Gassal Şükrü
25 Ocak 2019 Öykü

Gassal Şükrü


Twitter'da Paylaş
3

(ah benim gördüklerim, vah benim gördüklerim) masalsı...

 Sala sedaları kulağına ulaştı ama ölen kişinin adını duyamadı ha gayret ettiyse de. Adı duyup duymamasının o kadar da önemi yoktu zaten. Sonuçta vadesini dolduranlardan birinin salası çalınmıştı kulağına ve bu vadesini dolduran kişi erkekse şayet, kervanını çekip gitmeden önce Gassal Şükrü'nün elinden geçmesi, aklanıp paklanması gerekmiyor muydu sanki?

 Uzandığı yerden birkaç kere "kalk" dedi kendi kendine ve kendi kendini işitemediğini fark etti şaşkınlıkla. Hastalığından mı, uykusunun derinliğinden mi, yatağının rahatlığından mı üstündeki ölüm ataleti, ola ki her üçünden diye geçirdi içinden. Doğru ya, altmış beş senelik ömrü hayatında ilk kez pamuklarda yatıyormuş gibi her debelenişiyle birlikte gömüldükçe gömülüyordu dibe doğru. Bir doğrulabilse, bir kalkabilse... Döndü durdu, bir gömüldü bir çıktı, bodur bacaklarını tahta kerevetten sarkıtmayı başardı nihayetinde. Ardından solak kolunun üstüne dirseğinden güç alarak bedeninin üst bölümünü de ağır ağır doğrultup oturdu. Tamamı beyazlamış sert kıllı sakalını şakağına doğru katır katır kaşıdıktan sonra yavaş yavaş gözlerini araladı. Gözleri şişmiş, altlarında mor halkalar oluşmuştu. Yerküreyi, kar altına gömme çabasındaki bulutların dürtüsüyle bir görünüp bir kaybolan güneşten kalma pırıltılar gözlerini sulandırdı. Odadaki tüm eşyalar med-cezire kapılmışçasına gözünün önünden dalgalanıp geçti sanki. Kirpiklerinin açılıp kapanmasıyla birlikte yanağından yuvarlanan birkaç damlanın ardından bakışları berraklaştı ve ayağa kalktı. Evinin tahta kapısına çakılı paslı çivinin ucundaki gri kumaş şalvarını alıp çizgili içliğinin üstünden giyinerek bağlarından düğümledi. Küçük bir tabure üstüne fırlattığı siyah külahını da ortası kelleşmiş kafasına geçirerek eski kahverengi gocuğuna büründü. Tahta kerevetin altındaki lastik çizmelere uzandığında perdesiz camdan süzülen kış güneşinin soğuk beyaz ışığında, boylu boyuna devrilmiş yatarken gördü kendi kendini. Birkaç kere art arda "bismillah" diyerek arkasından itekleniyormuş gibi kapıya doğru yalpalandı dar nefes. Sağ cenahtan eğri kaynamış koluyla kapının sürgüsünü dürttü heyecanla. "Aklımdan mukayyet ol Ya Rabbim" diye tekrarlayarak ürperti içinde evden çıkmadan önce, tüm cesaretini toplayıp bir daha arkasına bakındı. Gassal Şükrü, istifini bozmadan mışıl mışıl uyuyordu yatağında. Kıyafetlerinin üstünden başına, göğsüne, bacaklarına dokundu titrek ellerle. Uyanıktı, ayaktaydı. Yatağında bıraktığı ve tıpatıp kendine benzeyen o suret kime aitti öyleyse? Düşünmekten kaçındı. Gördüğünü zihninden atmaya, unutmaya çalışarak soğuk kar ayazına kırdı yönünü. Aklını başka şeylerle oyalama adına sabahki salayı ve kimden öteri okunmuş olabileceğini düşünmeye çalıştı. "Genç olmasın bari" dedi içinden. Baba mesleği olarak, üç ayrı köy ve kasabada kendini bildi bileli, ölü yıkayıp kefenlemeden tutmuş her tür cenaze, mezar ve mezarlık işlerini usulünce yapmasına rağmen erken ölümlere burkuluyordu yüreği. Hiç uğruna fitili ateşlenen savaşlarda şehit olan askerlerin, çiçek, veba, difteri gibi asrın belası hastalıkların pençesinden kurtulamayan körpe canların yıkama suyuna, ne çok karışırdı gözyaşları, ne çok yanıyordu onlara. Elleri gocuğunun cebinde, yüzüne savrulan kara karşı köy kahvesine doğru yürümekteyken tanıdığı, kefenleri koltuk altına dürülü birkaç yaşlı, bastonlarını bastıra bastıra ağır aksak adımlarla geçtiler zihninden. Yüzündeki kılların üstüne birikmiş kardan kurtulmak için kafasını hızlıca salladı. "Allahım, işlerine burun sokmak gibi olmasın da, şu Hakkı Amcayı görüversen bir. Yün çubuğu gibi erimiş, yay gibi kavislenmiş vücudu. Ayakta desen, ağzını yerlere sürerek yürüyor neredeyse. Hani vadesini doldurmuşsa eğer..." İçinden geçenlerin aykırılığından korkaraktan "tövbe tövbe" dedi sesli düşünerek.

Kendini, yatağında bırakarak evinden çıktığı bugüne değin, son senelerde aklını oynatacak cinsten bazı vakalarla daha önceleri de karşılaştığı olmuştu ama atlatmayı başarmıştı haliyle. Gasilhanelerde köpük daha beyaz veya büyük değil diye tokat atanını, suyun soğukluğunu veya sıcaklığını bahane ederek tekme savuranını, öteki tarafa gitmeden önce gassalın emeğine karşılık alacağı miktar üzerinden pazarlığa girişip fiyat öldürmeye çalışanını, böğürlerini, ayakaltlarını yıkarken dudağı seğireni, her türlü mevtayı, son birkaç sene içerisinde görmüşlüğü olmuştu Şükrü'nün. Ama başına gelen olayların, onun dışında kimseciklerin gözüne görünmemesi ve kimseciklerce duyulmaması çıkılmaz duruma sokmuştu zavallıyı. Derdini anlatamıyor, açılamıyordu bir türlü. Hem anlatacaklarının cenaze sahiplerince de hoş karşılanmayacağını, belki de işinden olacağını ve ekmek kapısının bir daha açılmamak üzere kapanacağını düşünerekten yaşadıklarını içine atarak dışa kapanıyordu her geçen gün biraz daha.

Geçen yaz karşılaştığı olayın şokunu iliklerinde hissediyordu hâlâ. Şükrü, içindeki zemherinin gerisinde geçmişe dönüşen o yaz gününü hatırlamayı engelleyemedi, uzaktan görünen kahvenin tüten dumanına bakarken. Köy ağası Feyyaz Bey’i, konağının arkasına yapılmış gasilhanede, su toplamaktan kabarmış genişçe bir tahtanın üstüne yatırıp yıkıyordu harıl harıl. Adamın zamanlı ölümünden ve bıraktığı servetten hoşnut oğulları, ellerinde maşrapa, suyunu dökerek babalarına olan son borçlarını ödemektelerdi canla başla. Şükrü, sağ kolunun sakatlığı yüzünden sol eliyle keseliyordu mevtayı. Oğullarının da yardımıyla adamı yan çevirip de sırtına birkaç kese atmıştı ki, "Ulan eşek oğlu eşek, eline mi yapışacağım, iyi ovuştursana!" diye bağıran ağanın tekmesiyle, arkasındaki büyük kara kazanın ılık suyuna oturmuştu kıçüstü. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayıp çıkmış, üstünden başından sular aka aka, "Gördünüz mü, duydunuz mu?" diye bağırmıştı hayretle. Ağanın oğulları, "Bastığın yere birazcık dikkat etsen, Şükrü Efendi," diyerek ellerindeki dolu maşrapayı, babalarının başından döküvermişlerdi tuhaf bir şey olmamış gibi. Şükrü, kendi kendini yatıştırmaya çalışarak işinin başına dönmüştü ki, iki direk arasına gerilmiş çadırın altından sıvışarak yunak yerine giren siyah bir kedi, yeşil gözlerini Şükrü Efendi’ye dikerek, "Duyduklarını duydum, gördüklerini ben de gördüm," demişti birkaç miyav arasından. İyiden iyiye aklı çıkan Şükrü, bir maşrapa dolusu suyu kedinin üstüne fırlatarak "pist pist" diye kızınca, ağanın oğlanları kendilerini tutamayıp basmışlardı kahkahayı.

Yaşadığı akıl almaz vakalardan dolayı Şükrü işinden korkar olmuş, her olaylı cenazenin arkasından ateşlenip yataklara düşecek kadar da yıpranmıştı haliyle. Evdeki tahta kerevetin üstünde uyuya bıraktığı adam, bu bitkin hali olabilirdi ki, Şükrü bunu hiç aklına getirmek istemiyordu şimdi. Yürüyordu bir berduş misali, dağ dere, düz tepe demeden tabana kuvvet vurmuştu kendini karın kapattığı yolların çıkmazına doğru. Neredeydi, ne kadar yürümüştü bilemiyordu ve kahvenin tüten dumanını da takip etmeyi bırakmıştı farkında olmadan. Bu gidişle sabahki salanın sahibini bulması, cenazeyi defne hazırlaması pek olacak gibi görünmüyordu gözüne. Şimdiye kadar tek bir ölü bile onun yüzünden mağdur olmamış, kendi eliyle yıkayıp paklamadan gömdürtmemişti kimseyi. İşinin o denli ehli, piri ve sorumlusu olmuştu ki, yıkadığı kişilerin bu dünyadaki günahlarını bile kirleriyle birlikte çitileyip temizleyerek, öteki tarafa doğru cennetlik olarak gönderdiğini konuşanlar oluyordu zaman zaman. Bunca ün ve saygı kazandıktan sonra birkaç akıl almaz vakaya pabuç bırakarak, dini bütün insanların gözünde deli durumuna düşmek içten bile değildi. O yüzden aklını başına devşirerek namalum mevtasının hizmetine koştu telaşla. Saatlerdir köy ve kasabanın tamamını, belki daha fazlasını arşınlayıp durmasına rağmen cenaze yerini bulamamıştı halen. Doğup büyüdüğü yerler çağ atlamış ya da çağ arkasında kalmış gibi öyle yabancı ve ıssızdı ki, Şükrü kaybolup kurda kuşa yem olmaktan da korkmuyor değildi aslında. Kısa bodur boyuyla, kar üstünde yuvarlandıkça büyüyen beyaz bir yumak gibi dolaşıp duruyordu aceleyle.

Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, nihayetinde bir yerlerden hırgürlü ve boğuk homurdanmalar çalındı kulağına, karın sükûnetini bozan. Biraz ilerleyince anlaşılmaz sesler, telaşlı suretlere dönüşüverdi, karı kürenmiş küçük bir avlu içinde. Cenaze evini bulduğuna sevindi tüm yorgunluğunu unutarak. Avludaki cemaate Şükrü'yü işaretle "Ahan da geldi," dedi imam, parmağıyla göstererek. Şükrü, etrafına bakındı şaşkın şaşkın. Geze geze kendi evine gelmişti farkında olmaksızın. Ne oluyor, ne bitiyordu anlamadan avlusundaki kara güruhun itiş kakışıyla evinin arkasına sürüklendi yaka paça. Bir anlığına geciktiğini düşünen cemaatin, mevtayı ayağına kadar getirmiş olabileceklerini aklından geçirip üzüldü. Özür dileme mahiyetinde yüzünü imama dönecekti ki, sırtından dürtülerek baş başa çakılmış iki direk arasında salınan ince kilimin arkasında buldu kendini. Cennet dedikleri dünya kilimin bu tarafında, Gassal Şükrü de bu cennetin göbeğine düşmüştü sandı. Yunak tahtasının üstündeki cenaze, koni biçimli çadır gasilhanenin geniş yüzeyinde, tam ortaya gelecek şekilde konmuş, çevresi titrek alevli mumlarla donatılmıştı. Cenazenin başucundaki taş buhurdanlıktan tüten öd ağacı ve amber kokulu tütsü, büyük kazanlardaki yıkama sularından yükselen hoş rayihalı buharlara karışarak çadırın dar kubbesinde gri kıvamlı küçük bir bulut topağına dönüşmüştü. Ölenin, ruhu o bulutun içindeymiş gibi huzurlu bir yatışı vardı. Gassal Şükrü şimdiye dek böyle gösterişli, misk kokulu bir yerde ölü yıkamışlığı oldu mu diye hafızasını kurcalayarak önündeki mevtayı süzdü göz ucuyla. Adamı, tek başına nasıl yıkayacağını da düşünüyordu aynı zamanda. "Bunca cavcelalın içinde yardım edecek kimi kimsesi, suyunu dökecek kör bir zürriyeti de mi yok ki bu herifi yapayalnız bırakmışlar bugününde," diyerek üzüldü adama, ölümün tek başına bir yolculuk olduğunu bilmiyormuş gibi.

Gocuğunu çıkartıp bir kenara bıraktı, lacivert şeritli içliğin kollarını dirseğine kadar sıvazladı. Solak koluyla uzanıp cenazenin beyaz örtüsünü kaldıracağı sırada, kapı niyetine gerilmiş ince kilimin üstünden akan dereden su içmekte olan ala geyik ürküp hareketlendi, kilim aralandı hafiften. On dört- on beş yaşlarında cılız bir oğlan çocuğu sessizce içeri sokuldu. Çocuğun kara kıvırcık saçları dağınık ve düzensizdi. Uzun kirpikleri, elmacık kemiklerini dövüyordu her göz kırpışında. Gözünün siyahları, beyazının ortasında değil, burnuna yakın uçlarda takılıp kalıyordu daha çok. Sağ cenahtan sakat kolu gövdesinden bağımsız halde ileri geri sallanıyor ya da daire çiziyordu kıpırdadıkça. Sol elini sık sık apış arasına bastırarak belini büküyor, ara ara oflanıyordu sancılı bir sesle. Çocuk iki büklüm vaziyette, maşrapayı eline alıp cenazenin başucuna geçti usulca.

Gassal Şükrü, bu çocuğu bir yerlerden tanıyordu ama nereden? Ayaklarının üstüne çömelip siyah külahını sağ dizinin tepesine geçirdi, çenesini sol avcunun içine alarak incelemeye başladı çocuğu. Yüzüne, gözüne, sakat omuzuna bakayım derken dalıp dalıp gitti uzaklara. "Allah’ın sıcak günlerinden biriydi. Ala bacaklı, kahverengi atın sırtına, babasının terkine oturmuş, civar köylerin birinden bir cenaze işinden dönüyorlardı yine. Yol üstündeki bir ağacın gölgesine vardıklarında babası atı dizginleyerek aşağı atlamıştı. Ardından, "Birazcık şurada dinlenelim," deyip atı ağacın kalın gövdesine bağlamıştı sicimle. Baba, atın bir hayli uzağına - çayırlara uzandığı gibi horlamayı basmıştı anında. Babası uyuduktan sonra o, atla arasındaki mesafeyi önemsemeden ellerini başının altında çaprazlayarak kuru toprağa yatmıştı sırt üstü.

Rüyasında önce ince ıslığa benzer bir fısıltı duymuştu, ardından atın kesik kesik kişnemelerini. Gözünü araladığındaysa deli gibi tepinmekte olan atın arka ayağıyla savurduğu tekmenin ucundaki karayılanın havada kıvrıla açıla uçarak ağacın dallarından birine yapışıp "pat" diye ardından yere çakıldığını görmüştü nutku tutularak. Toparlanıp doğrulamadan ürkmüş atın diğer tekmesi apış arasına öyle bir çarpmıştı ki, oradan sonrasını hatırlayamamıştı günlerce. Kendine geldiğinde çıkıkçı Fatma, annesine ve babasına, "At fena tepmiş, bar vermez ama kolunu sardım, iyileşir," demişti bilge bir tavırla. Çıkıkçı Fatma'nın teşhisiyle yaşayamadığı gençliği oracıkta ölmüş, koluysa eğri kaynayarak sakat kalmıştı omzundan.

Şükrü, elinde maşrapayla ölünün başucunda bekleyenin kendi çocukluğu olabileceğini düşündü şaşkınlık içinde. Apış arasındaki sancı da düşüncesini doğrularcasına burulup duruyordu şimdi. Çömeldiği yerden uzanarak cenazenin üstündeki beyaz örtünün ucundan tutup havalandırdı dalgın dalgın. Sabahleyin yatağında bıraktığı Şükrü'nün soluksuz, donuk yüzüyle karşılaşınca gün boyu yaşadığı tılsımdan sıyrılıp kaçmak için kilime doğru hareketlendi telaşla. Çocuğun önüne geçtiğini anlayamadı ilk önce. Mevtadan korktuğu için elini tuttuğunu sandı. Ne de olsa çocuk diye geçirdi içinden. Çocuk yaşından ve cüssesinden beklenmedik olgunlukta bir ses tonuyla, “Yıka," dedi sinirle. Seste öyle bir ilahi emir vardı ki, kubbeye birikmiş gri kıvamlı bulut topağı yarıldı da gökten indi ses sanki. Gassal Şükrü çar naçar ölünün yanına çöküverdi emre itaat edercesine. Çocukluğu maşrapayı doldurup suyunu döktü, Şükrü ovuştura sabunlaya yıkayıp pakladı kendini.

 Kefenine dürdüğü cenaze, tabuta konup havalandığında da sol cenahtan omuzladı üstelik. Şükrü sırasıyla tabutuna omuz verenlerin beraberinde ve imamın önderliğinde kabristana kadar yürüdü rahvan rahvan. Şimdiye dek her türlü bakım onarım işleri ve bekçiliğini yaptığı kabristanda kazılmış mezarının başında tabutunu yere bıraktı hüzünle. Çocukluğunun da yardımıyla kendi kendini mezara indirdikten sonra küreyi eline almıştı ki, imam önüne geçip bileğinden kavradı. Küreyi gençten birine verip Şükrü'yü mezarın içine ittirdi hafiften. Ufaklığın eli apış arasında, Şükrü'nün yanı başında bir görünüp bir kaybolmaktayken ortalık zifiri karanlığa kesildi aniden. Değişik çağların üç aynı adamlarından tahta kerevet üstünde ölmüş olanı, iki hülyalı yansımasını da canına katarak vahdeti vücuda çekildi huşu içinde. Kefenine sarınırken koltuk altlarına sıkıştırdığı küçük değneklerden destek alarak doğrulduğundaysa, alnını sert ve soğuk bir zemine çarpıp durgun zamanın en kuytusuna karıştı, bu dünyadan geçmemiş gibi.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Hediye Gasımova Nar
Beğeni ve yorumlar için teşekkürler...
11:21 AM
Nazlı Şahin
Ellerinize sağlık. Güzel bir öykü.
5:01 PM
Sultan Deliklitaş
Kalemine sağlık yine çok güzel bir öykü olmuş canim
3:17 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR