Gaziantep: “Geçmişle bağları koparılmaya çalışılan acılı bir şehir...”
8 Ağustos 2017 Hayat Gezi

Gaziantep: “Geçmişle bağları koparılmaya çalışılan acılı bir şehir...”


Twitter'da Paylaş
0

Bir başka memlekette bu kadar kültür merkezi var mı bilmiyorum, ama geçmişiyle barışmayan bir şehrin kültür üreteceğini düşünmüyorum.
Kadir Işık
Sabah beyran içmek için bir lokantaya girdim. Harlı ateşte ısıtılıp bakır sahanda servis ediliyor. Sıcak, soğusun diye karıştırdıkça daha çok ısınıyor. Bol acılı, yedikçe terliyorum, burnum akıyor, ağzım yanıyor. Lokantadan çıkıp sağa dönünce Tekke Camisi çıkıyor karşıma. Avludaki Mevlevihane Müzesini geziyorum. Cami, altından yol geçen kalın gövdeli kısa minaresiyle biliniyor. Minarenin altındaki kapıdan eski Buğday Arasası’na çıkıyorum. Bu ve benzeri birçok caminin tarihçesine dair kesin bilgi yok. Buğday Arasası'nda Pürsefa Han, arkasında Kürkçü ve Tütün Han yan yana. Son yıllarda restore edilen bu hanların avlusuna girince geçmişe doğru bir yolculuğa çıktığımı hissediyorum. Her hanın farklı bir hikâyesi, işlevi ve tarihçesi var. Handan çıkıp hemen yanı başında en az hanlar kadar eski olan Tahmis Kahvesinde menengiç kahvesi içiyorum. Bakırcılar çarşısı görünüyor oturduğum yerden. Dükkân önünde çalışan zanaatçıların çekiç sesleri kulağımda. Her derde deva bir de zahter çayı içip kalkıyorum. Bakırcılar çarşısı turistik, Antep’e yolu düşenlerin gezip gördükleri mekânların başında geliyor. Çarşıda geçmişten günümüze kapı tokmaklarından tutun da bakırdan yapılan her türlü kap kacağı görmek mümkün. Ustalar yaptıkları işin geçmişini en son babalarına dedelerine kadar götürüyor. Öncesi kayıp. Meryem ana heykelcikleri satan ustaya, Bu işi daha önce Ermenler mi yapmış, diye soruyorum. Hayır, diyor gözlerini benden kaçırarak, yüzüne bakmaya devam edince, Antep’te Ermeni yoktur, diye bitiriyor sözünü. Unesco tarafından dünyanın en yaşlı şehirleri arasında gösterilen Antep aynı zamanda Unesco’nun “Yaratıcı Şehirler” listesinde yer alıyor. Dolaştığım caddeler, içinde kaybolduğum her sokak beni zaman içinde bir yolculuğa çıkarıyor. Şehri gezerken resmi tarihi göz ardı ediyorum, aksi takdirde şehrin hikâyesini yakalayamam. Antep hanları, hamamları, camileri, farklı yapılara dönüştürülen kiliseleriyle bana kendini anlatıyor. Yüz yılı aşkın süredir geçmişle bağları koparılmaya çalışılan acılı bir şehir ve Osmanlının son yıllarına kadar farklı kültürlerin, dinlerin, dillerin bir arada huzur içinde yaşadığı önemli yerleşim merkezlerinden. Bakırcılar çarşısının yanında bulunan Zincirli Bedesten’in kapısında meyan kökü şerbeti satan Kemal’den bir bardak şerbet içiyorum. Kemal Suriyelilerden, sıcaktan ve belediyenin yenilediği yolun çıkardığı tozdan şikâyetçi. “Ağam işleri ehven, böyle gendi gendime yola bakarken huylanim valla,” diyor, hızlı konuştuğu için anlamıyorum. “Yorum Anteplice bilmin mi sen,” diye soruyor. Uzun çarşı Zincirli Bedesten’den başlıyor. On dördüncü yüzyılda Antep’e yolu düşen Hurafi Alevisi Seyit Nesimi, dönemin muktedirleri tarafından sevilmez, takip ettirilir. Uzunçarşı’da köşgere girer Nesimi, bir yemeni sipariş eder. Köşger, Üç gün sonra gel al, der. Ardı sıra dükkâna giren jurnalci köşgere bir kâğıt verir, Nesimi’ye yapacağı yemeninin altına koyması için, ayrıca para. Yemenicilik Antep’te altı asırdır devam eden deri ayakkabı zanaatı. Hollywood yapımı dönem filmlerinde kullanılan birçok yemeni Antep’te yapılıyor. Nesimi yemenisini geçirir ayağına, Uzun Çarşı’da yoluna devam eder, ama Kuran’a bastığı için tutuklanır. O günlerde Antep, Halep vilayetinin bir sancağıdır. Nesimi Halep’e götürülür, kadının huzuruna çıkarılır. Kadı, derisinin yüzülmesine karar verir ve şöyle der: “Bunun kanı mundardır, bir uzva damlarsa o uzvun kesilmesi gerekir.” Derisi yüzülmeye başlanınca bir katre kan kadının parmaklarına sıçrar. Halk fetvayı uygulamak ister. Kimi rivayete göre kadı kaçar, kimine göre kadı şöyle der: “Nesne gerekmez, biraz suyla temizlenir.” Kadının bu sözlerini duyan Nesimi: "Gör âşığı, derisini yüzsen seslenmez, Hakk’ına razı olur. Gör âbid'i parmağını keseyim desen, Haktan döner, kaçar." Yüzülen derisini sırtına geçirir, Antep’e döner. Halk Nesimi’yi evliya kabul eder, selamlar. Şehitkamil ilçesinin Aktoprak beldesinde gözden kaybolur. Günümüzde Nesimi’nin kaybolduğu yer türbe olarak ziyaret edilmektedir. İpek yolu üzerinde bulunan Uzun Çarşı’da sağlı sollu Yeni Han, Gümrük Han, Yüksükçü Han, Millet Han, Budeyri Han, İnceoğlu Han, Tahtani Camii ve Antep evleri sıralanmıştır. Yeni Han’ın içindeki Kaleoğlu mağarası kafeye dönüştürülmüş turistik bir mekân. İçerisi serin. Antep’te birçok evin altında bulunan bu yapay mağaralar eski taş ocağı. Kimi bu mağaraların bir ucunun Halep’e kadar uzandığını söylüyor. Bu konuda farklı ağızlardan birçok şehir efsanesi duymak mümkün. Ermeni ustalar ev yapacakları yerde, öncesinde evin taşını çıkarmak için mağara şeklinde kireç ocağı açarlarmış, üzerine de ev yaparlarmış. Oluşan mağaralar zamanına göre hayvan barınağı, savaş döneminde sığınak, sabit sıcaklığından dolayı yiyeceklerin saklandığı kiler, evin su ihtiyacını karşılamak için kuyu ve savaş sırasında bir başka yere geçmek için tünel olarak kullanıldığı bilinmekte. Günümüzde  bu mağaraların birçoğu turistlerin ilgisini çekecek şekilde düzenlenerek kafe ya da dükkân olarak kullanılıyor. Uzun Çarşı üzerindeki hanlara girip çıkıyorum. Budeyri Han’da ipekle pamuk karışımı kutnu kumaşı satan amca, sadece Antep’e has bu kumaşın doğumda göbek bağı, ölümde tabut örtüsü olduğunu söylüyor. Eskiden elbiseler kutnu kumaşından yapılırmış. Saray efradının giydiği elbisenin kumaşıyla çalışanların ve halkın giydiği kumaşı gösteriyor, aralarında gözle görülür farklar var. Günümüzde sancak, bayrak ve birçok resmi kurumda perde yapımında kullanılmakta. Dört bin yıllık Antep kalesinin bir bölümü restorasyon dolayısıyla kapalı. Kalenin üstünde, Kahramanlık Panorama Müzesi olarak kullanılan tünele giriyorum. Müzede savaş devam ediyor. Her yanda eli silahlı asker heykelleri.  Büyük LCD ekranlarda savaş görüntüleri devri daim ediyor. Tarihi sorgulamayan biri müzeden çıktıktan sonra eline silah alıp karşısına çıkan ilk Fransızı gözünü kırpmadan öldürebilir. Savaş Müzesi’nde Ermenilere atılan Sahan bombasını ve  Fransız askerleri korkutmak için makineli tüfek sesi çıkaran Tak Tak’ı merak etmeme rağmen gitmek istemiyorum. Kalenin etrafındaki tarihi mekânlar kısa sürede gezmekle bitmez. Kaleyi soluma alıp yola devam edersem, karşıma Medusa Arkeolojik Cam Eserler Müzesi çıkacak. Herhangi bir rota çizmeden yürümeye devam ediyorum. Düğmeci, eski Yahudi mahallesine giriyorum. Ara sokakta kapı önünde oturan iki kadından birinin çocuğuna, Gıran giresice, hele kak da gel diyim sa, dediğini duyuyorum. Hamam Müzesi yazan kapıdayım. Müze görevlisi Halil, “Tıynetin Na Pak İse, Hayr Umma Sen Germabeden. Önce Tathir-i Kalb Et, Sonra Tathir-i Beden,” diyor. Şehrin belleğinde önemli yeri olan hamam kültürü eskiden Anteplilerin sosyalleşme mekânlarından. Hamam sefasına hazırlık birkaç gün önceden başlarmış. Müze, içeriği ve içindeki mumyalarla çalışmakta olan bir hamamı andırıyor. Çeşitli bölümlerden oluşuyor. Gulleytine iki basamakla, alçak bir kapıdan eğilerek girdim. Yahudilerin kutsal saydığı gulleytine girişin alçak bir kapıdan yapılmasının nedeni tanrının huzuruna çıkarken eğilmek olduğunu, söylüyor Halil. Tavan yüksek ve tepesinde, yağmur suyunun içeri girmesi için bir açıklık var. Bu arınma suyunda bir miktar yağmur suyunun olması gerekiyormuş. Yahudi kadınlar âdet gördükten sonra gulleytine girerler ve yarı beline kadar suya üç kez dalıp çıkarak her seferinde, kapının yanındaki küçük delikten seslenen kadının, Temizlendin mi, sorusuna cevap verirmiş. Üçüncüde, Temizlendim, der gulleytinden çıkarmış. Halil’in tarif ettiği güzergâhta yüz metre yürürsem restorasyonu Gaziantep Üniversitesi tarafından yapılan ve kültür merkezi olarak kullanılan, aynı zamanda ibadete açık havrayı görebileceğim. Duraktaki taksicilere soruyorum, burada öyle bir yer yok, diyor bir süre düşündükten sonra. Aradığınız yer kilise olmasın, diyor biri. Havranın karşısındaki bir esnafa, hem sinagog hem de havra diye soruyorum. Adam bir süre düşündükten sonra, Şurada tarihi bir bina var, ama ne olduğunu bilmiyorum, diyor. Parmağını uzattığı yere bakıyorum. Aradığım yer orası. Kapısı kilitli, kimse yok. Mutfak Müzesi hamam müzesine birkaç metre uzaklıkta. Çoğu bakırdan yapılmış mutfak malzemelerinin sergilendiği müzede Antep yemek kültürü ve tatlıları hakkında bilgi veriliyor. Müzenin içindekilerden çok müzeye dönüştürülen konağın güzelliğine dalıyorum. Yahudi mahallesindeki tek Müslüman evi olduğu için dış kapısına ay ve yıldız işlenmiş. Ermeni bir ustanın elinden çıkan evin üst kat tavanında, ağzında gül olan bir güvercin resmedilmiş, bu ve benzeri resimler Ermeni ustaların bir nevi imzası mahiyetinde. Kara taş döşeli dar, ara sokaklardan devam ediyorum yürümeye. Açık bir kapının üzerindeki tabelada  Para Müzesi yazılı. Kapıdan adım atınca, kafasında kovboy şapkalı bir adam destursuz başlıyor konuşmaya, Ben, dünyayı ve Türkiye’yi yönetenlerin yapamadığını yapan Amele Esat, hoş geldiniz, şöyle buyurun, diyor. Birçok müzeye giriş ücreti bir lira, Esat Ağbi de bir lira alıyor, semaverde çay ve dolapta su bedava. Antep’te dünyanın ilk ve tek para müzesini açtım, diye devam ediyor konuşmasına. Bravo Esat Ağbi, vatana millete hayırlı bir iş yaptığın için ödüllendirilmişsindir. Esat Ağbinin bam teline dokundum. Beklentileri karşılanmamış ve hayallerine her seferinde bürokrasi tarafından taş konmuş. Belçika’da yaşayan bir gurbetçinin mülk sahibi olduğu yıkık dökük Antep evinin avlusundayız. Yapım tarihi çok daha eski olan evin kapısında 1948 yazıyor. Esat Ağbi diyor ki: “1948’de İsrail kuruldu, Antep’te yaşayan birçok Yahudi İsrail’e gitti.” Avludaki para ağacının gölgesine sığınmışız. Etrafa göz gezdiriyorum Esat Ağbiyi dinlerken. Her yan para. Esat Ağbi, Gücün temelini akıl ve para oluşturur, biri eksik olunca takaza verirsin, diyor. Acıktım, saat üçe geliyor. Oturduğum lokantada küşleme kebabı yiyorum. Lokum yumuşaklığındaki et ağzımda tadını bırakarak dağılıyor. Karagöz Caddesi’ne çıkmadan Ömeriye Camisi’nin minaresini fotoğraflıyorum. Halk caminin gün geçtikçe toprağa gömüldüğünü ve tamamen gözden yittiğinde kıyametin kopacağına inanıyor. Belediye bu hızla kaldırım üzerine kaldırım yapmaya devam ederse kıyamet pek uzak görünmüyor. Karagöz Caddesi’ne çıkıp sağa dönünce şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk heykelini solumda bırakarak, Kırkayak Caddesi’nden devam ediyorum. Kendirli Katolik Kilisesi karşımda. Şimdilerde bir bölümü müze yapılmak için restorasyonda. Alt kat mahzeni öğretmenevinin işlettiği lokanta, üst katı da Gazi Kültür Evi olarak hizmet veriyor. Atatürk Antep’e geldiğinde kilisenin güneye bakan balkonunda yaptığı konuşmada, Antep’e gazilik unvanı vermiş. 1860’ta Fransız misyonerler tarafından yaptırılan kilisenin taban döşemeleri satranç tahtası motifli, duvarlar siyah kesme taştan. Kilisenin karşısında, 1915’e kadar Ermenilerin yaşadığı Bey Mahalle’sindeyim. Öteki Ermeni Mahalleleri Eblehan ve Tepebaşı uzak değil. Günümüzde bu evlerin birçoğu kefe, butik otel, hediyelik eşya dükkânı, restoran, meyhane, kültür evi ya da müze. Bir çoğu hâlâ ev olarak kullanılıyor. Evlerin gerçek sahiplerine dair bilgi yok. Yaşar Kemal bir romanında: “Annesi İsmail Ağa’ya şöyle öğütler: ‘Bir de senden dileğim, oğlum, o kasabaya gidersen, o Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme. Sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm tarlasında zulüm biter.” Bağdat Kafe olarak kullanılan konağın kapısında Eski Ermenice, “Ben sana nasıl davranıyorsam sen de bana öyle davran” yazılı. Kafenin sahibi, Atatürk Antep’e geldiğinde bu konakta kalmış, diyor. Atatürk buralara hayran olmuş ve nüfusunu, Bey Mahallesi’ne kaydettirmiş. Dinlenmek için girdiğim Papirüs Kafe’nin avlusunda karşılıklı duran konaklara bakıyorum. 1915’ten önce Antep’in ileri gelenlerden sabun fabrikası sahibi Nazaretyan ailesine ait. Konağın içi yıkık dökük, çatısı çökmek üzere, ama gömme dolaplar, tavan işlemeleri ve resimler, sanat eseri konağın usta ellerden çıktığını gösteriyor. Kafenin müdavimlerinden Mimar Murad Uçaner’le tanıştım. Ağzında pipo, uzun saçlı ve yaşı ellinin üzerinde bir delikanlı. Ermeniceden Türkçeye çeviri yapıyor. Hayır, diyor Uçaner, birçok kafenin sahibi, Atatürk burada kaldı, der, amaç iş yapmak. Atatürk’ün kaldığı ev bu mahalledeydi, Kültür Merkezi’ne dönüştürülen Canani Konağı’nın yanındaydı, ama o ev ve onun gibi birçok Antep Evi yakıldı, yıkıldı, yıkılıyor ya da kötü restore edilerek geçmişle bağı koparılıyor. Günlerden pazar ve yeni evlenen, üzerlerinde gelinlik ve damatlıkla kafeye gelen çiftler konağın içinde, merdivenlerinde hatıra fotoğraf çektiriyor. Suriyeli çocuklar ellerinde oyuncak silahlarla sokak aralarında birbirlerine ateş ediyor. Atatürk Anı Müzesi’nin bulunduğu sokakta saklambaç oynayan çocuk heykelinin yanından geçerek oyuncak müzesine giriyorum. Müze konağın altında bir mağara, Yerebatan Sarnıcı’nı hatırlatıyor bana. Üst katta konağın üst katından bulunan Piyano Kafe’den şehri seyrediyorum. Güneyde şehrin kalbine hançer gibi saplanmış çok katlı Toki apartmanları, kuzeyde, duvarlarında haç işareti olan boş bir konak, restore edilir edilmez silinecek bir detay. Konağın Kurtuluş Camisi’ne dönüştürülen Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Ermeni katedralinin papazına ait olduğu biliniyor. Bu katedral için, Ermeni mimarisinin dünyadaki en güzel örneklerinden biri, diyor Murad Ağbi. 1980 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan katedral 12 eylül darbesinin meşhur işkence merkezlerinden. Duvarlarında siyah beyaz taşların mükemmel uyumu göze çarpıyor. Ermeni inancına göre kiliseye girenlerin yüzlerine güneş vurması için yapılan ana kapı batıya açılıyor. Katedralin yüz metre ilerisinde Aziz Bedros kilisesi bulunuyor. Orası da kültür merkezine dönüştürülmüş, eskiden bir kilise olduğuna dair izler silinmiş. Bir başka memlekette bu kadar kültür merkezi var mı bilmiyorum, ama geçmişiyle barışmayan bir şehrin kültür üreteceğini düşünmüyorum. Osmanlı döneminde eğitim kurumları ve yüksek eğitim seviyesiyle adından söz ettiren Antep, günümüzde siyaset ve ticaretin arasına sıkışmış bir kent. 1641 ve 1671 yılları arasında yolu Antep’e düşen Evliya Çelebi seyahatnamesinde, “Ayıntab kenti 32 mahalledir. 8067 toprak ve kireç örtülü, bayındır, bakımlı, yüksek, saray görüntülü evleri vardır,” diyor. Geç vakitte cartlak kebabı yiyorum. Nefis.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR