García Márquez’i İkinci Kez Okurken
3 Temmuz 2019 Edebiyat Kültür Sanat Roman

García Márquez’i İkinci Kez Okurken


Twitter'da Paylaş
0

Gabriel García Márquez eserlerinde, hayal gücümüzün olanaklarını, toplumumuzun olanaklarını ve çelişkilerimizi ete kemiğe büründürmüştür.

Bana göre Gabriel García Márquez’in büyük romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ın temel meselesi, gerçekliğe ait eşzamanlı uzamların hayal gücü yoluyla özgürleşmesidir. Bu eserin Latin Amerika’da kazandığı muazzam başarı, ilk bakışta kolayca “insanlar kendilerini o romanda buldular” şeklinde açıklanabilse de, uluslararası arenada kazandığı buna denk başarı, bize burada bir kimliğin keşfinin sevincinden öte bir şeyler olduğunu düşündürüyor. (Sahi kim Macondo soyağacında kendi ninesini, karısını, kardeşini, sütannesini bulmamıştır ki?) Ayrıca şüphesiz Latin Amerika’da yazılmış olan tüm kitaplar arasında en eğlencelilerinden biri olan Yüzyıllık Yalnızlık’ın çoklu anlamlarını, bu (eğlence ve tanıma amaçlı) ilk okumada tüketmek mümkün değildir. Bu düşünceler, bizden asıl okumaya denk ikinci bir okuma talep eder. Bu talep, bu mitsel ve eşzamanlı romanın iliğindeki sırda yatar: Yüzyıllık Yalnızlık iki okuma barındırır, zira iki tür yazı içerir. Birinci okuma, kesin olduğunu varsaydığımız yazıyla örtüşür: Gabriel García Márquez adlı bir yazar doğrusal, kronolojik bir şekilde Macondo’daki ailelerin hikâyesini, İncil göndermeleri ve Rabelais’çi abartma sanatıyla anlatmaktadır: José Arcadio’nun oğlu Aureliano’nun oğlu José Arcadio’nun oğlu Aureliano. İkinci okumaysa birincinin bittiği anda başlar: Macondo vakayinamesi, bu sefer mucizeler yaratan çingene Melquíades’in kâğıtlarına yazılıdır; Melquíades’in roman kişisi olarak yüz yıl önce ortaya çıkışının, yüz yıl sonra anlatıcı olarak ifşasıyla aynı şey olduğu ortaya çıkar. O an iki şey olur: Kitap yeniden başlar, ama bu sefer kronolojik akan hikâye, onunla eşzamanlı akan mitsel bir tarihsellik olarak ifşa edilir. Tarihsellik ve mit: Yüzyıllık Yalnızlık’ın ikinci okuması, olup biten şeylerin düzeniyle (vakayiname), olası olan şeylerin düzenini (imgelem) kesin ve fantastik bir tarzda kurar. Sanki bu kadercilik bu arzudan özgürleşmiştir. Macondo’da Buendía’ların her tarihsel edimi, dışarıdan anlatılan vakayinamede geçmeyen bütün olasılıkların etrafında döndüğü hızlı eksen gibidir ve şüphesiz en az tarihin aktörlerinin düşleri, korkuları, delilikleri, hayalleri kadar gerçektir bunlar.

Carpentier’le ilgili notlarımda, bir kuruluş ütopyasının izlediği yola, gayrimeşru bir epiğe atıfta bulunmuştum; kaderi kesintiye uğratıp özgürlüğü yeniden kazanmaya yönelik mitsel bir imgelem devreye girmezse değerinden kaybeder, demiştim. García Márquez romanının niteliklerinden biri, yapısının İspanyolların Amerikası’nın derin tarihiyle ilişkili olmasıdır: Ütopya, Epik ve Mit arasındaki gerilim. Yenidünya bir Ütopya olarak tasavvur edilmişti. Avrupa, Kopernik’in dünyanın evrenin merkezi olduğu hayalini yerle bir etmesinden sonra, bilinen dünyanın bir uzantısı olan yeni bir uzam yaratma ihtiyacı içine girdi. Giuseppe Cocchiara, Amerika ve Amerika yerlilerinin, keşfedilmekten önce, icat edildiklerini öne sürdü. Yani onlar daha başta arzulanmıştı, onlara muhtaç olunmuştu. Amerika, her şeyden önce, bir Arcadia olasılığının yeniden devreye girmesi; eski önermeleri Kopernik devrimiyle yerle bir olan tarihin yeni bir ilkesinin ortaya çıkışıdır. Thomas Moore’un Ütopya’sı, California’dan Paraguay’a bütün Hıristiyan misyonerlerin zihinlerinde ete kemiğe büründü. Ancak bu düş (arka planda da masumiyetin bir temsili), birdenbire, tarihsel gerekliliğin kanıtı olan Epik tarafından yok sayıldı. Cortés ve Pizarro o düşü, emperyal İspanyol (ve Ultra) egemenliğinin soyut taleplerine ve bireysel irade açlığının somut taleplerine, yani Rönesansçı homo faber’in taleplerine boyun eğdirerek mundar ettiler. Bu açıdan bakıldığında Ütopya, ortaçağın dünya merkezciliği ile Rönesansçı insanmerkezcilik arasındaki hayali bir köprüdür sadece.

garcia márquezBaşkan Babamızın Sonbaharı’nı yazarken, Barcelona 1970. Fotoğraf Rodrigo García. Sağda: Başkan Babamızın Sonbaharı’nın taslağı.

Yüzyıllık Yalnızlık’ın ilk iki bölümünün bu kökendeki karşıtlığa denk düşmesi bana göre pek talihli bir durum değil. Macondo’nun kuruluşu Ütopya’nın kuruluşudur. José Arcadio Buendía ve ailesi haç yolculuklarında cangılı geçerler, dolaşıp dururlar, ta ki yeni Arcadia’yı, kökenlerindeki vaat edilen vatanı kuracakları kesin yeri bulana kadar: “Kâşifler, o nem ve sessizlik cennetine dair, eskiye, ilk günah öncesine uzanan hatıralarının altında ezildiler.” Moore’un Ütopya’sı gibi Macondo da hayali bir adadır: José Arcadio oranın etrafının sularla çevrili olduğuna inanır. Ve José Arcadio, Ada’nın yanı sıra dünyayı icat eder, parmağıyla işaret edip her şeyi adlandırmayı ve sonunda da onları unutmayı öğrenir. Ama belirleyici bir şey olur: Kurucu Buendía “unutuşun sonsuz imkânlarını” fark ettiği anda hayatında ilk defa yazıya başvurmak zorunda kalacaktır. Nesnelere işaretler koyar, eskiden kehanetlere itimat eden adam düşünümle elde edilen bilgiyi keşfeder, artık dünyaya bilimle hükmetme zorunluluğu ortaya çıkmıştır: Eskiden doğal olarak bilen insan, şimdi artık haritanın, pusulanın, merceğin yardımına muhtaçtır. Ütopya’nın kurucuları kâhindi; dünyanın, gizli ve önceden kurulu olan dilini bilirlerdi; ikinci bir dil yaratmaları gerekmemişti, var olan dilin kapılarını açmaları yeterliydi.

Michel Foucault Kelimeler ve Şeyler’de, modern bilgi kutsalla olan eski ilişkisini koparmıştır, der; başka bir deyişle kehanette bulunmayı bırakmıştır. Kutsal, kendini önceleyen işaretler olduğunu varsayar. Modern bilgide ise işaret sadece içinde bulunduğu bilgi sisteminde (hemen yanı başında olan, doğrulanabilir olan bilgi) bir anlam ifade eder ve bu kopuşun neden olduğu dram, bizden önce var olan dünyayla bir iletişim kurmamıza yarayan yordamları gayretle aramaya sevk eder bizi. Foucault, Malebranche’taki bilinci ve Berkeley’deki duyguyu örnek verir. Daha sonra, hatta günümüze kadar bu köprüler, tartışmasız şekilde tarih ve psikanaliz olmuştur. Ama José Arcadio Buendía, kehanetten vazgeçip bilimi seçerek, kutsal bilgiden hipotez pratiğine geçerek romanın ikinci kısmına geçiş yapan kapıları açar: Roman, Epik’e, yani Macondo’nun ütopik kuruluşunun, doğrusal zamana duyulan canlı ihtiyaç yüzünden reddedildiği tarihsel akışa açılır. Romanın bu kısmında, basit ve manidar bir şekilde, Albay Aureliano Buendía’nın otuz iki silahlı ayaklanması, muz plantasyonunun çılgınca sömürülüşü ve en sonunda Macondo’nun terk edilişi, tüketilen kuruluş Ütopya’sının değersizleştirilip, nihayetinde tarihsel Epik, ticaret ve suç faaliyetleri tarafından katledilişi anlatılır. Büyük tufan –ceza– ardında “kuşlara terk edilen, nefes alma çabasının bile imkânsız olduğu korkunç toz ve sıcağa teslim olan bir Macondo” bırakır.

Orada son hayatta kalanlar Aureliano ve Amaranta Ursula’dır, “renkli karıncaların velvelesi yüzünden uyumanın dahi mümkün olmadığı bir evde yalnızlığa ve aşka ve aşkın yalnızlığına mahkûm” olmuşlardır. Ve böylece kitabın üçüncü uzamı, yani mitsel uzamı önümüzde açılır; eşzamanlı ve yenilenebilir niteliği, son paragrafa kadar anlaşılmayacaktır. Son paragrafta bu hikâyenin, Macondo’nun kuruluşunda bulunmuş olan kâhin Çingene Melquíades tarafından yazıldığını öğreniriz, o da hayatta kalmak için José Arcadio Buendía’yla aynı numaraya başvurmuştur: yazıya. İşte burada, Yüzyıllık Yalnızlık’ın ikinci okumasının derin paradoksu çıkar karşımıza: Her şey olup bitmeden önce Melquíades tarafından, yani kutsal, ütopik, mitsel kehanet tarafından biliniyordu, ancak Melquíades onları yazı aracılığıyla bize aktarmasaydı hiçbir şey bilmeyecektik. García Márquez, tıpkı Cervantes gibi, bir kitabın içinde gerçekliğin sınırlarını ve gerçekliğin içinde de bir kitabın sınırlarını kurmuştur. Bu simbiyoz mükemmeldir. Ve bir kez gerçekleşti mi, bir Güney Amerika Yoknapatawpha zenginliğindeki, tomurcuklanan, içeren, partenogenetik kasaba üzerine, bu güzeller güzeli, neşeli, hüzünlü kitabın mitsel okuması başlar.

Latin Amerika ütopyasının, epiğinin ve mitinin otantik revizyonu olan Yüzyıllık Yalnızlık, tarih yazımının ölü zamanına, onu şeytanlaştırarak hükmeder; bunu şimdinin bütünsel zamanına metaforik, mitsel anlamda ve eşzamanlı olarak girmek için yapar.

Faulkner romanı gibi García Márquez romanı da kendinden türer: Yaratının tamamı büyüdür, yaratıcısının tek cinsten olma bebeğidir, dolayısıyla da bir mittir, temel bir edimdir. Kurma ediminin temsili. Mitsel düzlemde bakıldığında Yüzyıllık Yalnızlık her şeyden önce sürekli bir sorgulamadır: Macondo kendi hakkında ne bilir? Yani Macondo kendi yaratılışı hakkında ne bilir? Roman buna bütünsel bir yanıt sunar: Macondo bilmek için “gerçek” ve “hayali” hikâyenin tamamını kendine anlatmak zorundadır; tüm noter belgelerini ve tüm söylentileri, efsaneleri, iftiraları, sofu yalanları, abartmaları ve kimsenin yazmadığı, yaşlıların çocuklara anlattığı, vaftiz analarının rahibin kulağına fısıldadığı, cadıların gecenin bağrında yakardığı ve gezginlerin kasaba meydanında aktardığı masalları anlatmak zorundadır. Macondo ve Buendía’ların destanı, yazılı olmayan efsanevi geçmişin bütününe, bize resmi, belgelenmiş tarihle mutlu olamayacağımızı söylemek için yer verir; ayrıca tarihin, iyisiyle kötüsüyle insanların düşlerinde gördüğü, hayal ettiği, arzuladığı bir şey olduğunu göstermek için. Koruma altına alıp sonra da yıkmak için. Bütün mitsel, kökensel hafızalarda olduğu gibi Macondo’nun hafızası da tek bir anda yaratılış ve yeniden yaratılıştır. Bu romanın zamanı eşzamanlıdır. Bunu ancak ikinci okumada anlarız; bir gün José Arcadio Buendía’nın o günden itibaren her günün pazartesi olmasına karar verişi ve son sahnede Ursula’nın, “Sanki zaman çemberler çizip başa dönüyor, biz de dönüp dolaşıp en başa geliyormuşuz gibi,” deyişi de ancak o zaman anlam kazanır. Anlatı, kökene ait modelleri, matrisleri tekrar eder, tıpkı Albay Buendía’nın dönüp dolaşıp aynı küçücük günahları işlemesi gibi... yeniden ve yeniden doğmak için, pek sevgili, ciddi ritüel edimlerle kozmosun devamını sağlamak için. Böyle bir mitselleştirmenin bedeli vardır: İnsanlar etraflarını saran kaosa, cangıllara, muhteşem nehirlere, her şeyi oburca içine alıp tüketen Güney Amerika magmasına karşı hayal güçlerini kullanarak kendilerini savunurlar. Doğanın kendi egemenlik alanları vardır. İnsanların kendi egemenlik alanları vardır. Buendía soyu gibi tüm insanlar da şeytanlaşmıştır. Bir şeyler kuranlar, gasp edenler, yaratanlar, yıkanlar, Sartoris ve Snopes, hepsi aynı soydan gelir.

Latin Amerika ütopyasının, epiğinin ve mitinin otantik revizyonu olan Yüzyıllık Yalnızlık, tarih yazımının ölü zamanına, onu şeytanlaştırarak hükmeder; bunu şimdinin bütünsel zamanına metaforik, mitsel anlamda ve eşzamanlı olarak girmek için yapar. Dağda savaşta yenilen bir İspanyol askeri, çete üyesine dövme yapan erkekler, muz plantasyonu şirketi tarafından katledilen köylülerin cesetleriyle dolu bir kamyonun cangıldan geçişi ve cesetlerin denize dökülüşü; bir ağaca sonsuz aşk duyan bir dedenin sonunda simgesel, şamanik anlamda, yağmurun, tozun, rüzgârın aşındırdığı bir ağaç gövdesine dönüşümü; gökyüzünden çiçek yağmuru; aynı gökyüzüne Güzel Remedios’un yükselişi. Bu kurgusal edimlerin her birinde, epiğin pozitivist zamanı ölür (bu gerçekten olur) ve ütopyanın nostaljik zamanı ölür (bunun olma ihtimali vardır) ve mitin mutlak şimdisi doğar.

García Márquez ölü, baskıcı, olgusal tarihi, evet reddeder; bunu, bir romanın içine Latin Amerika zamanının üçlü karşılaşmasını yerleştirmek için yapar.

Fakat daha basit, daha açık ama aynı zamanda daha derin bir şey daha vardır. Lévi-Strauss, mitsel bir sistemin, doğa koşullarıyla toplumsal koşullar arasında bir türdeşlik ilişkisi kurmak gibi bir amacı olduğunu söylemişti. İşte Yüzyıllık Yalnızlık’ın, insanın toprağı terk edişi ve buna dair korkularının korkunç bir metaforuna dönüştüğü düzlem budur: Anonim, insansız doğayı terk etme ve ona geri dönme korkusu; domuz kuyruğu olan bir oğul vücuda getirme ve mutlak kökene dönüşü başlatmanın dehşeti: hiçliğe dönüşün dehşeti. Âdem ile Havva metaforu olan, kardeş çocukları José Arcadio ve Ursula, günahlarının ve korkularının ilksel dünyasından kaçan hacılardır, Macondo’da ikinci bir cennet inşa edeceklerdir. Ama bir köy ya da soyun kuruluşu, tam da o aynı toprakla ve tensel anlamda çiftleşme ediminin, ensestin tekrarını gerektirecektir. Lévi-Strauss, evlilik alışverişinin, doğa ile onun karşıtı olan kültür arasında aracılık ettiğini söyler. Evlilik ikinci bir doğa yaratır, insanın etki edebileceği bir doğa. İşte buradan, bir insanla bir hayvanın çiftleşmesi, bir kadınla bir hayvanın evliliği gibi çok sayıda mit türer; bunlar doğaya hükmetme ve yasak ensest şeklinde ikili metafordur. Zina ve günah, evlilik kelimesinin anlamına işaret eder şüphesiz; karnını doyurma, sahip olma, hak etme, kazanma, elde etme de içerilen diğer anlamlardır. Sanırım buradan Yüzyıllık Yalnızlık’ın derinliklerinde yatan anlamına geliyoruz: Bu roman upuzun bir yüzyıla yayılan olaylar üzerinden aslında sadece, ilk erkekle ilk kadını temsil eden José Arcadio ve Ursula arasındaki tensel aşkın ürünü olan anlık edimin, onların bu korkunç ensestinin meyvesi olan domuz kuyruklu oğlun anlatıldığı kocaman bir metaforudur; ama yiyip içme, sahip olma, elde etme, hak etme, düş görme, var olma, kısacası bu edimin yol açacağı tüm tehlikelerle birlikte dünyayı sürdürmek için onlar çiftleşmeye devam etmek zorundadır.

Acaba Philip Rahv’ın ısrarla altını çizdiği gibi mit, tarihi reddeder mi? García Márquez ölü, baskıcı, olgusal tarihi, evet reddeder; bunu, bir romanın içine Latin Amerika zamanının üçlü karşılaşmasını yerleştirmek için yapar. Birinci karşılaşma, kopuş ve tehlike geleneğindeki canlı geçmiş, rahim ve yaradanla karşılaşmadır: Buendía’ların her nesli, bir devrimde bir oğullarının ölümünü tadacaktır – asla sonu gelmeyen bir kahramanlıktır gider. İkinci karşılaşma, arzulanan gelecekle karşılaşmadır: Yanıp kavrulan Macondo cangılına ilk defa buzul soğukları gelir, doğaüstü olan karşısında insanların hayretini okuruz – büyü ve fayda birbirinden ayrılmaz olur. Üçüncü karşılaşma, hatırladığımız ve arzu ettiklerimizdeki mutlak şimdiyle karşılaşma: Kolombiya’da vuku bulan yüz yıllık bir yalnızlığın uzun anlatısı şeklinde serimlenen canlı bir roman, ama aynı zamanda Melquíades’in kehanet kabilinden kâğıtlara karaladıklarıyla, tehlikeli bir biçimde aktarılan bir masal. Macondo’nun dünyevi kayıtları, canlıların dünyasındaki ilişkilerle yazı dünyasının ilişkilerini birbirine karıştıran mitoman bir cadının aklına geldiği gibi yazdığı kâğıtlardan oluşur.

Bu yarılma sayesinde Yüzyıllık Yalnızlık, Latin Amerika edebiyatının Don Quijote’sine dönüşür. Hüzünlü Şövalye gibi, Macondo’nun erkekleriyle kadınlarının, var olduklarını ispatlayabilmek için çareyi bir romanda (bu romanda) aramaktan başka seçenekleri yoktur. Varlığın ispatı olarak romansal bir dilin yaratılması. Bir bilgi edimi olarak, yakın zamana kadar gerçekliğimizi maskeleyen devletin yanlış kayıtlarının reddi olarak roman. Dil-kurgu-hakikat, lügat-nutuk-yalana karşı: Fatihlerin vatanlarına yolladığı kibirli mektuplara karşı; kralların yerliler için yazdıkları uyulmayan yasalara karşı; liberallerin anayasa ihlallerine karşı; zalimlerin onur kırıcı anlaşmalarına karşı Yüzyıllık Yalnızlık. Bizi olduğumuzdan farklı gösteren bütün metinlere karşı silinmez bir şekilde bize kimlik veren romansal işaretler: Aureliano Buendía’nın otuz yedi öz çocuğunun gözlerinin önünden asla gitmeyecek olan Kül Çarşambası haçları; yakılan toprakların haçı olan ölümün kara işareti; diktatörlerin, kralların kurşunlarıyla gelen ölümün beyaz işareti. İşte bu kanlı canlı haç yüzünden başkan babanın isyankâr çocuklarını (piçlerini) hep tanıyacaklar ve hep katledecekler.

García Márquez, tarihimizin ölümcül olmakla kalmadığını fark etmiştir: Aynı zamanda biz, karanlık duygularla bunu kendimiz arzulamışızdır.

García Márquez, görünmeyen suçlara, adsız suçlulara karşı, bizim adımıza bir fiili ve bir yeri ayağa kaldırır. İlk Buendía gibi, Alejo Carpentier gibi Márquez de adsız bir kıtada olup bitecek her şeyi vaftiz eder. Ve bir yer yaratır. Mitin yeri: Macondo. Masal anlatıcısı García Márquez, mevcudiyetin, bir yer (direnişlerin yeri) olmazsa çözülüp gideceğini bilir. Herhangi bir yeri temsil eden bir yer, her şeyi içeren, hepimizi içeren bir yer: zamanın meskeni, bütün zamanların kutsanması, hafızayla arzunun buluşma yeri, herkesin sıfırdan başlayabileceği ortak bir şimdi: bir tapınak, bir kitap. Yüzyıllık Yalnızlık, Latin Amerika imgeleminin, uzun zaman edebiyatın bakışının dışında kalmış olan folklorun, natüralist tanıklığın, mahir ithamların ağır diktasına tabi kılınan bir kuşaktaki bütün şimdileri yeniden başlatır, yeniden canlandırır, yeniden düzenler, hepsini birbirleriyle çağdaş kılar. García Márquez’in erdemleri arasında, şeri güzele ve mizaha dönüştürmek hiç de önemsiz bir yere sahip değildir. Latin Amerika tarihinin yarı karanlığı, Gallegos, Rivera ve Icaza’nın romanlarında da, yalıtılmış, nüfuz edilemez, muazzam boyutlarda ve nihayetinde uzak ve kesin bir şerrin ete kemiğe bürünmesi şeklinde ortaya çıkar. García Márquez, tarihimizin ölümcül olmakla kalmadığını fark etmiştir: Aynı zamanda biz, karanlık duygularla bunu kendimiz arzulamışızdır. Dahası, şerri mizaha dönüştürür, çünkü bu da arzu ettiğimiz bir şeydir, hayatlarımıza uzak soyut bir şey değildir: Ötekidir, kendimizin dışında ama kendimizin bir parçası olarak görebileceğimizdir; gündelik zayıflıklarımız ve hayali temsillerimizle birlikte ironik, orantılı, tesadüfi, tehlikeli olanla karşılaşmaya indirgenmiştir.

***

García Márquez Yüzyıllık Yalnızlık’ta bizi bir kuruluş ütopyasından alır, yoz bir epiğe, tarihimizi şimdide hatırlamamıza olanak veren bir mitin günbatımına götürür; ona ad verir, onu yazar. Bu aydınlanma yazara, Latin Amerika’nın bütünsel tarihsel sürecine dair ironik, insancıl bir perspektif sayesinde gelir.

Yüzyıllık Yalnızlık’taki edebi teknik, Başkan Babamızın Sonbaharı’nda şiirsel bakımdan radikalleşir. García Márquez, geçmişin tüm deneyimini şimdiye dahil etmek amacıyla burada zamanların ve kişilerin şiirsel bir harmanını yapmayı dener. Öteki romanda olduğu gibi bunda da her şeyin, önceden söylenmiş olduğu, söylenmekte olduğu bir durumla karşılaşırız: Resmi tarih ama aynı zamanda söylenti, itiraf, dedikodu, düş ve hayal, bunların hepsi tek bir sözel entrikada, dikişleri olmayan bir ağda, virgül dışında noktalama işaretleri olmaksızın akan bir süreklilikte bir arada dokunur: birinci tekil şahsın (Ben), üçüncü tekil şahsa uğrayarak (Eril ve Dişil O) ve yolda ikinci tekil şahısla karşılaşarak (Sen: Okur) birinci çoğul şahsa (Biz) doğru çöktüğü uzun, tek bir cümle.

Her şey birleşir, ayrılık alt edilir, halk saraydadır, balkon ele geçirilmiş, sahne ışıkları söndürülmüştür. Sahne ve izleyicileri ayıran çizgi, romanın karnavalesk nesrinde ortadan kaybolur. Bahtin’in Rabelais’de gördüğü karnavalesktir bu. García Márquez’in karnavaleski aynı zamanda büyük bir eleştirel nesirdir, demokratiktir, eşitlikçidir, kolaycı değildir. Bizi tarihsel olarak geçmişten alır, kurucu bir ütopyadan (ilk Macondo) epik sapkınlıklara (tarihsel Macondo), mitin hatırasına (yalnız Macondo) götürür. Hem Yüzyıllık Yalnızlık’ta hem Başkan Babamızın Sonbaharı’nda bizi şimdiye ait yeni bir vatana yerleştirir; yaşadığımız deneyim, orada her şeyi mutlak bir netlikte görmemizi sağlayan yoğun bir şiirsellik düzeyine yükseltir bizi.

Bu şekilde kazandığımız vizyon sayesinde kendimizi olaylardan ayrı tutabilir, onları tarihsel bir perspektiften anlayabilir, çatışmalı modernliğimize yedirebiliriz. Tarihi biz yaparız, onun yanında olmak da bizim görevimizdir, ama tarih henüz bitmemiştir, onu sürdürmemiz de gerekir ve yazarın yapabileceği tek şey dilin düzenini etkilemektir. Geçmişten aldığı, bağlamsal olarak kuşatma altında olan, başkalarının seslerinin ve toplumsal sistemde buluşan dillerin çoğulluğunun belirlediği bir dil.

garcia márquezEski Meksika Devlet Başkanı Carlos Salinas de Gortari, Mercedes Barcha. Ayakta: Oğulları Gonzalo ve Rodrigo García.

İşte García Márquez gibi bir yazar bu dille, edebi ve toplumsal işlevi mükemmelen yerine getirir. Şüphesiz, bizi de tarihsel sürekliliğinin şafağında bırakır. Onun imgelemi, sözü bu tarihi dönüştürmüştür. Artık tarihi yeni, daha yaratıcı bir gözle görebiliriz. Ütopyadan, epikten, mitten söz ettik. Öte yandan Başkan Babamızın Sonbaharı bu kavramları değiştirmemize, zenginleştirmemize, günümüz bağlamına oturtmamıza olanak tanır. García Márquez’in yanında Antonio Gramsci okuduğumda kendime, acaba Moore’u ve Machiavelli’yi yanlış mı okuduk, diye sorarım. İtalyan siyasetçi yazarın öne sürdüğü gibi acaba ütopyanın, iktidar vurgusuyla yeni bir okumasını yapamaz mıyız, derim. Machiavelli’yi, salt siyasi yazılar yazan biri değil de dinamik bir ütopyanın yazarı olarak görebiliriz belki; şeyleri olduğu gibi yazan biri değil de gerçekçi bir varlık olmaya yönelik bir vizyoner olarak.

García Márquez, Başkan Babamızın Sonbaharı’nda bize son, anonim despotun bir imgesini sunar; benzerlerinin varlığında kafası karışmış, daha başta ölen, üzerine akbabaların üşüştüğü bir despottur bu. Son patrimonial, arkaik tiran, devrimci şiddet zamanlarının hemen öncesinde ama aynı zamanda demokratik dengenin hemen öncesinde bir tiran. Bir önceki yüzyılın yöneticileri de aynı sorunla yüzleşmek, halletmek zorundaydı: Anarşiden nasıl çıkılır, nasıl gelişip serpilecek uluslar yaratılır, küçük Balkan cumhuriyetleri değil de büyük ulus-devletler nasıl yaratılır? Emperyal İspanya devletinin bıraktığı, hemen ardından küçük tiranların, rahiplerin ve askerlerin üşüştüğü boşluk nasıl doldurulur? Meksika’da Juárez ve Díaz, Şili’de Portales, Arjantin’de Rosas ve Mitre, Guatemala’da Justo Rufino Barrios iyi kötü bu soruna el attılar. Rosas gibi bazıları, birleştirici güçte, anarşi ve şiddet tohumlarını yaşattılar. Juárez ve Barrios gibi bazıları da, daha sonra askeri damarı güçlenecek devlet kurumları yarattılar. Portales gibi bazıları ise, iktisadi bakımdan dinamik, gittikçe demokratikleşen, çeşitlenen bir toplum yaratma girişiminde bulundu. Mitre ve Díaz gibilerse, ülkeyi gerçek anlamda dönüştürmeden görünüşte modern kalkınmacı bir yüz yaratmak istediler.

Sonuçta, Meksika’da Obregón ve Calles, Küba’da Castro ve Nika-ragua’da Sandinistler gibi yöneticiler, toprak birliğini, ulusal kimliği ve kurumsal uygunluğu elde etme amacıyla, şiddet ânını, devrimci kurucu an olarak tanımlamak zorunda kaldılar. Latin Amerika’da 20. yüzyılda olan üç devrim şüphesiz birbirinden farklıdır. Meksika’da devrim yanlısı toplum sonunda kendi babalarını, yani Parti ve Devlet’i geride bıraktılar. Küba’da toplumsal dönüşümler siyasette, eğitim, sağlık ve istihdamda olan düzeyde bir karşılık bulamadılar. Uzayıp giden kayırmacılık sonuçta Küba’daki toplumsal dinamiğin yerini alamadı, onu içeremedi. Nikaragua’da canlı bir siyasi yön aynı zamanda, devrimden önce olmayan bir ulus-devlet inşa etmek, onu dışarıdan dayatılan bir savaşa karşı korumak ve ABD’nin kuklası olmak şeklindeki ölümcül tarihsel kısırdöngüyü kırmak istedi. Günümüzün gerilimlerinden ve çatışmalarından Nikaragua’nın geçmişte sahip olmadığı bazı şeyler doğdu: siyasi kayırmacılığın ve yatak odası siyasetinin engellerine rağmen modern bir sivil toplum. Daha sonra devrim parçalara bölündü ve tek bir kişi, Sandinistlerin önerdiği diğer seçenekleri yok ederek iktidarı ele geçirdi ve ülke yine geçmişten gelen değerleri dışlayan kayırmacı otoriteryenliğe geri döndü.

Bugün Meksika’da bir sivil toplum mevcut, ülkenin sorunu, siyasi dinamikleri, günümüz Meksika toplumunun dinamizmiyle bağdaştıracak şekilde yenilemek. Uzun bir dönem güçlü bir devletimiz ve zayıf bir toplumumuz oldu. Sonra her geçen gün güçlenen bir toplum, korporatif devlete bir yer açtı. Buna mukabil Arjantin’in oldukça güçlü sivil toplumu, kendisiyle bağdaşacak siyasi kurumlar yaratma göreviyle karşı karşıya. Şili’deyse, şüphesiz askeri diktatörlüğe boyun eğmiş olan ama demokratik geleneği tekrar devreye sokmayı başaran bir demokratik sivil toplum var. Şu soruyu sormak için üç örneğe baktım: İspanyol Amerikası, basit bir güç kazanmanın ya da sadece istikrara ulaşmanın ötesine devrim yoluyla mı, evrimle mi; şiddetle mi, onu savuşturarak mı; Machiavelli’ye mi, Bodino’ya mı başvurarak geçebilir? Kalkınmanın dinamiği adalet ve demokrasi temelinde olabilir mi?

Başkan babamızın sonbaharından teknokratın ilkbaharına geçmekteyiz. Adaletsiz kalkınmanın kışlarından, borç ve enflasyon cehenneminden, her düzlemde durgunluktan geçmediğimiz kalmıştı. Gerçek demokrasinin ilkbaharına ancak bu sınavlardan geçerek ulaşılabilir. Çoğunluğun refahını daha fazla erteleyip mevcut refah yanılsaması içinde daha fazla yaşayamayız. Birçok konuda dersimizi aldık. Yeni kalkınma modeli, tıpkı siyasi demokrasi, ama aynı zamanda toplumsal adalet gibi, siyasi hayatımızın, hem sağ hem sol kanattan bütün aktörlerinin önüne zor taleplerle çıkacak. Herkesin sırtına zor görevler yükleyecek. Tarihimizde hiç olmayan boyutlarda gayret gerektirecek. Ülkelerimizin kültürel bütünlüklerini dikkate almayan bir modernlik mümkün değildir. Kâğıt üstünde bir modernlik mümkün değildir. Bugün artık kimse gerçek ülkeden apayrı ideal bir ülkeye inanmıyor. Başkan Babamızın Sonbaharı gibi kitaplar sayesinde hepimiz başka türden bir yazının varlığını biliyoruz, hayal gücünü harekete geçiren, arzunun gücünü ve değişim iradesini açığa çıkaran bir yazı. Soyut yasa Latin Amerika’da bir daha asla yalnız kalmayacak. Kelimelerin gücü! İktidarın kelimeleri varsa aynı zamanda yazarın ve onun insanlarının kelimeleri de var.

Gabriel García Márquez eserlerinde, hayal gücümüzün olanaklarını, toplumumuzun olanaklarını ve çelişkilerimizi ete kemiğe büründürmüştür. Kelimelerin gücü! Bazen kendilerine rağmen.

İspanyolcadan çeviren: Çiçek Öztek


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR