García Márquez ve Latin Amerika Boom Yılları
4 Mayıs 2017 Ne Haber

García Márquez ve Latin Amerika Boom Yılları


Twitter'da Paylaş
0

Fenomen İçinde Fenomen

Büyülü gerçekçilik 1950’lerin ortalarında olgunlaşmıştı, ne var ki yansıması daha kıta dışına çıkmış sayılmazdı. Genelde Latin Amerika edebiyatının dünyaya açılmasına ilişkin yaşadığı sorunlara bağlıydı bu.

Adnan Özer

México’yu gezmeye gidenlerin yolu mutlaka bir şekilde Güzel Sanatlar Sarayı’na düşer. Oradaki adıyla “Palacio de Bellas Artes de Ciudad de México” Juarez Bulvarı üzerinde 53 metre yüksekliğiyle beyaz mermerden bir ışık anıtı gibidir... Adamo Boari adlı bir İtalyan mimarın projesi üzerine 1904 yılında inşasına başlanan bu yapı ile García Márquez arasında ne gibi bir ilişki olabilir, diye düşünülecektir. Burası, onun México’daki vefatının ardından düzenlenen anma törenlerinin yapıldığı mekândır, hani anısına o sarı kelebeklerin uçurulduğu yer. Saray başka bir olaya daha şahit olmuştur ki o García Márquez’in sağlığında vuku bulmuştur. İşte hikâyesi: Takvimlerdeki gün 1976 yılının 12 Şubatı. Güzel Sanatlar Sarayı’nın karşısındaki parkta orta yaşlarda bir kadın beti benzi atmış bir şekilde koşturmaktadır. Gazeteci ve yazar Elena Poniatowska’dır bu; en yakın hamburgerciye varıp oradan bir parça çiğ fileto et isteyecektir. García Márquez onu sersemlemiş bir halde parktaki banklardan birine oturmuş beklemektedir. Sersemlemesi de en iyi arkadaşlarından biri tarafından toplum önünde âdeta nakavt edilmiş olmasından. Elena Poniatowska’nın o eti nerede kullanacağı anlaşılmış olsa gerek; Márquez’in gözünün altına bastıracak ki oradaki şişliği ve morarmayı alsın. Bu arada caddede ve Saray’ın içinde gerilim sürmektedir. Saray’da gala yerine bir skandal oldu dense yeridir: René Cordona’nın gerçek bir hikâye (13 Ekim 1972 tarihinde Uruguay’ın bir rugby takımını Şili’ye götürmekte olan uçağın And Dağları’na düşmesi olayını hatırlayalım. Kazadan sağ kurtulanlar bu sefer tam 72 gün boyunca soğuk ve açlıkla –sonunda ölen arkadaşlarını yemek zorunda kaldıkları– mücadele etmişlerdi) üzerine çektiği o ünlü Supervivientes de los Andes (And Dağları’nda Sağ Kalanlar) filminin galası bir yumruğa kurban gitmiştir. Yumruğu atan merak edilecek; Perulu yazar Mario Vargas Llosa’dan başkası değil. Llosa’nın, arkadaşı Márquez’e öfkesinin ardında kıskançlık vardır: Taze boşandığı eşiyle görüşüyor olmasından ötürü hınçlıdır Kolombiyalı yazara. Bu anekdotu daha fazla zorlamamızın gereği yok, son olarak bu görüşmelerin Meksika ve Kolombiya yazar çevrelerinde, Márquez’in eşinin de bilgisi dahilinde, bazısı da onun katılımıyla dostluktan ileri olmadığının söylendiğini belirtelim.

O gün México’daki Güzel Sanatlar Sarayı’nda García Márquez’in gözünün altında patlayan yumrukla (Llosa’nın askeri lisede yatılı okuduğu sırada boks çalıştığını da ekleyelim) başka bir olay da patlamıştır: Latin Amerika “Boom” (adı üstünde) denilen edebiyat patlaması. Latin Amerika’ya yakışır bir şekilde ironik ve alegorik...

[caption id="attachment_28841" align="aligncenter" width="800"] Prensa Latina gazetesinde çalışırken, Bogotá, 1959[/caption]

Latin Amerika Boom nedir, büyülü gerçekçilik ne?

Uzmanlıklar hariç Batı edebiyat çevrelerinin gözünde, şu 20. yüzyılın son çeyreği boyunca dünya edebiyatını kasıp kavurmuş Latin Amerika edebiyatı olgusunun ardında bir tek “büyülü gerçekçilik” akımının olduğuna dair bir yanılsama söz konusudur. Bu yanılsama bilgi eksikliğinden kaynaklandığı kadar –buna eleştirmenlerin toptancı yaklaşımı da dahildir– yayıncıların iyi bir sürüm imgesi bulmuş olmalarından da kaynaklanır. Latin Amerika Boom o sürümün adıdır; içerik olarak da “büyülü gerçekçilik” kullanılmıştır. Büyülü gerçekçiliğe gelince; onun tarihi daha eskilere dayanır; edebiyat akımları canlı ve girift süreçler içinden süzülüp geldikleri için tam bir tarihlendirme zordur, bu bakımdan bir edebi terim olarak ilk defa ne zaman kullanıldığı bize bir fikir verebilir: Venezuelalı yazar Arturo Uslar Pietri (1906-2001) bir Venezuela hikâyeleri seçmesi için yazdığı sunuda kullanmıştır bu terimi. Oradaki tarih de 1947’yi gösterir. Ardından Kübalı yazar Alejo Carpentier (1904-1980) Bu Dünyanın Krallığı (El reino de este mundo) adlı romanının giriş yazısında onu “lo real maravilloso” (harika/büyüleyici olan gerçek) şeklinde terimleştirir. Bu, büyülü gerçekçiliğin daha sıradan bir ifadesidir, murat edilen aynıdır. Burada da tarih 1949 yılını göstermekte. Her iki yazar da tabii verili bir duruma isim koymakta. Böyle olunca da kimi Latin Amerikalı eleştirmenlerin bu akımın ilk filizi olarak Uruguaylı yazar Horacio Quiroga’nın (1878-1937) 1920’li yılların ortaları ve sonlarında yayımlattığı öykülerini işaret etmelerini dikkate almak gerekiyor. İlginçtir, “büyülü gerçekçilik” terimi ilk defa 1925 yılında Alman sanat eleştirmeni ve tarihçisi Franz Roh tarafından Avrupa resim sanatında bir eğilimi tanımlamak için kullanılmış (Geçtiği eser: Nach Expressionismus: Magischer Realismus: Probleme der neusten europäischen Malerei). Franz Roh’un kullandığı şekliyle bu terimin Latin Amerika edebiyatıyla bir ilgisi olmadığı gibi Uslar Pietri ve Carpentier’in bu terimi Roh’tan aldıkları da söylenemez.

René Cordona’nın o ünlü And Dağları’nda Sağ Kalanlar filminin galası bir yumruğa kurban gitmiştir. Yumruğu atan, Mario Vargas Llosa’dan başkası değil. Llosa’nın, arkadaşı Márquez’e öfkesinin ardında kıskançlık vardır.

Büyülü gerçekçilik 1950’lerin ortalarında olgunlaşmıştı, ne var ki yansıması daha kıta dışına çıkmış sayılmazdı. Genelde Latin Amerika edebiyatının dünyaya açılmasına ilişkin yaşadığı sorunlara bağlıydı bu. Latin Amerikalı yazarlar için 1950-1970 arası dönem New York, Paris ve Barcelona üzerinden Batı’ya ve haliyle dünyaya açılmaya çalıştıkları zorlu bir süreci ifade eder. Önemli bir birikim vardı ama sanki bir duvardan geri dönüyorlardı. Buna sebep, iki büyük savaştan çıkmış Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kendi umdelerinde yeni bir kurum olarak “evrensel edebiyat familyası”nı oluşturma gayretleriydi. Kuzey Amerika siyahi edebiyatı, Afrika ve Karayip ülkelerinde patlayan Négritude hareketiyle birlikte modernizmi ve postmodernizmiyle güçlenip gelen büyülü gerçekçilik gibi olgular antropolojik bir ilgiyle değerlendiriyorlardı. Guatemalalı yazar Miguel Ángel de Asturias’ın 1967 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesi, bunun öncesinde Venezuelalı yazar –bir dönem devlet başkanlığı da yapmıştır– Rómulo Gallegos’un, Meksikalı yazar Juan Rulfo’nun gördüğü ilgi bu “ideolojik” çerçeveyi değiştiremedi.

Boom’daki olay örgüsü, kişiler, yerler...

Kıta edebiyatının bu kaderini değiştiren, kıran işte Latin Amerika Boom oldu. Márquez’in oğlu Gonzalo García Barcha şöyle diyor: “Latin Amerika Boom her ne kadar bir yayıncılık fenomeni olsa da bu zincirin kökü ta 1967’ye gider, orada da Yüzyıllık Yalnızlık vardır” (Xavi Ayén, Aquellos años del boom, RBA Yayınları, Barcelona, Mayıs 2014). Márquez’in oğlu ayrıca bu fenomeni başlatanın ismini de ifşa eder: Carmen Balcells. Lakap takmayı pek seven Latin Amerikalılar gibi bu toprakların yazarlarınca “La bruja” (cadı) olarak anılan Balcells’in edebiyat ajanslığının hikâyesi bir bakıma Boom’un da hikâyesidir. Balcells 1956 yılında Barcelona’da bir apartman dairesinde kendi adıyla ajansını kurduğunda yirmi altı yaşını sürüyordu. 1959 Küba Devrimi Balcells için ayrı bir uyarıcı etki yapar ve kıtadaki politik hareketliliğin bir patlaması olan bu tarihi olayın ardındaki edebiyat birikimini ticari anlamda değerlendirmeyi düşünür. Bu noktada devreye Boom ardındaki bir başka isim devreye girecektir: México’da Sudamericana Yayınevi’nin sahibi Francisco (Paco) Porrúa (halen bu isimle bir kitapçı zinciri vardır orada). Balcells, Porrúa ile yazışmakta ve ondan yayımladığı Latin Amerikalı yazarlar hakkında bilgi almaktadır. Tabii Márquez de bu yazarların arasındadır. Velhasıl Márquez’le Balcells 1965 yılında México’da tanışırlar. Balcells onunla bir sözleşme yapma isteğini Porrúa aracılığıyla iletmiştir. İşte Márquez’in o ünlü “Bu sözleşme boktan” ifadesi de o günlere aittir. Düşük bir yüzde ve topu topu bin dolar avansla birlikte, daha bir sürü bağlayıcı koşul yer almaktadır Márquez’e uzattığı sözleşmede. Márquez’le Balcells arasındaki bu didişme yüzdenin 15’e, avansların da üç bin dolara yükseltildiği 1974 yılına dek sürer. Llosa’nın yumruğundan sonraysa ipler Márquez’in eline geçecektir. Olay hızla İspanya ve Batı edebiyat çevrelerine yayılmış, başta García Márquez ve Mario Vargas Llosa olmak üzere büyülü gerçekçiliğin ve Latin Amerika edebiyatının diğer eğilimlerdeki yazarlarının eserleri gittikçe artan bir istekle talep edilmeye başlamıştır.

Latin Amerika Boom’un şehri ne olayın geçtiği México ne de devrimin hemen ertesinde bu “akımın” birçok yazarının ziyaret ettiği Havana’dır. Venezuela’nın başkenti Caracas’ı da sayarsak (Küba Devrimi gerçekleştiğinde Márquez burada bir yayınevinde redaktör olarak çalışmaktadır, Anturo Uslar Pietri zaten buralıdır, Alejo Carpentier de kendini bu şehre sürgün etmiştir vb.) bu şehirleri Boom’un alt mekânları olarak değerlendirmeliyiz. Bu yayıncılık hareketi Barcelona’da pişirilip kotarılmıştır. Hareketin en önemli yazarlarından olan Şilili José Donoso zaten burada yaşamayı seçmiş, hem Márquez hem de Llosa 60’lı yıllar boyunca birçok defa İber Yarımadası’nın bu güzel şehrini –tabii Carmen’i de– ziyaret etmiştir.

Yaban Márquez, oğul Llosa

Márquez’le Balcells’in netameli ilişkisi üzerine bir roman yazılsa yeridir; 1965 yılında, yazarın Yaprak Fırtınası (La hojarasca), Albaya Mektup Yok (El coronel no tiene quien le escriba), Hanım Ana’nın Cenaze Töreni (Los funerales de la Mamá Grande) ve Şer Saati (La mala hora) adlarını taşıyan dört romanı için New York’taki Harper and Row Yayınevi adına Roger Klein’le bir sözleşme yapmak için México’daki ilk buluşmalarından başlayarak (Balcells o yılın Temmuz ayının 5’i ile 8’i arasında bu şehirde kaldığına göre buluşma bu günlerden birinde gerçekleşmiş oluyor) Márquez’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı yıl olan 1982’de, aralarındaki sözleşmelerin bu sefer ülke ülke, yıl yıl ayrı olarak düzenlenip imzalanmasına kadar hep bir çekişme. Çekişme sadece bir hak ve kazanç mücadelesi düzleminde sürmüyor; Márquez eserlerini –çoğunlukla elyazısıyla– büyük bir özgüvenle döşendiği notlarla Balcells’e gönderiyor, o da beğenisini ve heyecanını gizlemeye çalışıyor. Pek çok kaynakta utangaç bir kişiliğe sahip olduğu yazılan Márquez sıra Balcells’e geldiğinde tam bir Kolombiyalı macho gibi davranıyor. Anlatırlar; bir tarihte Márquez yine Barcelona’dadır, Balcells ona bir röportaj ayarlamıştır, bu teklifi telefonla ona ilettiğinde, büyük usta ancak uzun bir esnemeden sonra evet der. Yine aynı şekilde bir başka röportaj için telefonlaşmaları var, o da ilginçtir; yine Barcelona’da geçiyor. Márquez bu sefer eşi Mercedes’le birlikte gelmiştir, Balcells teklifi iletirken eklemeden duramaz: “Mercedes’i de getir, sen sinirli oluyorsun...” Magazini büyütmek pahasına son bir telefon görüşmesine daha yer verelim, aralarındaki gerilimi en iyi anlatan da bu olsa gerek: Márquez bir gün Kolombiya’dan Balcells’e telefon açar, niyeti sözleşmeler üzerine tartışmak değildir, kısa bir hal hatır faslından sonra Balcells’e doğrudan sorar: “Carmen, beni seviyor musun?” Cevap: ...

Latin Amerikalı yazarlar için 1950-1970 arası dönem New York, Paris ve Barcelona üzerinden Batı’ya açılmaya çalıştıkları zorlu bir süreci ifade eder. Önemli bir birikim vardı ama sanki bir duvardan geri dönüyorlardı.

Márquez, eserlerini tüm dünyaya pazarlayan bu çetin kadından (Balcells’in 1991 yılında Ankara’ya baskın tarzı bir ziyareti de var. Başta García Márquez olmak üzere ajansına bağlı Latin Amerikalı yazarların birikmiş telif haklarına almanın derdinde. Yayınevlerimiz, Türkiye uluslararası telif haklarına dair sözleşmeye imza koyduğu halde eserleri yayımlayıp duruyorlar. O zaman Kültür Bakanlığı’nda küçük çapta bir kıyamet koptuğu söylendi) bir sevgi sözcüğü duymamıştır.

Balcells’in forse ettiği Boom’un ikinci önemli yazarı sayılan Mario Vargas Llosa’ya gelince, o “Carmen’in sevgili oğlu”dur. 60’lı yılların ortalarında tanıştıklarında çapkın Llosa zihninde kısa bir muhakemeden sonra bu kadınla başka bir ilişki kurması gerektiğini anlar, sevgililik değil, ana oğul ilişkisi olacaktır bu. O zaman Llosa (1936) otuzuna yaklaşmış olmalı, Carmen ise otuz altı, otuz yedi yaşlarında. Bir ana oğul ilişkisi için hatırlıca bir yaş farkı yoktur aralarında... Neyse, Llosa’nın kararı yerindedir ve Hispano-Amerikan edebiyat çevrelerinde çok konuşulan böyle bir yakınlık kurulur, yaşanır gider.

Boom’da öteki kişiler ve sonsöz

Latin Amerika Boom’un Barcelona’da pişirilip kotarıldıktan sonra dünyaya yayıldığını yazmıştık. Mutfağı inşa edenin Carmen Balcells olduğu da ortada. Bu mutfağın, haliyle aşçıları da var. Buradaki birinci isim Carlos Barral’dır (1928-1989). Carlos Barral, Barcelona’da 1911 yılında tarih ve çocuk edebiyatı kitapları yayımlamak üzere bir aile şirketi olarak kurulmuş Seix Barral Yayınevi’nin o zamanki sahibi. Aynı zamanda şair ve yazar olan Barral editörlükten de geri durmuyor. Carlos Barral, Carmen Balcells’in kendisine bağladığı Latin Amerikalı yazarların kitaplarını yayımlar. Öngörü ve yatırımın yanı sıra sevgi de söz konusudur bu girişimde. İkinci isimse Josep Maria Castelett’dir (1926-2014). 20. yüzyıl İspanyası’nın önemli yazar ve eleştirmenlerinden olan Castelett, tarihe ismini bir de “efsanevi editör” olarak geçirmiştir. Seix Barral’ın en önemli editörü olan Castelett, Boom’un en önemli eserlerini yayına hazırlamış ve onun ardındaki başlıca kuramcı olmuştur.

García Márquez olayına bir yayıncılık fenomeni içinden bakınca bunlar ortaya çıktı. Bu fenomenin olay örgüsü içinde büyük ustanın yazarlık serüveninin başka bir boyutu gözlerimizin önüne gelir gibi oldu. En azından benim için.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR