Gaye Boralıoğlu: "Edebiyatın kendi zamanı var, bildiğimiz saatlerin işlemediği bir zaman bu."

Gaye Boralıoğlu: "Edebiyatın kendi zamanı var, bildiğimiz saatlerin işlemediği bir zaman bu."


Twitter'da Paylaş
0

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Dünyadan Aşağı oldukça zor zamanlar içinde yayımlandı. ÖJyle görülüyor ki, nitelikli bir ilgi de görüyor. Romanın okurlarının sayısı da artıyor. Gaye Boralıoğlu ile Dünyadan Aşağı üstüne konuştuk. Romanla sınırlı kalmadan. Elbette onun da söyleyecekleri vardı.

Romanı yazdığım süre boyunca daha çok klasik edebiyat okudum. Ancak birkaç aydır yeniden serbest okumalara başladım.

Semih Gümüş: Gaye, Dünyadan Aşağı belki uzun denebilecek bir aradan sonra yazıldı. Çok yazmıyorsun bence. Bunun nedenleri var mı?

Gaye Boralıoğlu: Çünkü edebiyat zamana ihtiyaç duyar. Güçlü bir edebi metin için aklın demlenmesi gerekir. İyi bir roman ya da iyi bir öykü yazmak için hiç acelem yok. O kendi vaktini doldurduğunda ortaya çıkar. Tembel birisi değilim, çoğunlukla günde en az dört beş saat çalışıyorum, özellikle de roman yazıyorsam, hemen hiç ara vermiyorum. Bittikten sonra da yeniden ve yeniden üzerinde çalışıyorum. Zamanla yarıştan galip çıkan yok şu dünyada, özellikle de edebiyat söz konusu olduğunda ben o yarışa girmemeyi tercih ediyorum.

SG: Bu ülkede insanın bir roman yazmasının belki en önemli güçlüğü, yaşadığımız hayatın her ânının türlü çeşitli sorunlarla, acılar ve yıkımlarla geçmesi. Ben bu yüzden yazmakta zorlanıyorum. Aklımı bir noktaya, yazdıklarıma odaklanmakta güçlük çekiyorum. Sen Dünyadan Aşağı’yı yazarken neler yaşadın?

GB: Ah o zaman dertleşecek çok şeyimiz var. Dünyadan Aşağı’yı yazmaya başladıktan sonra hemen her hafta berbat bir haberle sarsıldım. Arkadaşlarım, tanışlarım sorgusuz sualsiz hapse atıldı. Bombalar patladı, savaşlar çıktı, insanlar katledildi. Bu süreçte defalarca Adorno’nun, Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz, sözü üzerine düşündüm. Pek çok kere ne yapıyorum ben, diye sorguladım. Öyle haberler aldık ki, inanarak yazdığım her cümle bir an sonra gözüme anlamsız görünüyordu. Romanla uğraşmak hem derin bir vicdan azabı hem de olan bitene katlanabilmek için büyük bir imkândı. Deli gibi bir yazma haliydi, koltuğumun altında bilgisayarım kendimi oradan oraya attım. Üç ülkede beş ayrı şehirde yazmışım Dünyadan Aşağı’yı.

 SG: Dünyadan Aşağı’nın kurgusunu nasıl tasarlamıştın? Çok katmanlı bir roman bu. Metin içinde metin. Sen de çoksesli diyorsun. Belki senin önceki yazdıklarından daha farklı bir kurmaca tasarısıydı bu...

GB: Şeytan azapta gerek misali, böyle zorlu bir zamanda hiç de kolay olmayacak bir işe kalkıştım. Kitapta birkaç anlatıcı var bildiğin gibi. Ve aynı zamanda kitap içinde kitap ve içinde başka bir kitap. Matruşka bebekleri gibi. Zamanda gidip gelmeler, dilsel farklılıklar... Bütün bunlar yapılabilir ama o zaman atmosferi gözetmeyeceksin. Ben bir de kitabın bütünlüklü bir atmosferinin olmasını hedefledim. Hikâyenin gücüne sonsuzca inanıyorum. Bu romanda hikayeyi parçalayıp katmanlandırıp yeniden kurdum, akıcılığı bozmadan. Aslında Meçhul de Aksak Ritim de kurgusal açıdan çeşitli iddialar içerir ama herhalde en zorlusu Dünyadan Aşağı idi.

SG: Peki şimdi geriye dönüp baktığında, önceki yazdıklarınla Dünyadan Aşağı’yı karşılaştırmanı istesem... Yapar mısın?

GB: Bir kere her şeyden önce şunu söylemeliyim: Diğer romanlarımı yazarken belli bir rahatlığım, bir özgüvenim vardı, Dünyadan Aşağı’yı yazarken ise son derece tedirgindim. Bu tedirginlik beni dilsel anlamda diri tuttu. Bittikten sonra üzerinde en çok çalıştığım, dönüp dönüp yeniden yazdığım, atıp çıkarıp tekrardan kurguladığım bir roman oldu. Tabii bu söylediklerim daha çok işin tekniğine dair ayrıntılar. Esas olarak zihnimin daha kuytu bir köşesinden yazdığımı söyleyebilirim. Bir de... Daha önceki kitaplarımda hep biraz gerçek üstü öğeler vardır, bu roman daha gerçekçi onlara göre, daha sahici.

SG: Hilmi Aydın karakteri bir tür sıradanlık ve otorite çatışması içinde bir yerde duruyor. Sence o nasıl bir fikrin ürünü ve neleri temsil ediyor?

GB: Hilmi Aydın zamanın ruhunu temsil ediyor. Dinle netameli bir hal, şahsi ilişkilerde tutarsızlıklar ve asabiyet, sorumluluk almaktan ziyade sorumlu arama durumu ve nihayet dünyaya ilişme hali, kavrama değil. Bizi bunaltan bu zamane hallerinin hepsi Hilmi Aydın’da mevcut. Bu bakımdan zamanımızın bir kahramanı diyebiliriz ama edebiyatın anti-kahramanıdır. Oblomov gibi, Don Kişot gibi... Hilmi Aydın musibet bir adam ama sebepleri var. Bu yüzden de anlaşılabilir, özdeşleşilebilir bir karakter. Otorite altında yaşayan herkesin bildiği, belki bazılarının kullanmadığı ama yine de bildiği yan yollarda dolaşan biri Hilmi.

Bir tür paralel evren oluşturuyorum ve reel olanla hayal evren arasında gidip gelerek yaşıyorum, yazıyorum.

SG: Roman yazarı yazma sürecinde romanın asıl karakterleriyle bir özdeşleşme yaşıyor mu?

GB: Ben hiçbir karakterimi yaratırken özdeşleşme yaşamadım. Kendinden yola çıkarak hikâye oluşturan yazarlardan değilim. Ben bir hikâyeyi görürüm, kurgularım, yazarken ruhumla oraya göç ederim. Yarattığım karakterlerin hiçbiri sosyal sınıfları, kişilikleri, ruh halleri, alışkanlıkları itibarıyla bana benzemez. Öte yandan onları oluşturan hammaddeyi elbette kendi tarihimin ayrıntılarından derliyorum. Özdeşleşme olarak adlandıramam ancak yarattığım dünyayı bütün özellikleriyle çok iyi tanırım, karakterleri kanlı canlı tarif edebilirim, romanı film izler gibi gözümde canlandırarak yazarım. Bir tür paralel evren oluşturuyorum ve reel olanla hayal evren arasında gidip gelerek yaşıyorum, yazıyorum.

SG: Romanın ülkenin bu feci haliyle yakın bir ilişki kurmuyor. Kurması gerektiği için söylemiyorum. Ama yazarken neler düşündün?

GB: Aslında görünürde kurmuyor olabilir ama daha derinde çok güçlü bir ilişkisi var. Şimdi yaşadığımız ahlaksal erozyonun, siyasi çıkışsızlığın, bir ütopya yaratamayışımızın nedeni Hilmi Aydın’dır, yani onun gibilerdir.

SG: Gaye, böyle kötücül bir ülkede yazar olmak ne demek? Bir edebiyatçının yazdıklarıyla da bir görev üstlenmesi gerekir mi?

GB: İstemesek de o görev sırtımızda duruyor. Görev demeyelim ama sorumluluk hissi diyelim. Derin bir çaresizlik duygusu hepimizin canını acıtıyor. Ama edebiyatın ruhu ile politika çok başka şeyler. Edebiyat zaman ister, tortuyu bekler. Travma ne kadar derin ve büyük olursa edebiyattaki yansıması o kadar geç oluyor. Ermeni katliamı üzerine edebi metinlerin çıkabilmesi için yüz yıl bekledik, Dersim Katliamı yetmiş yıl, on iki eylül üzerine onlarca yıl sonra yazılabildi. Didaktik olmadan, politik gelgeçlerden uzak, niyetlerden arınmış pür bir eser yaratabilmek için bir süre gerekir. Edebiyatın kendi zamanı var, bildiğimiz saatlerin işlemediği bir zaman bu. O zamanın önüne geçmeye çalışan yazarları hemen yutup yok ediyor. Edebiyatın bu niteliği bana büyüleyici geliyor.

SG: Peki yazdıklarımız yaşadığımız bu felaketi bir biçimde anlatmalı mı?

GB: Edebiyat zorunluluklar, sorumluluklar çerçevesinde kaldığında ortaya genellikle sınırlı, tanımlı metinler çıkıyor ve bunlar da gelip geçiyor. Biz felâketi ruhumuzda hissediyorsak, günün birinde umulmadık yerden, umulmadık bir şekilde yazacağız elbet. Ve o metinler en iddialı tarih kitaplarından da daha kıymetli olacaklardır. Ermeni katliamını hiçbir tarih kitabı yazmadı ama bir gün incecik bir anı-kitap, Fethiye Çetin’in Anneannem’i tüm gerçeği suratımıza çarptı.

Çok satan kitapların eskisi kadar ilgi görmemelerine o kadar üzülmüyorum.

SG: Son zamanlarda yayımlanan romanların geçen yıllarda gördüğü ilgiyi göremediğini, bunun o çok satan kitapların atışlarına da yansıdığını gözlüyorum. Sen ne dersin?

GB: Doğrudur, istatistikleri çok iyi bilmiyorum. Çok satan kitapların eskisi kadar ilgi görmemelerine o kadar üzülmüyorum. Ama bildiğim kadarıyla nitelikli edebiyat okuru azalmış değil. Bir de özellikle Dünyadan Aşağı ile birlikte fark ettiğim bir durum var. Facebook, instagram, twitter gibi sosyal medya kanallarında son derece canlı bir edebiyat okuru var. Bazı okurlardan öyle yorumlar geliyor ki, kılık değiştirmiş edebiyat eleştirmeni mi, diye düşünüyorum. Ayrıca birçok kitap sitesi ve bloğu var. Okur sayısını tam bilemiyorum ama mecraların değiştiği kesin.

SG: Yeni okuyup önermek istediğin kitaplar ve yazarlar var mı?

GB: Romanı yazdığım süre boyunca daha çok klasik edebiyat okudum. Ancak birkaç aydır yeniden serbest okumalara başladım. Jean-Louis Fournier ilginç. Dili çok sade ama tekniği çok güçlü. Zambra’yı çok seviyorum ve hevesle yeni kitabını okumayı bekliyorum. Sezen Ünlüönen çok genç ve yetenekli bir yazar. Mehtap Ceyran’ın Yas Mevsimi çarpıcı bir belge-roman.

SG: Bu ülke nereye gidiyor sence?

GB: Bir devir miadını doldurdu bana kalırsa. Uzatmalar oynanıyor. Bu karanlık ve hiçbir mânâ taşımayan günler bitecek. Umarım bizler ölmeden önce daha güzel günler görebiliriz.

SG: Pek bu arada sen nelerle uğraşıyorsun?

GB: Şu anda yoğun olarak Dünyadan Aşağı ile uğraşıyorum hâlâ. Söyleşiler, okumalar, şehirlerarası bir trafik... Söz verdiğim birkaç öykü var. Kafamda dolaşan yeni roman fikirleri var ama biraz zaman geçmesi lazım yeni bir başlangıç için.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR