George Orwell’in 1984’ünü Niçin Okumalıyız?
10 Aralık 2019 Edebiyat

George Orwell’in 1984’ünü Niçin Okumalıyız?


Twitter'da Paylaş
0

“Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir.”

Ekim ayının başında Bohumil Hrabal’ın kitapları yok etmekle görevli bir pres makinesi operatörünün, dünya edebiyat tarihinin kaderini değiştiren yapıtları saklamasının hikâyesini anlatan Gürültülü Yalnızlık romanından sonra bir başka metni okumak istemedim. Ardı ardına çok roman okumak, onların hakkını tam verememe duygusu yaratmaya başladı. Nasıl ki bir gurme tattığı yemekten sonra diğerine geçerken biraz su içip damağını dinlendiriyorsa Hrabal’ın yoğun romanından sonra da aynısını yapmak istedim. Ancak evde aynı odayı paylaştığım bin küsur kitapla her gün sabah akşam karşılaşıp da içlerinden birini tercih etmemenin sıkıntısı çok ağır oldu. Nasılsa kaç yıldır yeni çıkanlardan çok, eski kitapları yeniden okumaya ağırlık veriyorum. İçlerinden birini daha alıp okusam ne değişir diye sayısız kez düşündükten sonra, işe gitme telaşı arasında Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanını almak istedim. Kardeşim kısa süre önce kitaplıklara yeni raflar eklediği için benim yayınevi sırasına göre koyduğum düzenin içinden çıkılamayacak kadar karıştığını Dostoyevski’yi bulamayınca anladım. Kozyatağı’ndan İkitelli’ye sabah trafiğindeki yolu serviste rahatça değil de, kitabı bulma uğruna metrobüste ayakta gitmek ve bu şövalyeliğe karşı yine de kitabı okuyamamak tehlikesini de göze alamadım. O sırada George Orwell’ın 1984’ü ile karşılaştım.

Romana elim uzanırken aklımdan geçen, “Son yedi-sekiz yılda ne oldu da Türkiye’de çok satan ilk on kitap arasında 1984 girdi?” sorusuydu. Kendime “Okurun bu ilgisinin ardında 1984’ü canlı canlı yaşadıkları düşüncesi ağır basıyor olmalı,” diye cevap verdim. Elimde bu tür bir araştırma sonucu olmasa da tahminim o yönde ki, dünyada George Orwell’in 1984 romanının okunma oranı son yıllarda artan bir grafiğe sahip. Sebebi ise sosyal medyanın etkisiyle beraber herkesin biraz gözlendiğini ya da gözetlendiğini hissetmesi ve dünyada Parti’nin ve Büyük Birader’lerin sayısının artması. Ama buna en doğru cevabı romanın kendisi verecek.

Saf romancıydı

1984 George Orwell edebiyatı hakkında onun eserlerini birkaç kez okuduğumdan ötürü konuşabileceğini öne süren benim için edebi anlamda daima Hayvan Çiftliği’nin gerisinde kalır. Hatta 1984 bana göre Paris ve Londra’da Beş Parasız’ın da ardından Orwell liginin üçüncülük kupasını alır. Çünkü 1984’e roman teknikleri ve kuramı açısından bakınca, yani metnin yazıldıktan sonra dünyada yarattığı etkiyi göz ardı edip romanın sadece teknik özelliklerini inceleyince bu kurgu romanın roman iklimi, karakter ve olay-biçem ilişkisi açısından öyle çok da aman aman nitelikleri olmadığını söylemek gerek. Bu nedenle, ilk dönem edebiyatı Orhan Pamuk’un tabiriyle “saf” yani sadece edebiyat yapmaya dönük olan Orwell’in metinlerin edebi zenginlik açısından daha şaşalı idi. Orwell’in Paris ve Londra’da Beş Parasız’ını okumak, bugünün medeniyetin beşiği ülkelerin arka odalarının ne kadar kirli ve dağınık olduğunu, pek çok ahlaki ve vicdanı suçun işlediğini çok açık yüreklilikle ortaya koyuyor. Ama yine Pamuk’un tabiriyle Orwell’in “düşünceli” yani metinlerin bir düşünceyi benimsetmek için yazıldığı bir anlamda mühendislik eseri olduğu romanları Hayvan Çiftliği ve 1984 ise ona asıl şöhretini getiren yapıtlar oldu. Çünkü Orwell, bu tür romanları yazarken düşüncesini benimsetebilme işini kurgu ve roman yaratımından ödün vermek bir yana bu iki unsuru daha da keskinleştirerek yaptığı için ortaya çok kaliteli metinler çıkarttı. Bundan dolayı, 1984 aslında bir demirden leblebi yani kolay okunmasına karşın bir edebiyat eseri olma iddiasından öte, kurgu özellikleriyle fikir kabul ettirici sınıfta yer alan bir roman. Ama bu niteliği onu, kötü ya da okunmaması gereken metinler sınıfına sokmadığı gibi, tam tersine bir başucu kitabı yapıyor.

Yazan karakter

1984 adını aldığı yılın İngiltere’sinde geçen, Avrasya ile Okyanusya adlı iki süper gücün İngiltere’nin önderliğindeki Avrupa ile amansız bir savaş halinde olduğu ve Parti’nin önderliğinde Büyük Birader’in dizayn ettiği toplumun bir baskıcı rejimdeki yaşam mücadelesini anlatıyor. Başkahraman Winston adı Gerçek Bakanlığı olan gerçekte ise gerçekleri saklamak, yani halkı Büyük Birader’in iktidarının kesintisiz olarak sürmesine yardımcı olmak üzere sahte haberlerle uyutmak için faaliyet gösteren bir kurumda çalışıyor. Burada Times’in haberlerini birer borudan alarak onları halkın Büyük Birader’e ilgi, hürmet ve bağlılığının artması için sansürleyerek baştan yazma işiyle uğraşan Winston, günlerini herkes gibi geçiriyor: Büyük televizyon ekranlarından halka neler yapmaları gerektiğinin talimatları yağdırılıyor, Parti ve Büyük Birader aleyhinde en küçük bir muhalefet konuşması devleti yıkmaya teşebbüs benzeri bir suçlama ile karşılanıp, failler küçücük çocukların günlük hayatlarının bir parçası olan ihbar mekanizması ile yakalanıyor ve sonunda da buharlaştırılıyor, yani ortadan kaldırılıyor. Parti’nin ve Büyük Birader’in yaşaması için herkesin birlik olarak çalıştığı 1984’te en temel ihtiyaç maddeleri sabun, sigara ve tıraş bıçağı bile bulmak mümkün olmayabilirken, mülkiyet edinmek, çocuk yapmak ve zevk için sevişmek ise yasak.  Bir yandan sansürlenmiş haberleri düzenleyen Winston ise bir eskici dükkanından aldığı aynı zamanda da yakalanırsa hayatına mal olacak bir deftere günlük ve kurgu tarzı metinler yazmaya başlıyor. İlk yazdığı şey ise, “Tekdüzelik çağından, yalnızlık çağından, Büyük Birader çağından, çiftdüşün çağından selamlar.”

Kırklı yaşlarını süren, bir müddet evli kaldığı karısından ayrılan, annesini ise hayal meyal hatırlayan Winston, çalıştığı bakanlıkta gördüğü esmer güzeli bir kadından nefret ederek hayatını yaşarken Sevgi Bakanlığı’nın aşk yasaklarını, Bolluk Bakanlığı’nın çikolata karnesine getirdiği yeni düzenlemeleri dert ediyor. Kişisel hayatın kalmadığı, özel kavramının yok olduğu, insanların teknolojik casusluk araçlarıyla her an gözetlendiği ve denetlendiği bir cehennemde süren hikâyede Winston biri bitip öteki başlayan Londra’daki Büyük Birader’e teşekkür mitinglerinin içinden gelip geçer. Bir yandan da kendi geçmişi de dahil olmak üzere, dünyanın bir zamanlar normal olduğu yılların hikayelerini, herkesin özgürce yaşadığı, Büyük Birader’in ve Parti’nin var olmadığı dönemleri defterine yazmaya çabalayan Winston, bunları öğrenmek için tanıkların peşine düşse de herkesin bilincini yitirdiğini daha doğrusu propaganda ile hafızalarının ve iradelerinin yok edildiğini keşfeder. Bu mutsuzluk onu tüketirken de her şeyin bittiğini sandığı anda, bakanlıkta nefretle baktığı kadının aşk mesajını alır. Adı Julia olan güzel kadın, Büyük Birader’in izin verdiği zaman çocuk yapmanın dışında yasaklanan ve zevk alınması yine çeşitli kitlesel propagandalarla engellenen seks için Winston’u seçer. Güzel bir kadın tarafından arzulanmak, üstelik de peşlerindeki düşünce polisine yakalanmadan ormanlar, tahliye yollar, harabeler gibi zorlu mekânları keşfetmek Winston’a iyi gelir. Sadece cinsellik yaşamak için değil, Parti ve Büyük Birader’e karşı bir siyasal zafer anlamına gelecek şekilde ve yalan yok, Julia’nın fırsatını bulduğu zaman bulduğu pek çok erkekle yaptığı seks, Winston için de eşinden sonra bir kadına yaklaşmanın ilk fırsatı haline gelir. Ta ki bir müddet sonra Juila’nın sadece cinsel tatmin arayan bir kadın değil de gerçekten âşık olunabilecek bir kadın olduğunu açık seçik ortaya koymasına kadar.

Aşk romanı gibi

Romanın uzunca bir bölümü bir aşk eserine evrilecek biçimde Julia ile Winston’un birbirlerinin bedenlerinde ve ruhlarında kayıp parçalarını aramaları ve boşalmalarıyla sürerken, aşk yaşamanın da Parti ve Büyük Birader’e karşı kazanılmış bir zafer olacağı imgesi okurun zihnine çakılır. Derken, Parti’nin karşıtlarınca Büyük Birader’i alaşağı etmek için kurulan bir örgütten gelen teklife yaşadıkları zorlu hayattan kurtulmak için “Evet,” diyen Winston’un yaşamı, Orwell’in kurgusunda Parti ve Büyük Birader’in anlatıldığı uzun bir bölümle devam eder. Başta da söylediğim gibi düşüncesini kabul ettirmek için yazdığı metinlerden olan 1984’te okuru illallah ettirecek denli uzun sayfalar boyunca, o günün yaşam dizaynı aslında sosyalist siyasete yapılan çok ağır eleştiriler eşliğinde okura anlatıldıktan sonra, 1984’ün final bölümü yaklaşır. Winston ile Julia, âşık olma ve seks yapma suçlarından ötürü düşünce polisine yakalanır, Winston sorguya alınır ve burada uzun sayfalar boyunca Büyük Birader gerçekten var mıdır, Parti nedir, hayat nedir 2+2=5 eder mi? gibi yine sosyalizm taşlamalarının olduğu bölümler yine illallah eşliğinde deveran eder. 

Bağını kopartmadı

Çok bilindik eserler de olsalar romanların sonunu istemeden de olsa yazarak, onları henüz okumamış okurların sövgüsünü yemekten aşınan kulağımın hatırına bu kez 1984’ün finalini anlatmıyorum. Ancak yazıldığı 1949’dan beri dünyayı en çok etkileyen romanlardan biri olduğu gerçeğini de es geçmiyorum. 1984 romanı, henüz yayınladığı tarihte yaşamın bu kadar içinde olmayan teknolojinin insan hayatını tıpkı Büyük Birader’in yaptığı gibi gözetlediği, denetlediği ve değiştirdiğini öngördüğü için bir kehanet roman muamelesi gördü okurlar tarafından. Yine Büyük Birader ifadesini literatüre sokan Orwell, roman yayınlandığından itibaren dünya siyaset sahnesinde sürmüş ve sürmeye devam eden bütün baskıcı, zorba rejimleri peşinen anlattığı için de büyük ilgi gördü. 1984’ü sırf bu sebeple yani yaşadıkları ülkede siyasi zorbalığa maruz kaldığını düşünerek okuyanlar, romanın yazıldığı tarihte Hitler, Stalin ve Musolini gibi siyaset ile asker kişilerin iktidarda olduğunu hatırlamalı. Orwell’in Büyük Birader’i imgelerken kendine örnek alabileceği birden fazla seçeneği vardı, yine medya yolu ile halkın gerçekler yerine kurgulanmış yalanları sahi zannetmesi yani propagandaya maruz kalması da bilinmedik bir şey değildi. Bugün de aynı durumun ülke ve iktidar fark etmeksizin, katıksız şekilde yaşandığını ifade etmek gerek. Hatta bu konuyla ilgili olarak Robert De Niro’nun baş rolünü üstlenip yapımcılığını da gerçekleştirdiği Türkçeye Başkanın Adamları olarak çevrilen Wag the Dog adlı filmi izlemenizi öneriyorum. Ne var ki 1984 yapıtının adı o güne değin bir romana tarih ile verilmiş ilk eser olmasının ve yine teknoloji ile siyasetin insanı ne denli esir alabileceğinin öngörüsünü gerçekleştirmesinin ışığında bugün çok okunup çok düşünülen eserler arasında yer alıyor. Evet, Orwell’ın da istediği gibi bugün 1984 siyasi sebeplerle daha çok okunuyor. Bir bakıma 1984’ü okumak, 1984 romanı içinde Parti ve Büyük Birader’e karşı aşk yaparak eylemde bulunan Winston ile Julia’nın eylemini yinelemek anlamına geliyor ki, bir edebi metnin kendi yarattığı imgeyi yine kendisini okuyarak bir eylem biçimine dönüştürmenin dünyada başka bir benzeri bulunmuyor. Ama romanın siyasal eleştiri yönü kuvvetli olduğu için kurgu ve biçim eksiklikleri yani edebi yetersizliği belki yüz geri ediliyor. 

1984’ü büyük ve önemli bir roman yapan, her daim de okunmasını zorunlu kılan tüm bu özelliklerinin dışında o metnin bir sabır işi olduğunu göstermesinden kaynaklı. İşte bunu hiç ıskalamamak gerekiyor. Orwell hayatı boyunca çok yoksuldu. Günde yirmi saate yakın çok ağır işlerde çalıştı, karşılığında bir tabak patates püresi ve içimi ile tadı çok kötü olan birkaç dal sigara kazanabildi. Çünkü yirminci yüzyıl başında Avrupa’da yoksul ve işçi olmak, on altıncı yüzyılda ticaret kalyonlarında kürek mahkûmu olmakla eş değer bir adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve yoksulluk anlamını taşıyordu. Orwell bunların hepsini dibine kadar yaşadı. Ta ki Hayvan Çiftliği romanından para ve ün kazanana kadar. Ama bu şöhret çok geç geldi, Orwell 1984’ü yazarken ağır verem hastasıydı. Değil böyle büyük bir kurgusal roman yazmak, elini kaldıracak hali yoktu ancak buna karşın metinle hiç bağını kopartmadı. Çünkü bir roman yazarken, mutlaka ama mutlaka yazarın zihni ile eli arasında bir kopukluk meydana gelir ve asla aklındakini kâğıda tam olarak dökemez. Zaten edebiyat dediğin de bu düşünsel ve fiziksel farklılıktan ortaya çıkar. Yani değişim ne kadar çoksa, edebiyat o denli derindir. Yine de bazı metinler ki başında 1984 gelir, onlar yazarın denetiminden, düşüncesinden bir an olsun sapmazlar. Daima yazarın iradesi altında kalırlar. Peki, bu tür romanların edebi derinliği olmuyor mu o zaman? Tam tersine, bu metinler de derinlik taşır ama o zaman da Orwell’in yaptığı gibi bu düşüncelerinizi kusursuza yakın bir kurgu ile okura sunacaksınız ki metninizin edebi değeri artsın. İşte ben içerdiği siyasal ögeler nedeniyle değil de, 1984’ün yazarın metni ile olan bağını çok sıkı tutması ve bunun da yazar adaylarına örnek olması nedeniyle okunmasını öneriyorum. Yoksa metnin siyasi iklimi, sonra dünya edebiyatını etkileme hali (örneğin Murakami’nin yazdığı IQ84 romanına ilham olması) tabii ki önemli, ancak değeri açısından çok daha sonraki sıralarda geliyor benim için. Bugün 1984’e bir romanın dışında anlamlar yükleniyor, kutsanıyor hatta geleceği tahmin ettiği unvanı verilerek, roman olması gerektiğinden farklı biçimde okunuyor. Evet, George Orwell’ın da yapmak istediği bir anlamda bu olabilir. Ama siz romanı bir edebi metin olduğu ve kurguya dayandığı gerçeğinin dışına çıkarak anlamlar yükleyip okursanız – mesela günümüzle özdeşleştirerek, günlük gerçeklikten kaçmak ya da onu bir şekilde bu romanla bağdaştırmaya çabalarsanız – yanlış yapmış olmazsınız da eksik davranmış olursunuz. Hayatın ve romanın akışını da birazcık ıskalarsınız. Neden mi? Bence bunun cevabını Orwell, şu diyalogda vermiş, ama hakkımı da yemeyelim ki 1949’dan beri benden başkası bunu görmemiş:

Winston sordu: “Ormana gittiğimiz, ilk gün bizim için öten kuşu hatırlıyor musun?”

“O kuş bizim için ötmüyordu,” dedi Julia. “Kendi için ötüyordu. Bu bile değildi aslında. Yalnızca ötüyordu, o kadar.”

Orwell’ın da dediği gibi 1984 bir kuş ise, kendisi için bile ötmez, sadece öter o kadar. O bir roman hem de nitelikli bir roman, o kadar.

Kaynak: George Orwell, 1984, Çev. Nuran Akgören, Can Yayınları 10. Basım, 2005.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR