Gelin Kayası (Bir Karabağ Destanı)
4 Ocak 2019 Öykü

Gelin Kayası (Bir Karabağ Destanı)


Twitter'da Paylaş
1

Bahçemizdeki dut ağacının en tepesinde, köyü ayağımın altında bırakacak yüksek bir dalın üstünde yerimi almışım. Karşıda, benden yukarıda bütün masumiyetiyle Gelin Kayası, başımın üstünde ise beyaz pamuksu bulutlarını rüzgârların savurduğu masmavi bir gökyüzü yükseliyor.

Annem, ağacın dallarına gerdiği sık dokulu filenin arasındaki olgun beyaz dutları avuçlayarak kovasına dolduruyor. Dolu kovayı bahçede çattığı ateşin üstündeki iri isli kazana boşaltıp tahta bir kepçeyle karıştırıyor. Kaynayan pekmezin kokusu, buharlarıyla birlikte yukarılara yükselerek burnuma ulaşıyor. Annem, üstüne konduğum dut ağacına bakarak derin derin iç geçiriyor. Hayalinde ben varım biliyorum. Arzuladığı gibi, Keremiyle Aslısının destanını düğünle taçlandıramayışına, Karabağ savaşını davul zurnalarla bitiremeyişine üzülüyor. Canım anacığım tankların, metal makinelerin karşısına davul zurnalarla çıkılamayacağını ve savaş bitirecek güçte olmayışını nerden bilebilir ki... Savaşı bitirmek “devlerin” işine yaramaz, anacığım diye haykırmak istiyorum, yapamıyorum. Dünya hırsı gözlerini bürümüş “devleri”, bir cam kürenin dışından izler gibi izliyorum etkisizce. Müdahele etmem imkânsız. Sağ kolumla sol bacağımı, Rus yapımı serseri bir mayın biçti biçeli budanmış bedenimi koyacak yer bulamıyorum ne yazık ki. Öyle güçsüz ve çaresizim ki, dünya hırslarının karşısına dikilmek bir yana dursun, bugün gelin olacak Aslıma “buradayım” diyebilecek halim yok bile.

Sabahın erken saati şimdi. Haziran güneşi gökyüzünde yükseldikçe yeşil dağların tepelerinde ve yamaçlarında gecelemiş sis ağır ağır kalkıyor. Köyün otlaklarına yayılmış koyun ve keçi sürüsündeki kuzu ve oğlakların meleşmesi yankılanıyor dağlarda. Babam, birkaç koyunla tek ineği, köyün sürüsüne katıştırmış eve dönüyor. Zayıf vücudu önüne eğilmiş. Sırtlandığı kamburundan ve üstüne abandığı bastonundan, epeyce yaşlandığı belli. En son askeri hastanede ameliyattan sonra gözlerimi açtığımda gördüydüm babamı. Başucumda duruyordu. Dev bir çınar gibi kalın gölgesi yansımıştı kavrulan vücudumun üstüne. Gözlerine dolan yaşlar siyah sakallarının arasından akarken, sol elimi avuçlarının arasında okşayıp bir öpücük kondurmuştu alnıma.

Yatağımın çevresindeki kalabalığın arasında anamı göremeyince telaşlanmıştım. Dilimin döndüğü kadarıyla anne diyebilmiştim ki, gözümü açtığımdan beri yatağıma bitişik tabureye çöküveren, ikide bir de kurumuş dudaklarımı ıslak pamukla sulandıran kadın, “yanındayım Keremim, Tanrım seni bana bağışladı, yavrum” diyerek hıçkırıklara boğulmuştu. Siyah başörtüsünün önden açık bıraktığı saçlarına yazın ortasında karlar yağmış gibiydi. Konuştukça, ak yüzüne ve alnına yırtarak açtığı kırmızı çizgilerden kan sızıyordu beyaz gömleğinin yakasına. Anacığım, bir gecede tanıyamayacağım kadar yaşlanmıştı da, babamın hangi zaman aralığında bu denli değiştiğini bir türlü kestiremiyorum. Bastonunu bırakıp evin bodrum katını camekânlı sayvana bağlayan taş basamaklara oturuyor. Kasketini çıkartıp ters çevirerek yanındaki boş zemine bırakıyor. Eski gri gömleğinin cebinden çıkardığı karton kutudan filtresiz bir sigara alıp titrek parmaklarının arasında ezerek yumuşatıyor. Babam, sigarasını acı acı tüttürürken, ters çevirdiği kasketinin içine yerleştirdiği sararmış gazete parçasına ilişiyor gözüm. Yazıları iyice okuyabileceğim başka bir dala geçiyorum usulca. Güneşin sulandırıp ballandırdığı dutlar, ağacı birisi sallıyormuş gibi patır patır dökülüyor dallarından. Babam elinin tekini, gözlerini güneşten koruma güdüsüyle kaşlarının üstüne yerleştirerek tepeden tırnağa süzüyor ağacı. Beni nasıl göremiyor, hayretler içindeyim. Budanmış bedenimin görünmez kılıfı içinde olduğumdan şüphem yok artık. Elindeki dut dolu kovayla kendisine yaklaşmakta olan anneme, ”Rüzgâr da yok, dutlar nasıl döküldü gördün mü hanım,” diye soruyor şaşkınlıkla. Annem, ağacın iki komşu dalı arasına gerilmiş ince plastik tele dokunup sallıyor. Tele geçirilmiş ortası delik teneke konserve kutuları birbirine çarparak çıngırtılı sesler çıkarırken, ağaca çöreklenmiş kuşlar havalanıp uçuşuyor. Yaprakların arasında yalnızım şimdi. Annem, uzun siyah eteğini ince bacaklarının arasına sıkıştırarak babamın yanına çöküveriyor. Bir şeyler konuşuyorlar aralarında duyamıyorum ama.

Geçtiğim daldan gün ışığının da yardımıyla kasketin içindeki gazeteye bir büyütecin arkasından bakıyorum gibi yine. Harfler büyüyor gözlerimin önünde. Benden sonra Karabağ’ın esir düşmüş bölgelerinin listesini oluşturan harfler ayaklanıp üstüme üstüme geliyor. Şuşa, Laçın, Ağdam, Hocalı, Ağdere, Zengilan… Ruhum sıkılıyor. Allah’tan gazete son bölgenin isminden sonra katlanmış da gerisini okumam imkânsızlaşıyor. Gazetedeki diğer yazıların arasındaki “ateşkes”, “Ermeni çetesi”, “barışçıl Rus ordusu” gibi kelime ve söz öbekleri ilişiyor gözüme. Her iki cepheyi doğrudan veya dolayısıyla silahla besleyen Rus ordusuyla, barış kelimesinin yan yana kullanımının büyük bir anlam hatası olduğunu düşünüyorum. Yarım kalan gazetecilik eğitimimle ben bu hatayı yapmazdım mesela.

Babam, “Hadi Hanım, gelin alayı gelmeden çıkalım evden. Oğlumun sevdalısını, yeğenimin kolunda görmeyi kaldıramaz kalbim,” diyor, dumanı tüten sigarasını ağzına götürerek. Anacığım, elleriyle dizlerini döverek iki yana sallıyor cılız gövdesini. “Bunca yıl sonra Niyazi’nin yaptığı kalleşlik, o hain bombadan daha çok yakmıştır oğlumun canını da şu Aslı’ya ne demeli? Sırtından bıçaklamadı mı Keremimi. Hani deli sevdalıydı, sevdası batasıca.” Her ikisinin buğulu gözlerinden bocalanan yaş içimi yakıyor. Ağaçtan inip yanlarına geliyorum. Sağ elimle anamın omzuna dokunuyorum. En ufak bir tepki yok. Protez elin soğuk dokunuşundan olsa diyerek diğer elimle sarılıyorum. Yine de annem beni ne görüyor ne de hissedebiliyor. Yokmuşum gibi beni taş basamaklarda bırakıp nereye gideceklerini bilemeden bahçe kapısından çıkıyorlar. Öyle arkalarından üzgün üzgün dalıp giderken Aslımın sesi yankılanıyor kulaklarımda. Sesin geldiği yöne baktığımda uzun siyah elbisenin içinde, bir çiçek kadar kırılgan yüzüyle bana doğru gelmekte olan Aslımı görüyorum. Bahçelerimiz arasındaki sınır çizgisi olan su arkına kadar gelip duruyor. Uçarak gelmiş olmalıyım ki kendimi anında onun yanı başında buluveriyorum. Sarılmak istiyorum. Yapamıyorum. Kırgınlığım büyük. Evlenmesin demiyorum ama ille de evlenecekti madem, Niyazi’den başkası kalmamış mıydı yeryüzünde sanki. O da anlamış gibi bakışlarını benden kaçırıp kucağına sıkıştırdığı küçük ahşap kutuyu, arkın tümseğine bırakarak dizlerinin üstüne çöküyor ağlayarak. Anılarımızı biriktirdiği kutunun içindeki sararmış mektupları ve siyah beyaz fotoğrafları tek tek çıkartıyor. Öpüp koklayarak vedalaştığı anılarımızı tekrar kutuya doldurup elindeki kibriti ateşliyor. Kutuyu dolduran alevlerin başında hıçkırıklarla ağlıyor elleriyle yüzünü kapatarak. “Kara Keşiş”in torunları bizi, Aslım da anılarımızı yakıyor oracıkta. Unutmuş, diyorum kendi kendime. Zaman hekimliğini yapmış, yaralarını iyileştirmiş demek ki. Yoksa Aslım benden başkasına gelin olur muydu hiç? Anılarımızdan geriye kalan külleri rüzgârların savuruşuna bırakıp sendeleye sendeleye evlerinin yolunu tutan sevdalımın arkasından bakakalıyorum. Gelini almaya gelen araçların korna sesleri duyuluyor bir yerlerden. Destanımızın burada biteceği üzüntüsü içinde, düğün evinin bahçesine geçerek kalabalığa karışıyorum.

Aslının yengesi, altın dişlerini göstere göstere yanındakine sırıtıyor: “Bunca yıldan sonra bu kızın gelin olacağı aklımın ucundan geçmezdi vallahi.” Ne kadar geçmiş bir zamandan bahsettiklerini hesaplayamıyorum. Kafam karmakarışık. Soruyorum, gözüme görünen herkese hem de, zamanı, yılı sorup duruyorum. Cevapsız sorularım kalabalığın ayakları altında ezilirken, demir sürgülü bahçe kapısının arkasında davulla tokmağın buluşmasıyla birlikte ortalığı dolduran güm güm sesler, gelin alayının geldiğini haber veriyor. Kalabalık hareketli, sesler bir birine giriyor.

Kayınbaba, “amcam” kapının arkasında gürlüyor şimdi. “Heeey, açın kapıları, bahşişiniz elimde.” Bütün ağırlığıyla demir sürgüye abanmış şişman bir kadın, başörtüsünün ucuyla ağzını kapatarak pazarlığa girişiyor amcamla. Amcam, on manatla başlayıp elli manatla kapıyı açtırmayı başarıyor. Bir tür düğün geleneği işte. Bahçeye adımını atan damadın aklından geçtiğimi anlıyorum hemen. Beyaz dantellerle süslü gelinliğin içinde kuğu gibi görünen geline bakarak, “Kime nasip, kimine kısmet dememişler boşuna,” dediğini duyuyorum açıkça. Beni zihninde canlandırarak yan yana getiriyor Aslı’yla. Kıskançlık, kendinden pörtlek gözlerini daha da büyüterek yuvasından çıkacak hale getiriyor. Tüysüz sarışın yüzü kıpkırmızı olmuşken beyaz gömleğinin birkaç düğmesini açıp gevşetiyor. Elindeki gelin çiçeğiyle beraber, baba ocağını terk etmekte olan Aslı’nın yanına yaklaşıyor tedirginlikle.

Her kız, baba evinden ayrılırken ağlar ama Aslımın gözyaşlarının nedeni olduğumu biliyorum. Ve Aslı’nın menekşe gözlerinden geçerek Niyazi’nin suretinde can buluyorum ânında. Karşısında ben varmışım gibi ıslak bakışlarını nişanlısının gözlerine sabitliyor. Bu bakışlardan cesaretlenen Niyazi, elindeki gelin çiçeğini Aslı’nın eline tutuşturuyor. Gelinin kolundan çekiştirerek bahçedeki çalgıcıların yanında kurulmuş sandalyelere doğru ilerliyor. Aslı ruhsuz bir bedenle sandalyeye çöküveriyor, Niyazi geçip yanına oturuyor. Birbirinden ritmik oyun havaları misafirleri coştururken ben kalabalığın arasından süzülerek gelinin karşısına dikiliyorum. Aslı beni fark etmiyor bile. Niyazi’nin arkadaşları, “Damat kendi düğününde oynarsa bolluk olur,” deyip onu oyun pistine çekiyorlar. Fırsat bu fırsat geçip gelinin yanındaki boş sandalyeye oturuyorum. Aslım mutsuz. Yanında olduğumu hissettirmem lazım. İyice yaklaşıp nefesine sokuluyorum. Derin bir iç geçirip ürperiyor. Nefesim yüzünde, saçlarında dolaştıkça gözleri doluyor. Tam o sırada bir de gelin havası çalmaz mı çalgıcılar… Hazin “vağzalı” sedaları altında gelini dansa kaldırıyor nişanlısı. Dans pistinde Niyazi’nin Aslıma dokunmasına izin vermeden gelinin elinden tutarak kollarını ağır ağır havalandırıyorum. Damat donuk bakışlarla gelini süzüyor, ellerini birbirine çırparak alkış tutuyor sadece. Oyun havasına uygun figürleri yaparken ağır aksak kalsam da budanmış bedenimin dansıma engel olmadığını görüyorum. Ne çok da hayal etmiştik düğünümüzde karşılıklı oynamayı… Oynuyoruz işte. Bu bedenle güzel Aslımın yanına bu kadar yakışacağımı bilseydim çıkmaz mıydım içine düştüğüm buhrandan. Bir sersem mayının uçuramadığı kafamı tek tetikle savurur muydum havaya! Telafisi olmayan hatalar uzaklarda, pişmanlıklar içimi kemirecek kadar yakınımda. Ve şu an bitirmekteyim Aslı ile Kerem’in destanını. Sevdam bugün gelin, yarın anne olacak belki. Bir başka el, hoyratça yok edecek yüzündeki, saçlarındaki dokunuşlarımı. Alevlerim büyüdükçe büyüyecek ve ben bir türlü ölüp de kurtulamayacağım yangınımdan. “Genceli Ziyat Han”ın oğlu “Kerem”in vücudunda yanarak yaşayacağım asırlarca.

Düşüncelerimin korkunçluğu beynimi hapsetmiş olmalı ki duran müziği daha yeni fark ediyorum. Gelini alma zamanı gelmiş. Önüne sarışın bir oyuncak bebek oturtulmuş, güllerle, balonlarla, kurdelelerle süslenmiş beyaz gelin arabası demir kapının yanından geçip eve yaklaşıyor. İleri geri bir manevrayla kalabalığı yararak damadın önünde duruyor. Niyazi, elini uzatarak arabaya binmesi için geline yardım etmek istiyor. Aslı, onun elini havada bırakıp son defa bizim bahçeye doğru bakıyor. Dedikodu için bir araya gelmiş ağızlar hemen fısıltıyla konuşmaya başlıyor. “Bu kız Kerem’i unutamadı, rahmetlinin ruhu buralarda dolaşıyor kim bilir.” “Rahmetli” kelimesi yıldırım gibi çarpıyor beynime. Neden Aslım dahil kimselerin beni fark edemeyişini anlıyorum galiba…

Aslım gelin arabasına binerken ben havalanarak kendi bahçemizdeki dut ağacına konuyorum. Yine en yüksek noktada, köyü ayaklarımın altına almış vaziyetteyim. Düğün evi tüm çıplaklığıyla gözlerimin önünde. Akşam olmak üzere şimdi. Gökyüzü açık maviden kızılla karışık koyu laciverte dönüşüyor. Düğün evinin geniş bahçesine kurulmuş çadırda cümbüş var. Kalabalık çadırda eğlenedursun, gelin odasının tül perdesi aralanıyor. Aslım pencereden kafasını çıkartarak etrafa göz gezdiriyor ürkek ürkek. Çok ilginç, aklından geçenleri bir türlü kestiremiyorum. Ama Aslımın destanımızı bitirmeye kıyamayacağına dair bir his beliriyor içimde. Ortalık koyu karanlığa bürünüyor yavaş yavaş. Ev sahipleri ve misafirler düğün çadırına gömülmüş gibi. Aslım, uzun dantel elbisesinin eteklerini eline toplayıp siyah gecede havalanan güvercin gibi evden bahçeye, bahçeden de dışarı doğru süzülüyor. Bana geldiğini sanarak sağlam kolumu yukarı kaldırıp el sallıyorum neşeyle. Aslım, parmaklarımın arasından akıp geçiyor bir ışık hızıyla. Arkasından bakarken onu benden de yukarıdaki Gelin Kayası’nın en tepesinde görüyorum şimdi. Efsaneye göre mutsuz gelinlerin son durağıdır Gelin Kayası… Aslım Gelin Kaya’sının zirvesinde, elbisesinin eteği ve uzun duvağı rüzgârlara kapılıp uçuşmakta. O yükseldikçe peşinden koşturan insanlar giderek küçülüyor. Hele Niyazi’nin Aslımın gözlerinde küçülüp küçülüp kayanın dibine gömüldüğünü görüyorum. Bir kartal gibi gelin kayasına doğru kanatlanıp uçuyorum hemen. “Bekle,” diye bağırıyorum sesimin yettiği kadar. Aslım beni duymuyor yine.

Bir beyaz güvercin havalanıyor gelin kayasından efsanelere doğru. Yakalamaya çalışıyorum, duvağının danteline takılıyor parmaklarım. Duvağı elimde, cismi fanilere doğru inerken ruhu kanatlanıp ruhuma karışıyor. Birlikte gökyüzünde kanat kanada turladıktan sonra bizim bahçedeki dut ağacına konuyoruz neşeyle. Yine köy ayaklarımızın altında, bizden yukarıda Gelin Kayası, onun üstündeyse ayrılmadan birlikte kanatlanacağımız engin ve bulutsuz gökyüzü duruyor.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Sultan Deliklitaş
Muhteşem. Kalemine sağlık canim
6:30 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR