir kopya görünmelidir veya yer değiştirmenin gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt bulunmamalıdır. İngilizce ve İngilizce gibi dillerde, bu kopya yapısal olarak belirgin olmalıdır. Netice, işiten tarafından doldurulması gerekli boşlukların kalmasıdır ve bu, çetrefil kabul edebileceğimiz meselelerden biridir.

Ele aldığımız örnekler, genel bir fenomenin tasviridir. Dil tasarımı, iletişimsel etkinliğe itibar etmezken çözümlenebilir etkinliği maksimize etmiş gibi görünmekte. İletişimsel ve çözümlenebilir etkinlik çatışmasının olduğu her durumda iletişimsel etkinlik göz ardı edilir. Bu gerçekler, yaygın görüşle, sıklıkla iletişimin dilin temel işlevi olduğunu ifade eden sanal dogmayla taban tabana zıttır. Ayrıca, insan dilinin hayvan iletişiminden türediği varsayımını temelden çürütür. Ayrıca, iletişim için gerekli olan dışsallaştırmanın dilin dış görünüşlerinden biri oluşuna kanıt sağlar.

Elde edilen kanıtlar, söz konusu dorsal yolun makaklarda ve şempanzelerde çok zayıf olduğunu, yeni doğanlarda hem zayıf hem de miyelince yetersiz ancak dil ustalığına sahip erişkin insanlarda güçlü olduğunu gösteriyor.

Dilin temel tasarımının oldukça basit hatta belki de ideale yakın olabileceğini beklemenin metodolojik ve evrimsel sebepleri mevcuttur. Dışsallaştırma söz konusu olduğundaysa aynı metodolojik argümanlar, her zaman olduğu üzere, geçerlidir ancak evrimsel argümanlar geçerliliğini yitirir. Dilin dışsallaştırılması bütünüyle evrimi kapsamıyor olabilir.  Duyu-motor sistemler, dil ortaya çıkmadan çok önce oradaydılar. Düşünce dilini bazı duyu-motor sistemlerle eşleştirmek, çözümlenebilirlik açısından etkin içsel bir dizgeyi koordine etmeyi ve bağlantısız duyu modellemesini içeren zor bir bilişsel problem. Gözlemlenen dillerin çeşitliliği, karmaşıklığı ve kolayca değişebilmesi dışsallaştırmanın bir sonucu olabilir. Gittikçe daha açık bir biçimde görünüyor ki, mesele de bu. Çocuklar kanıt olmaksızın içsel dilin prensiplerini biliyorlar; aslında bütün semantik ve sentaktik özellikler de dahil olmak üzere, dil hakkında neredeyse daha fazlasını biliyorlar.

Yeni geliştirilen nörolinguistik bilimi, çözümlenebilir dizgelerin altında yatan beyin devrelerini açıklayabilir. Nitekim sinirbilimci Angela Friederici’nin bu konuda umut vaat eden birçok çalışmayı ele aldığı ve Eric Lenneberg’in klasik çalışması Biological Foundations of Language’ın ellinci yıldönümünde yayımlanması planlanan kitabı22, 23 cesur olduğu kadar tartışmalı bir takım varsayımlar içermekte. Friederici, beyaz cevherde yer alan dorsal bir lif demetinin linguistik çözümlemede önemli bir unsur olduğunu ve bu lif demetinin, beynin Broca alanında yer alan Brodmann bölgesindeki (44) spesifik bir kısmı, posterior temporal kortekse bağladığına dair kanıtlar ortaya sunuyor. Friederici’ye göre lif demetinin izlediği bu yol, “tam dil yeteneğini geliştirmeyi mümkün kılan kayıp bağlantı,” olabilir. Elde edilen kanıtlar, söz konusu dorsal yolun makaklarda ve şempanzelerde çok zayıf olduğunu, yeni doğanlarda hem zayıf hem de miyelince yetersiz ancak dil ustalığına sahip erişkin insanlarda güçlü olduğunu gösteriyor. Friederici’ye göre lif demetinin izlediği yolun yaşla birlikte kuvvetlenmesinin sebebi, insan beyninin karmaşık sentaktik yapıları işleme yeteneğinin artmasıyla doğrudan ilişkili.

Çözümlenebilir dizgenin ikinci bileşenine, atomik elementlere dönelim. Konu dil olduğunda bu atomik elementler sözcüklerdir. Geleneksel görüş, bunların kültürel ürünler olduğu ve extra-mental varlıklarla bağlantılı olduğu yönündedir. Bu temsilci kuram, modern dönemde evrensel bir ilkeymiş gibi benimsenmiştir. Maymun çağrılarının belirgin fiziksel olaylarla bağlantılı olduğunu düşünürsek kuram, hayvan iletişimi açısından geçerli gibi görünüyor. Ne var ki, insan dili söz konusu olduğunda Klasik Yunan’da bilindiği şekliyle tamamen yanlış.

Aynı nehri iki kez nasıl geçebiliriz, diye sordu Herakleitos. Bu iki görünüm, niçin aynı nehrin iki aşaması olarak anlaşılır? Soruya baktığımızda bulmacalar bol. Farz edelim ki, nehrin akışı tersine döndü. Hâlâ aynı nehir. Farz edelim ki, nehrin yukarısındaki bir bitkiden arsenik boşaldı ve nehrin yüzde doksan beşi arsenik oldu.  Hala aynı nehir. Başkaca radikal değişimler için de aynısı geçerli.

noam chomsky

Öte yandan ufak değişikliklerle o artık aynı nehir olmayacaktır. Nehrin kıyısını sabit bariyerlerle çevirir ve nehri petrol tankerleri için kullanırsak o artık bir nehir değil, kanaldır. Eğer yüzeyi belli belirsiz faz değişimi geçirir ve katılaşırsa ve ortasına bir çizgi çekilip kente yönlendirilirse, o artık bir nehir değil, bir otobandır.24  Meseleyi daha fazla araştırdıkça nehir olarak saydığımız şeyin varlığının zihinde yer alan rol ve yapılara bağlı olduğunu keşfederiz. Bahsedilen, en temel kavramlar için bile geçerlidir. Ağaç, su, ev, kişi, Londra… İnsan dilinde yer alan herhangi bir kelime. Dolayısıyla insanoğlunun sahip olduğu dil ve düşünce, temsil kuramını sistematik bir biçimde ihlal eder.25

En basit kelimelerin bile ne anlama geldiğine ilişkin karmaşık bilgilerimiz neredeyse deneyimsiz elde edilir. Dil ediniminin pik dönemlerinde çocuklar, bir kez gösterildiğinde saat başına bir kelime kazanırlar.26 Öyleyse en temel kelimeler açısından bile sahip olduğumuz zengin anlamsal çeşitlilik büyük ölçüde doğuştan olmalı.

Böylesi çıkarımların evrimsel kökeniyse tamamıyla bir gizem.

Galilean meselesi yeniden formüle edilmeli ki, dili konuşmadan, üretimi içsel bilgiden ayırmak mümkün hale gelsin. Sahip olduğumuz içsel çözümlenebilir dizge bize, evrimsel kayıtlarla uyumlu ve dikkate değer biçimde basit olması gereken bir sistem, bir düşünce dili sağlar.  İkincil süreçlerse dışsallaştırma için dilin yapılarını duyu-motor sistemle eşleştirir.

Çözümlenebilir atomların kökeniyse bir sır. Ve dolayısıyla dilin kendi olağan yaratıcı yöntemleriyle nasıl kullanıldığını araştıran Dekartçı sorunun yanıtı.

Biyolinguistik Program başladığından beri dil hakkında çok şey öğrenildi. Bence şunu söylemek adil olur, dilin sorgulanmaya başladığı tarihten bu yana geçen iki bin beş yüz yıllık süreçte dilin doğası ve geniş çeşitlilikte farklı tipolojilere sahip diller hakkında öğrenilenden çok daha fazlası yakın tarihte öğrenildi. Dolayısıyla eskisine oranla çok daha çetrefil yeni sorular ortaya çıktı. Şimdiyse elde ettiğimiz bazı şaşırtıcı cevaplar bizi, dil ve mental süreçler hakkında uzun süredir inanılan şeyleri gözden geçirmeye yöneltiyor.

Ne kadar çok öğrenirsek bilmediğimizi o kadar çok keşfederiz. 

Bu makale, yazarın 24 Kasım 2016 tarihinde Bibliothèque nationale de France’da yapmış olduğu orijinal konuşmaya dayanmaktadır.27

  1. Noam Chomsky, The Minimalist Program (Cambridge, MA: MIT Press, 1995)
  2. Galileo Galilei, Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo (Dialogue Concerning the Two Chief World Systems) (Florence: Gian Battista Landini, 1632). İngilizce metin, editör tarafından İtalyanca aslından çevrilmiştir. Türkçe çevirinin alıntılandığı metin, İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Çeviren, Raşit Aşçıoğlu.

İtalyanca orijinal metin,

Ma sopra tutte le invenzioni stupende, qual eminenza di mente fu quella di colui che, s’imagginò di trovar modo di communicare i suoi piú reconditi pensieri a qualsivoglia altra persona, benché distante per lunghissimo intervallo di luogo e di tempo? parlare con quelli che non nell’Indie, parlare a quelli che non sono ancora natie né saranno se non di qua a mille e dieci mila anni? e con qual facilità? con i vari accozzamenti di venti caratteruzzi sopra una carta.

  1. Antoine Arnault and Claude Lancelot, Grammaire générale et raisonnée de Port-Royal(Paris: Munier, 1803), 270. First published in 1660. İngilizce metin, editör tarafından Fransızca aslından çevrilmiştir.

Fransızca orijinal metin,

Il nous reste à examiner ce qu’elle a de spirituel, qui fait l’un des plus grands avantages de l’homme au-dessus de tous les autres animaux, et qui est uni des plus grandes preuves de la raison : c’est l’usage que nous en faisons pour signifier nos pensées, et cette invention merveilleuse de composer de vingt-cinq ou trente sons cette infinie variété de mots, qui, n’ayant rien de semblable en eux-mêmes à ce qui se passe dans notre esprit, ne laissent pas d’en découvrir aux autres tout le secret, et de faire entendre à ceux qui n’y peuvent pénétrer, tout ce que nous concevons, et tous les divers mouvemens de notre ame.

  1. René Descartes, The Philosophical Writings Of Descartes, vol.2 , trans. John Cottingham et al. (Cambridge: Cambridge University Press, 1984), 40.  René Descartes, Yöntem Üzerine Konuşmalar, Çeviren: Afşar Timuçin, Yüksel Timuçin.
  2. René Descartes, Discours de la méthode : pour bien conduire sa raison, & chercher la vérité dans les sciences : Plus La dioptrique, et Les météores. Qui sont des essais de cette méthode (Paris: Theodore Girard, 1667).  René Descartes, İkinci Meditasyon.
  3. Wilhem von Humboldt, “Ueber das vergleichende Sprachstudium in Beziehung auf die verschiedenen Epochen der Sprachentwicklung” (On the Comparative Study of Language and its Relation to the Different Periods of Language Development) in Gesammelte Schriften, vol. 7 (Berlin: Behr, 1907), 98–99. İngilizce metin, editör tarafından Almanca aslından çevrilmiştir.

Almanca orijinal metin,

Das Verfahren der Sprache ist aber night bloss ein solches, wodurch eine einzelne Erscheinung zu Stande kommt; es muss derselben zugleich die Möglichkeit eröffnen, eine unbestimmbare Menge solcher Erscheinungen und unter allen, ihr von dem Gedanken gestellten Bedingungen hervorzubringen. … Sie muss daher von endlichen Mitteln einen unendlichen Gebrauch machen…

  1. See, for example, Jerry Fodor, The Language of Thought (New York: Crowell, 1975). 
  2. Emilio Bizzi and Robert Ajemian, “A Hard Scientific Quest: Understanding Voluntary Movements”, Daedelus 144, no. 1 (2015): 93. 
  3. Gunther Stent, “From Probability to Molecular Biology,” Cell 36 (1984): 569. 
  4. Michael Sherman, “Universal Genome in the Origin of Metazoa: Thoughts about Evolution,” Cell Cycle 6, no. 15 (2007): 1,873–77. 
  5. See Section 2 of Chapter 4, “The Structure of the Lexicon,” in Noam Chomsky, Aspects of the Theory of Syntax (Cambridge, MA: MIT Press, 1964). 
  6. W. V. O. Quine, Word and Object (Cambridge, MA: MIT Press, 1960). 
  7. In the original Italian: “La natura no opera con molte cofe quello che può operar con poche.” Galileo Galilei, Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo (Florence: Gian Battista Landini, 1632), 110. The first English translation, by Thomas Salusbury and published in 1661, provides the following formulation: “Nature never doth that by many things, which may be done by a few.” Galileo Galilei, The Systeme of the World: in Four Dialogues, trans. Thomas Salusbury (London: William Leybourne, 1661), 99.  Türkçe çevirinin alıntılandığı metin, İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog, İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Çeviren, Raşit Aşçıoğlu.
  8. Swapan Mallick et al., “The Simons Genome Diversity Project: 300 Genomes from 142 Diverse Populations,” Nature 538 (2016): 201–6, doi:10.1038/nature18964. 
  9.  Riny Huijbregts, “Phonemic Clicks and the Mapping Asymmetry: How Language Emerged and Speech Developed,” Neuroscience & Biobehavioral Reviews (2017), doi:10.1016/j.neubiorev.2017.01.041. 
  10. See, for example, Stephen Crain and Mineharu Nakayama, “Structure Dependence in Grammar Format,” Language 63, no. 3 (1987): 522–43. For a different point of view, see Ben Ambridge, Caroline Rowland, and Julian Pine, “Is Structure Dependence an Innate Constraint? New Experimental Evidence from Children’s Complex-Question Production,” Cognitive Science 32, no. 1 (2008): 222–55. For a response and further discussion, see Stephen Crain, Loes Koring, and Rosalind Thornton, “Language Acquisition from a Biolinguistic Perspective,” Neuroscience & Biobehavioral Reviews, in press. 
  11. Robert Berwick, Paul Pietroski, Beracah Yankama, and Noam Chomsky, “Poverty of the Stimulus Revisited,” Cognitive Science 35, no. 7 (2011): 1,207–42. 
  12. See, for example, Mariacristina Musso et al., “Broca’s Area and the Language Instinct,” Nature Neuroscience 6, no. 7 (2003): 774–81. 
  13.  Neil Smith and Ianthi-Maria Tsimpli, The Mind of a Savant: Language, Learning and Modularity (Oxford: Blackwell, 1995). 
  14.  See, for example, Ann Senghas, Sotaro Kita, and Asli Özyürek, “Children Creating Core Properties of Language: Evidence from an Emerging Sign Language in Nicaragua,” Science 305 (2004): 1,779–82; Wendy Sandler et al., “The Emergence of Grammar: Systematic Structure in a New Language,” Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 102, no. 7 (2005): 2,661–65. 
  15. See, for example, Attila Andics, “Neural Mechanisms for Lexical Processing in Dogs,” Science 353, no. 6,303 (2016): 1,030–32, doi:10.1126/science.aaf3777. 
  16. Angela Friederici, (forthcoming) Language in Our Brain (Cambridge: MIT Press, 2017). The quotes that follow are taken from the book, listed for publication in December 2017. 
  17. Eric Lenneberg, Biological Foundations of Language (New York: John Wiley & Sons, 1967). 
  18. Consider the small Parisian street la rue Bièvre, which in medieval times was a flowing stream, but once filled in, became a rue. See Wikipedia, “Rue de Bièvre.” 
  19. For such reasons, incidentally, deep-learning approaches based on object-recognition cannot in principle discover the meanings of words. 
  20. Ping Li, Xiaowei Zhao, and Brian MacWhinney, “Dynamic Self-Organization and Early Lexical Development in Children,” Cognitive Science 31, no. 4 (2007): 581–612. 
  21. Conférence de Noam Chomsky à la Bibliothèque Nationale de France, November 24, 2016. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(Inference-review, 7 Nisan, 2017)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR