Georg Lukács: "Modern Eleştirinin En İnatçı Kirpisi.”
21 Kasım 2017 Edebiyat

Georg Lukács: "Modern Eleştirinin En İnatçı Kirpisi.”


Twitter'da Paylaş
0

Modernizm ve belki de her türden yenilikçilik, Lukács için aynı zamanda etik bir sorundu ve etiğin konusu olarak almak onda edebiyatı hep bütüncül bir yapı ve gerçeklik olarak görmeye neden olmuştu ki, orada egemen olana gösterilen yatkınlık yenilikçi olanı bir refleks olarak dışlamayı içselleştirir.
Semih Gümüş
Eleştiri yazarının zaman içindeki düşünsel değişiminin hep ileri dönük olması beklenir. Tersine durumlar, sözgelimi edebiyatı yazınsal değerler içinde açıklarken neden sonra siyasal önermeler ışığında anlamaya başlayanlar yok değildir. Yazarın, yeni edindiği düşünce ve yöntemler ya da kuramsal ilkelerle kendi dışındaki akımlardan bağımsız bir eleştiri bütünü oluşturmasıysa, bundan daha önemli. Bir düşünce insanı olarak bütün etkilerden bağımsız duruşu, eleştiri yazarının yaşadığı değişimin ileri dönük olacağının göstergesidir. Georg Lukács, kendini bir parçası olarak gördüğü değişim dönemlerine göre eleştirmen kimliğini ve eleştiri anlayışını değiştirdiği için, duruş biçimindeki sağlam görünümünün ardında çözülmemiş boşluklar bırakarak yazdı. Lukács’ın, Avrupa’nın içinde bulunduğu belirsizlik döneminde, Marksizmi benimseyip Macaristan Komünist Partisi’ne girmeden önce yazdığı Roman Kuramı, ideolojik kaygıların ve dünyevi dogmaların en çok dışında kalan yapıtı olarak, dışındaki etkilerden bağımsız düşünür kimliğini de yansıtır. Eleştirinin oluşma koşulları içinde bir erken dönem yapıtı oluşuysa, Roman Kuramı’nın Lukács’ın başyapıtlarından birine dönüşememesinin nedenidir.
Lukács modernizmin yenilikçi arayışlarını yoksayıcı bir tutumla karşılıyordu ama onun Marksizm içinde kalıplaşan edebiyat anlayışının bile yadsınması olanaksız bir derinliği vardı.
Paul de Man da haklı olarak, Lukács’ın Marksizm öncesi dönemini anlattığı için, Roman Kuramı’nın mutlak biçimde onaylanmasının savunulamayacağını belirtiyor. Bu onayda da ideolojik tavır alış belirleyicidir. Elbette Lukács modernizmin yenilikçi arayışlarını yoksayıcı bir tutumla karşılıyordu ama onun Marksizm içinde kalıplaşan edebiyat anlayışının bile yadsınması olanaksız bir derinliği vardı. Roman Kuramı yazınsal olduğu kadar felsefi bir roman kavramı oluşturmayı da amaçlar. Öte yandan Avrupa Gerçekçiliği, bütüncül bir Avrupa romanı düşüncesini, yeni bir dünyanın doğumuna katılan dünya görüşü çevresinde, engin bir bilgi ve görgüyle kuşatır. Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı ise, modernizmin yenilikçi yazarları karşısında eleştirel, çağdaş gerçekçiliğin katı bir savunusu olarak yazılmıştır ki, Lukács’ın belki en tartışmalı ya da yaşadığı sarsıntılarla geçerliği en çok yara almış çalışmasıdır. Fredric Jameson, Lukács’ı “modern eleştirinin en inatçı kirpisi” olarak niteliyor ve var olmasaydı bile onun gibi birini bulmak gerekeceğini belirtiyor. Jameson haklı: Lukács gibi yazarlar, artlarında edebiyat düşüncesinin temel yapıtlarını bırakır ki, onları eleştirerek içselleştirmek de köklerin toprağı iyi tutmasını sağlar. Bir eleştirmenin bir başka eleştirmen için kullanabileceği en anlamlı sözleri eden Jameson, üstelik Lukács yaşasaydı eğer, bambaşka Marksizm yorumu yüzünden onun adamakıllı sıkı eleştirisinden geçecekti. Modernizm ve belki de her türden yenilikçilik, Lukács için aynı zamanda etik bir sorundu ve etiğin konusu olarak almak onda edebiyatı hep bütüncül bir yapı ve gerçeklik olarak görmeye neden olmuştu ki, orada egemen olana gösterilen yatkınlık yenilikçi olanı bir refleks olarak dışlamayı içselleştirir. Lukács’ın sınıfları, savaşımı ve düşünceyi kategorik anlama biçimi, edebiyatı da kategorik bir yaratım biçimi olarak almasına yol açtı. Belki de Lukács’ın temel yanlışı, bütünsellik gereksinimini kendi dünya görüşünün kurucusu olarak almaktı. Bu yüzden, insan gerçekliğini parçalayarak soyutlayan yazınsal yaratıcılık yerine, hayatı açıklayan edebiyatı öne çıkardı. Sözgelimi Dostoyevski’nin insanın ruhsal yaralarının denetlenmesi olanaksız derinliği yerine, Tolstoy’un gerçekçilik anlayışını yüceltti. Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı’nda yazınsal biçimlere, üslup ve yenilikçi buluşlara önem verilmesini aşırılıkla niteler Lukács. Sonunda yenilikçiliğin her durumda insandan uzaklaşacağı; öncesiz, sonrasız ve tarihsiz olacağı önyargısını öne sürer. Aşırılık eder kısacası. Bu döneminde hep önermelerle, ilkelerle, birbirinden ayrılmayan nedenler ve sonuçlarla açıklar yazınsal yapıtları. Böylece uyum göstermeyenler edebiyatın dışına sürülür, en azından çeperlerinde tutunmaya zorlanır. Burada nasıl olsa iktidar var. Onun kitaplarından çok şey öğrendim ama önce aldıklarımı sonra sorgulamaya başlayıp Dostoyevski ile Tolstoy’u ve Thomas Mann ile Kafka’yı ayırmaya başlayınca, Lukács durduğu yerde durur oldu. Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı’nda, “gerçekliğin azaltılması ve kişiliğin dağılması birbirine bağlı şeylerdir: biri ne kadar çoksa, öbürü de o kadar çoktur,” der Lukács. Söz Joyce’a, Musil’e gelir. Musil’in karşı çıkışını “özü ve yönü eksik” bir tutum olarak görür; değil mi ki aşırı yenilikçiler gerçekliği hep eksik ya da çarpık algılamaktadır, bilinç akışı tekniği de bir kaçış biçimidir. Bir “normallik ölçüsü” olmayanların yarattığı yenilikçi edebiyatta, dahası da var, “psikopatoloji saplantısının kapitalizmin gerçekliğinden bir kaçış isteği” olduğunu belirtir Lukács. Onu bir kaçış olmadığını Avrupa’nın acı tarihi de göstermişti oysa. Saplantı pahalıya da mal olabilir demek. Bütün bu sert gerçekçilik ve kalıpçı eleştiri anlayışı, ideolojinin ve ideolojik tarih anlayışının baştan sınırladığı düşünme biçiminin ürünü. Sınırlı, çünkü edebiyatı sınırlamak istiyor; sert bir kabuğu var, çünkü bir felsefecinin elinde bile Marksizmi siyasal bir dünya görüşü olarak dayatıyor.
 “Çökmekte olan bir toplumda yaşayan yazar, bu çöküşü betimlemekten kendini alamaz.”
Oysa sözgelimi, yaşadığı “Avusturya denen ucube”nin sözde modern dünyasında kurulu despotik monarşiden bunalmış, onu yadsımış, muhalif duruşlu Musil, çöküş ve yozlaşma içinden yüksek nitelikli bir edebiyat çıkarma endişesini her şeyin üstünde tutuyordu. Sonunda hep zor koşullar altında yaşamaya razı olmuş, can alıcı sorunlardan çıkan edebiyat anlayışından ödün vermemiş bir yazar var. Lukács, yozlaşma edebiyatı yaptığı için onu sürekli mahkûm ederken, Musil insanın yalnızca Ben’e indirgenmesini kişilik yozlaşması olarak görüyordu. Şu farkla: Musil, Avusturya’da ya da çöküntü içindeki Avrupa’da kaçınılmaz bir çürüme ve yozlaşma içinde yaşamak zorunda kalan insanı yazmaya çalışırken, Lukács’ın sonuçları öne çıkaran tutumunca, anlaşılması olanaksz bir edebiyat yaratmakla suçlanıyordu. Lukács’a göre edebiyatın kendisini de yok eden bir roman olan Niteliksiz Adam, aslında onun dediğinin tersine, Ulrich kişiliğinde modern zamanların Avrupa’sındaki çaresizliği anlatıyordu. Avrupa’nın aynı ânında yaşanan ne büyük bir çatışma ve yararsız ayrışmadır bu. Çaresizlik, Lukács için çağdaş gerçekçiliğin yadsıdığı bir durumdu, çünkü sosyalizmin bir dünya gerçekliği olarak algılanması bireyin yalnızca sağlam duruşuna izin veriyordu. Yaşadığı toplumun pek de benimseyemediği Musil, “hal ve gidişi olağandışı”, Lukács’ın Marksizmin dogmalara en çok yatkın olduğu yıllar içinden getirdiği eleştirilerle bu yakada da benimsenememiş bir yazar olagelmiş. Oysa Ernst Fischer, “Çökmekte olan bir toplumda yaşayan yazar, bu çöküşü betimlemekten kendini alamaz” diyerek anladığı Musil’in, “sapkın bir yazar olduğu yolundaki suçlama” ile başından beri karşı karşıya bırakıldığını belirtiyor. Yaşanan çağ “bir Babil tımarhanesinden farksız” ise, deliliği en iyi yenilikçi yazarın anlayacağı da kuşkusuzdur. Dostoyevski, Faulkner ya da Musil gibi sıradışı yazarlar, bazen yeraltındaki, bazen bozkırdaki, bazen imparatorluk görkemi ardındaki tımarhaneyi anlatırken yozlaşmadan yana değil, insanın acılarından yana davranıyordu. Ernst Fischer’ın sözleri eleştirinin yaratıcı yazarı anlama çabasına örnek gösterilebilir: “Musil için burjuva sınıfının dosyası kapanmıştı. İşçi sınıfı ise ona yabancı kaldı. Eski dünyaya karşı derin bir muhalefet duyan, yeni bir dünyaya sezgilerle yönelen, ama programa bağlanan her şeye, her türlü ideolojik sisteme kuşkuyla bakan Musil, yaradılışında ve yaratısında bugün kapitalist dünyada yaşayan çok sayıda insan ve özellikle de çok sayıda aydın için karakteristik olanı önceledi.” Ernst Fischer ile aynı yıllarda yaşayan Lukács’ın Musil’i ve öteki modernist yenilikçileri bu denli farklı anlamasının nedeni, edebiyat ile ideolojinin birbirini çekmek zorunda bırakılmasıydı. Oysa aynı kaygıları taşıdıkları için birbirlerini itmektedirler, bilinir, ama zorla birbirlerinin yerine geçirilmeye çalışıldıkları her yerde çatışma çıkar ve bu çatışmanın sözde galibi elbette siyasal olandır.
Kafka ya da Beckett’te nihilizmin belirgin uçlarını; Joyce’da gerçeklikten kopuşu; Musil’de ümitsizliği görebilirsiniz elbette ama bunların hiçbiri edebiyatın yargılanma biçimleri arasına “sınıf edebiyatı” gibi kategorileri koymayı olağanlaştırmaz.
Bana kalırsa, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Lukács’ın olgunluk döneminin değil, çocukluk hastalığının ürünü. Eleştirel gerçekçiliği modernizmin karşıtı olarak ortaya koymak edebiyatın içinden değil de, ideolojik önyargılardan çıkmıştır ve Lukács gibi derinliğinden kuşku duyulamayacak bir edebiyat düşünürünün bu kısıtlar içinde kalmasının nedeni, topyekûn karşıtlığın çatışma alanlarından biri olarak edebiyatın seçilmesidir. Kafka ya da Beckett’te nihilizmin belirgin uçlarını; Joyce’da gerçeklikten kopuşu; Musil’de ümitsizliği görebilirsiniz elbette ama bunların hiçbiri edebiyatın yargılanma biçimleri arasına “sınıf edebiyatı” gibi kategorileri koymayı olağanlaştırmaz. Lukács, sınıf çatışmalarını edebiyatın çatışma alanlarıyla örtüştürdüğü dönemlerinde, geçerliğini neden sonra yitirmiş bir dizi çözümleme yapmıştı ki, bu çözümlemeleri gerçekçilik, yenilikçilik ve edebiyat kavramlarıyla açıklamak epeyce güç. Edebiyat, kendini geçmişe bağlamak yerine hep gelecekçi, dolayısıyla yenilikçi değişim süreçleri içinde varlığını anlamlandırmıştır. Musil gibi büyük bir yazarın sefil bir kıyıya itilişi, onu itenleri de içine çekmez mi?

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR