Geçmişle Şimdi Arasında Salınan Öyküler: David Constantine ve Başka Bir Ülkede

Geçmişle Şimdi Arasında Salınan Öyküler: David Constantine ve Başka Bir Ülkede


Twitter'da Paylaş
0

Constantine, farklı bakış açılarını aynı öykü içinde kullanıyor. Örneğin hâkim bakış açısıyla yazılan bir öyküde yazar araya girerek kendi gözlemlerini aktarıyor. Böylece iki farklı anlatıcı ortaya çıkar ve yazar-anlatıcı, bir gözlemci olarak kendi karakterlerinin dünyasına uzaktan bakar.
Sibel Yılmaz
Başka Bir Ülkede, İngiliz yazar David Constantine’in ülkemizde yayımlanan ilk öykü kitabı. On dört öykünün bulunduğu kitap, öykü severler için keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Bir yazarı ilk kez okurken neyle karşılaşacağımızı bilmemenin getirdiği bir tedirginlik duygusu oluşur. Constantine’in kitabını açtığımda bu duygunun etkisi altındaydım ben de; ancak bitirdiğimde böyle yetkin bir yazarı neden geç keşfettiğime hayıflandım doğrusu. Kitaptaki öyküleri yayın sırasına göre değil de başlıklarına göre seçerek okudum. İlk gözüme çarpan “Bir Paris Hikâyesi”, kitabın en uzun öyküsü. Burada kahramanımız Alice, bir kitap projesi için bulunduğu Paris’te projede yer alan yazar ve öykülerin izinden giderek şehrin çeşitli bölgelerinde (Fransızcada “quartier”) dolaşıyor. Şehrin farklı noktalarını deneyimlerken bir yandan da kendi duygularını ve kadınlığını yeniden keşfedecektir. Öykünün başında Paris’in canlı entelektüel ortamıyla karşılaşacakmış gibi bir izlenim ediniriz; ancak odak noktasını değiştirerek şehrin başka yüzleriyle tanıştırır bizi yazar. Alice, orada bulunduğu sırada şehrin “öteki”leri olan göçmenler ve mülteciler, yaşam haklarını arama savaşı verir. Bombalar patlamakta, polisler durmadan devriye gezmekte ve sokaklardan siren sesleri duyulmaktadır. Alice, Paris’te bir gözlemci olarak günlük hayata dair ayrıntıları yakalayarak gezerken sinemada karşılaştığı ve eskiden kendisini Mohammed olarak çağırdıklarını söyleyen bir Arap’a âşık olur. Batılı bir kadının doğulu bir erkeğe karşı hisleri, şehrin kaotik atmosferinde şekillenir. Yazar, “öteki olana duyulan aşk, tüm farklılıklara rağmen nasıl yaşanabilir?” sorusunun cevabını arar gibidir. Alice’in iç dünyası ve duyguları oldukça durağan ama güçlü bir anlatım içinde sunulur. “Kayıp”, Dante’nin İlahi Komedya’sına metinlerarası göndermeler yapan ve modern hayatın insanlar üzerindeki etkisini eleştirel bir gözle anlatan bir öyküdür. Bay Silverman, ruhunu kaybetmiştir; ancak etrafındaki hiç kimse bunu fark etmez. İyi bir işe, eşe ve eve sahiptir. Her şey yolunda görünür. Başarı tanımı üzerinde tekrar düşünmemizi sağlayan bu öyküde hepimiz için çıkarılacak yan anlamlar mevcut. İlk akla gelen ise ruhumuzu kaybedecek noktaya geldiğimiz bir hayatı sürdürmenin anlamı olup olmadığıdır. Kitapta kadın-erkek ilişkileri, çiftler arasındaki gerilimi aktaran olay örgüleriyle ele alınırken evlilik kurumunun çeşitli yanları üzerinde de duruluyor. “Gerekli Güç”, “Fare ile Ayı” ve “Başka Bir Ülkede” bu tarz öykülerden. Kitapta en sevdiğim öykülerden biri olan “Gerekli Güç”te farklı zevk ve beğenilere sahip bir karıkocanın, Judith ve Max’in hikâyesine odaklanırız. Judith ile Max’in evliliği araya giren çeşitli nedenlerden dolayı çatırdar. Bu nedenlerin başında Judith’in bedensel eksikliği –sakatlığı– gelmektedir. Üstelik hem genç hem de güzel bir kadın ortaya çıkınca işler iyice karmaşık hâle gelir. Öyküde Judith’in yaşadığı duygusal gelgitler ve kocasını mutlu edemediği için yaşadığı sancılar aktarılıyor. Yahudi kökenli Judith, sanki kendi ırkına mensup olan herkesin derdini çeker, onların acı ve korkularını kendi bedeninde duyumsar. Öykünün sonunda, yazar anlatım gücünün doruk noktasına ulaşır ve artık karşımızda başka bir Judith durmaktadır. Kitaba ismini veren “Başka Bir Ülkede” öyküsünde ömürlerinin son demlerini yaşayan yaşlı bir çiftin sıradan hayatlarının, aldıkları bir haberle nasıl değiştiğine tanık oluruz. Bayan Mercer, kusursuz görünen evliliğinin elli yıl önce yaşanmış bir aşkın hayaleti üzerine kurulduğunu öğrenince her şey bir anda paramparça oluverir. Bu yaşlı kadının tek istediği elli yılın boşa geçmediğini düşünmektir. Oysa kocası, yıllar önceki aşkının ve hatta ölü bir bedenin peşinden gitmeyi göze alacak kadar kararlıdır. Constantine, kitapta birbirinden farklı coğrafyalara uğruyor. İngiltere, İrlanda, Kanada, Atina ve Paris bunlardan birkaçı. Öykü kişilerini yaşadığı mekânla birlikte düşünen yazar, “Otoportre” öyküsünde insanın köklerine nasıl bağlı olduğunu göstermeye çalışır. Kızılderili kökenli bir kadınla onun hayat hikâyesine ilgi duyan bir yazar arkadaşının karşılaşmasının anlatıldığı bu öyküde mekân, Amerika olarak seçilmiştir. Kızılderili kabileler, katledilene kadar burada yaşamıştır. Kadın, hayatına dair bilgiler paylaştıkça, arkadaşı da yazacağı eser için malzeme toplar. Kadın, evinin bulunduğu bu yabanıl coğrafyanın yakında yok edileceğini, korunun satılıp imara açılacağını ve ağaçların kesileceğini söyler arkadaşına. Ancak yazar, bu mekânı yaratacağı metinde belki de bambaşka bir şekilde tasvir edecektir. Gerçek olanla kurgulanmış olan farklıdır çünkü. Bunların dışında öykülerde birbirinden farklı hayatların izinden gideriz. Kendine zarar vermek için vücudunun çeşitli yerlerini yakan bir akıl hastası, öldüğü zannedilen ve kendi mezarının başında hayatının muhasebesini yapan bir asker, yıllar sonra çocukluğunun geçtiği eve dönen bir adam; öykülerin karakterleri arasındadır. Birbirinden orijinal kurgulara sahip bu öykülerin dünyasında hem bir bütünlük vardır; hem de hepsi ayrı bir yazarın elinden çıkmışçasına farklıdır. Bu farklılığa rağmen yazarın hepsinde aynı başarıyı yakaladığı söylenebilir. Kitabın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda ise şu noktalar dikkati çeker: Constantine, farklı bakış açılarını aynı öykü içinde kullanıyor. Örneğin hâkim bakış açısıyla yazılan bir öyküde yazar araya girerek kendi gözlemlerini aktarıyor. Böylece iki farklı anlatıcı ortaya çıkar ve yazar-anlatıcı, bir gözlemci olarak kendi karakterlerinin dünyasına uzaktan bakar. Elindeki kamerayı onlara çevirmiş gibidir. Karakterlerin iç konuşmalarına sıkça rastlanırken az sayıdaki diyaloglar da kişilerin iç dünyasını aktarmaya yarıyor. Bazı öykülerde hâkim bakış açısıyla birlikte günlük ve mektup gibi tekniklere yer verilerek kahramanın bakış açısı da aktarılıyor. Yazar, zaman zaman şiirsel bir söyleme başvurur. Bazı öykülerde şiirler de bulunur. Örneğin “Otoportre” öyküsünde Robert Frost’un “Huş Ağaçları” şiirine yer veriliyor. Kimi öykülerde bazı cümle ve ifadeler tekrar edilmiştir. Örneğin “Bir Paris Hikâyesi”nde “Alice oteldeki yatağına çıplak uzanıp haberleri seyretti” (s. 102) cümlesinin birkaç kez tekrar edilmesi öyküye durağan bir atmosfer kazandırıyor. Birkaç öyküde anlatım, imgelerle desteklenmiştir. Örneğin “Gerekli Güç”teki at imgesi, öyküye farklı bir hava katar. Judith’in güçsüzlüğü karşısında at, gücü sembolize eder. Öykü dışında şiir ve kuramsal yazılar yazan, çevirmenlik yapan David Constantine, Oxford’daki Queen’s College’da öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Çeşitli ödüller kazanan ve edebiyat çevrelerinde kendine saygın bir yer edinen yazar, ülkemizde henüz pek tanınmıyor. Yazarın Midland Oteli’nde Çay (Notos Kitap) isimli öykü kitabı kısa bir süre önce Türkçeye kazandırılmışken onunla tanışmak için Başka Bir Ülkede’yi okumak iyi bir fırsat olabilir. Kaynakça David Constantine, Başka Bir Ülkede, Metis Yayınları, İstanbul, 2006.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR