George R. R. Martin, Karşı Çıktığı Tek Game of Thrones Değişikliğini Anlatıyor

George R. R. Martin, Karşı Çıktığı Tek Game of Thrones Değişikliğini Anlatıyor


Twitter'da Paylaş
0

Bilim kurguyu, fanteziyi ve hayal dünyasını ne kadar sevsem de, arada bir ölçüt olarak gerçek hayata dönüp “gerçek nedir” diye sormanız lazım.

Daniel D’Addario O, Westeros dünyasını yaratan kişi. George R.R. Martin, televizyondaki en ünlü dizi olan Game of Thrones’u kurgulayan yazar. 1996’da ilk kitabı Taht Oyunları yayınlanan ve toplamda yedi kitap olması planlanan A Song of Ice and Fire serisi, HBO’nun Game of Thrones dizisinin ilham kaynağı olarak kullanılıyor. Dizi 2018’de, yani Martin’in kitapları bitmeden önce sona erecek olsa da, hayranlar hala kitapların sonunu, yani yazarın öngördüğü (ya da daha doğrusu Westeros dünyasının yeni detaylarını keşfettikçe kurguladığı) sonu heyecanla bekliyor. Bilge Martin ile konuşmamızdan öğrendiğimiz pek çok şeyden biri: “Bu kitapları bitireceğim!” Martin, TIME’ın Game of Thrones kapak hikâyesi için derginin Mart sayısına nadir, geniş kapsamlı bir röportaj verdi. Game of Thrones’un yedinci sezonu 16 Haziran’da gösterime giriyor.

Sizce yazarken hâlâ doğaçlama yapıyor musunuz? Yani kafanızda bir son olsa da, hâlâ Westeros dünyası ile ilgili yeni şeyler öğreniyormuş gibi hissediyor musunuz kendinizi?

Evet. Ama bu Westeros’a ya da Game of Thrones’a özel bir şey değil. Ben hep böyle çalıştım ve böyle çalışacağım. Genelde roman yazarken nereden başlayacağım ve nerede bitirmek istediğim hakkında aşağı yukarı bir fikir oluyor kafamda. Hikâyenin büyük dönüm noktalarının, neye doğru ilerlediğimin farkında olsam da süreçte hep çok şey öğreniyorum. Bazen bazı karakterler gelişip önem kazanıyor, bazen de büyük bir dönüm noktası olacağını düşündüğüm âna geliyorum ama iki yıl önce kurgulamış olduğum şey artık hikâyeye çok da iyi uyum sağlamıyor, ben de daha iyi bir fikir buluyorum! Benim için bu keşif unsuru hep var. Bütün yazarların böyle çalışmadığını biliyorum, ama ben böyle çalışıyorum.

Bu yeni fikirler Game of Thrones dizisiyle ilişkili olarak mı gelişiyor? Kendinizi televizyonda gördüklerinizi karmaşıklaştırmaya çalışırken, ya da ondan uzaklaşmaya çalışırken buluyor musunuz? Ya da belki televizyonda o kadar da üzerinde durulmayan karakterleri geliştirmek istiyor musunuz?

Ben böyle düşünmüyorum. Bu noktada dizi, kendi kurgusunu geliştirdi bence. Tabii ki ben de dizinin bir parçasıyım, en başından beri de bir parçası oldum, ama benim odak noktam kitaplar olmak zorunda. Hatırlatmak isterim ki bu hikâyeyi 1991’de yazmaya başladım, ama dizi yapımcıları David ve Dan ile 2007’de tanıştım. Henüz dizi hakkında çalışmalarımız başlamadan önce, ben zaten 16 yıldır bu karakterlerle ve onların dünyasıyla yaşıyordum. Yani kafamda oldukça netler ve dizi yüzünden herhangi bir şeyi değiştirmeyi düşünmüyorum, ya da diziye tepki olarak, ya da hayranların düşüncelerine göre. Hâlâ 1990’ların başında yazmak için yola koyulduğum hikâyeyi yazmaya devam ediyorum ben sadece.

Güller Savaşı’ne ek olarak, kitap tarihten ya da gerçek hayattan başka nasıl alıntılar yapıyor?

Pek çok tarih, tarihsel kurgu ve fantezi dünyası kitabı okudum. Nesillerdir yazarlar arasında dönen bir diyalog var, özellikle de bilim kurgu ve fantezi yazarları arasında, çünkü biz bu kültürün bir parçasıyız. Başka yazarlar, özellikle de Tolkien ve ondan etkilenmiş olan sonraki yazarlar tarafından yazılmış olan fantezi kitaplarını okuduğumda, kafamda hep onlara cevap verme isteği beliriyor: “Evet, bu iyiydi, ama ben şu kısmı değiştirirdim” ya da “Hayır, bence burada hata yaptın.” Burada özellikle Tolkien’i eleştirmeye çalışmıyorum, Tolkien’in dünyasını yıkmaya çalışıyormuş gibi görünmek istemem. İnsanların beni hep Tolkien’le karşılaştırmaya çalışmasını oldukça sinir bozucu buluyorum, çünkü Tolkien’e büyük hayranlık duyuyorum. Kendisi bütün modern fantezi dünyasının babası ve onun dünyası hiç varolmasaydı eğer benimki de olamazdı! Ancak yine de, ben Tolkien değilim ve Yüzüklerin Efendisi’nin yirminci yüzyılın en başarılı kitaplarından olduğunu düşünsem de, stilim onunkinden çok farklı. Ama tıpkı Tolkien’in ardından gelen yazarlarla olduğu gibi, Tolkien ile de aramda geçen ve hâlâ devam eden bir diyalog var elbette.

Bu seriyi yazmaya başladığınızda başkan, George H. W. Bush’tu. O zamandan beri çok şey değişti. Kitaplarınızda politikadan esinlendiğiniz ya da politik yorumlar yaptığınız anlar oluyor mu?

Bence büyük ihtimalle, bir dereceye kadar yapmışımdır. Amacım bu değildi. Kinaye yaptığı suçlamalarından nefret eden ve Yüzüklerin Efendisi’nin İkinci Dünya Savaşı ile ilgili olduğunu, hatta içinde savaştığı Birinci Dünya Savaşı ile ilgili olduğunu bile ima edenlere sinirlenen Tolkien gibiyim ben de. Ben de kinaye kullanmıyorum, ancak içinde yaşadığım zamanların üzerimde bir etki bırakması kaçınılmaz. Ancak bunları yazdığım süre boyunca, bence Orta Çağ politikasından, Haçlı Seferleri’nden, Güller Savaşı’ndan ve Yüz Yıl Savaşı’ndan çok daha fazla etkilenebilirdim.

Kadın karakterleriniz güçlü ve karmaşık kişilikleriyle tanınsa da, erkek karakterlerinizin karşısında sıkça cinsel şiddete maruz kalmaları yıllardır tepki topluyor. Aldığınız bu tepki sizi şaşırttı mı?

Açıkçası, evet. Ve bazılarına itiraz etmek isterim. Bence bu eleştiriler doğru ya da yerinde değil. Herkesin kendi görüşünde özgür olduğunu biliyorum ama… her neyse. Sonuç olarak, bir savaş hikâyesi yazıyorum – Güller Savaşı. Yüz Yıl Savaşı. Bütün ilham kaynaklarımın isminde “savaş” geçiyor. Ve okuduğum bütün tarih kitaplarında, tecavüz tüm bu savaşların bir parçası. Parçası olmadığı hiçbir savaş yok, ki bu günümüz savaşlarını da kapsıyor. Yani bence bir savaş hikâayesi yazıp da içinde tecavüzden bahsetmemek hiç dürüstçe değil.

Aynı zamanda, maalesef acı da olsa karakterlerin geçmişinin önemli bir parçası bu. Eğer Daenerys çocukken gelin olarak, yani işin özünde bir köle olarak satılmasaydı şu anda olduğu yere gelemezdi.

Ve şunu söylemem gerekir ki, ki eğer hem kitapları okuyup hem de diziyi izlediyseniz bunu zaten biliyorsunuzdur, Daenerys’in düğün gecesi kitaplarda anlatıldığından farklı ele alınmıştı. Tabii Daenerys’in karakterini başka birinin oynadığı bir deneme yayını çekmiştik ve rolu Tamzin Merchant’ın oynadığı bu bölümde kitaba sadık kalınmıştı. Sahne, kitaplarda anlatıldığı haliyle çekilmişti. Yani deneme yayınından sonraki yayına geçiş sürecinde bu değiştirildi. Bununla ilgili David ve Dan ile konuşmanız gerekir.

 Hayranlar tarafından bu kadar sevildikleri için karakterlerin hareket özgürlüğünün elinizden alınması büyük bir ikilem olsa gerek.

Okurlarınızın karakterlerinizi umursamasını istersiniz. Eğer onları umursamazlarsa, o zaman aralarında duygusal bir bağ gelişemez. Ama aynı zamanda da karakterlerimin ayrıntılarında farklar yatmasını, ne tam olarak iyi ne de tam olarak kötü olmalarını, yani tam anlamıyla insan olmalarını istiyorum. Bence insanoğlu fazla detaylı. İnsanları iyi adam ya da kötü adam olarak ayırma gereği duyuyoruz. Ve bence gerçek hayatta da iyi insanlar ve kötü insanlar var. Ama en büyük kahramanlar bile kusurlu olup kötü şeyler yapabilir, ve en kötü suçlular bile sevgi ve acı duyup empatinizi kazanabilir. Bilim kurguyu, fanteziyi ve hayal dünyasını ne kadar sevsem de, arada bir ölçüt olarak gerçek hayata dönüp “gerçek nedir” diye sormanız lazım.

Asla bir roman kadar içsel olamayacağını bildiğiniz halde bu uyarlamanın gerçekleşmesine izin vermiş olmanız büyük bir risk olmuş olsa gerek.

Kesinlikle bir tehlike vardı. 80’lerin ortalarından 90’ların ortalarına kadar televizyonda çalıştım. Ne zaman senaryomun ilk taslağını yapımcılara teslim etsem, bana hep şöyle derlerdi: “George, bunu gerçekten çok sevdik ama bütçemizin beş katı, yani… gözden geçirip birazını kesebilir misin? Yazdığın her şey için özel efekt yapacak paramız yok, mesela bir tarafta 10.000 kişinin savaştığı şu çatışmayı alıp kahraman ve kötü adam arasındaki bir düelloya dönüştürebilir misin?” Ben de geri dönüp istedikleri her şeyi yapardım, çünkü işim buydu. Ama çok gösterişli olmasalar da ilk taslaklarımı hep çok severdim, çünkü bütün iyi mallar onlardaydı. Ve 90ların ortasında, sonunda televizyonu ve filmi bırakıp yazı yazmaya başladığımda, artık bunu umursamadığımı ve hayal gücümün elverdiği kadar büyük bir şey yazacağımı söyledim kendime. İstediğim bütün karakterleri ekleyeceğim, kocaman kaleler, ejderhalar, ulukurtlar, yüz yıllık bir tarih ve karmakarışık bir olaylar zinciri. Ve bunu yapabilirim, çünkü bu bir kitap. Yani filminin çekilmesi imkansız. Komik olan şu ki, tabii ki, filme çekilen şey bu oldu. Ama kitap en çok satanlar listelerine girmeye başladığında ve Peter Jackson’un Yüzüklerin Efendisi filmleri çıkmaya başladığında, ben anında Hollywood’dan ilgi görmeye başladım. David ve Dan’den önce, bunun yeni Yüzüklerin Efendisi serisi olacağını iddia eden bir sürü yapımcıyla görüştüm. Ama bir türlü malzemenin büyüklüğüyle başa çıkamıyorlardı, ki asıl yapmak istediğim şey de buydu. “Çok fazla karakter var, çok büyük. Ana karakter Jon Snow, başka herkesi kesip bütün seriyi Jon Snow ile ilgili yapalım” ya da “Ana karakter Daenerys. Başka herkesi eleyip bütün filmi Daenerys ile ilgili yapalım” diyen bir sürü görüşmeye gittim. Ve bütün bu anlaşmaları geri çevirdim. Ben de düşünmeye başladım, ve “hâlâ bunun filme çekilip çekilemeyeceğinden emin değilim” dedim.  “Film olamayacak kadar büyük. Ama eğer filme dönüştürülürse, bir sinema filmi olamaz.” Hikaye çok uzun ve eğer uzun metrajlı bir filme dönüştürmek isteseydik, konuyu on filme yaymamız gerekirdi. Bana hep “Önce bir film çekeriz, sonra eğer ilgi toplarsa geri kalanını da yaparız” diyorlardı. Evet ama bu hep işe yaramıyor. Mesela Philip Pullman’ın Karanlık Cevher üçlemesinin ilk filmi Altın Pusula 2007’de sinemaya uyarlanmış, ama ikincisi asla çıkmamıştı. Eğer ilk film iyi olmazsa, ikinci film hiç çekilmiyor. Televizyonda çok daha fazlasını yapmak mümkün. Ama bunu herhangi bir televizyon kanalında da yapamayız çünkü içinde çok fazla cinsellik var, çok fazla şiddet var, her şey çok karışık. Karakterler yeteri kadar sempatik değil. Televizyonda ensest gösteremezsiniz. Bunu yapmanın tek yolunun HBO ya da benzeri (Showtime, Starz gibi) bir kanal olacağına karar verdim. Böylece kitapların her biri bir sezon olacak şekilde, hikaye diziye dönüştürülecekti. Bunu ancak böyle yapabilirdik. David ve Dan de film yazarıydı, menajerim bana onlarla öğlen yemeği görüşmesi ayarladığında ikisi de kitapları film olarak hayal etmişti. Ancak onları okuduktan sonra benimle aynı sonuca vardılar: Bunu film olarak yapamayız. Sonra da akşam yemeğine dönüşen o ünlü öğlen yemeğimize çıktık, çünkü yaklaşık dört ya da beş saat boyunca oradaydık. David ve Dan’i çok sevdim, daha en başından iyi anlaştık. Yapım aşamasında her şey değişebilirdi, çünkü bazen kadrodan insanların ayrılması ve yerlerine başkalarının getirilmesi gibi sorunlar yaşanabilir. Yani aslında biraz da kumar oynuyordum. Ama şanslıyım ki, kazandım.

Zaman içinde diziye katılımınız da değişti mi?

Dizinin baş yapımcılarından biriyim, David ve Dan ise dizi sorumluları. Daha en başından, ikisine çok daha fazla iş düştüğünün farkındaydık ama ben de işin içinde bulunmak istiyordum. İlk başta, bütün rol dağılımlarında ben de vardım. Fiziksel olarak orada bulunamadım çünkü Santa Fe’deydim, ama internetin harikaları sayesinde rol okuyan oyuncuların hepsini ben de görebildim. Sonrasında da David ve Dan’e uzun mektuplar yazdım ve hangi oyuncuları beğenip hangilerini beğenmediğimle ilgili telefon konuşmaları yaptım onlarla. Ve ilk sezonlarda, her sezon bir senaryoyu ben yazdım. Daha da fazlasını yapmayı çok isterdim, ama zamanım yoktu. Hâlâ bu kitapları yazmaya çalışıyorum. Bir senaryo yazmam yaklaşık bir ay sürüyor ve kenara ayıracak bir ayım yok, ben de beşinci sezona katılmamaya karar verdim. Altıncı ve yedinci sezonların da parçası olamadım, çünkü bu kitaba konsantre olmaya çalışıyorum, ki biliyorsunuz ki şimdiden oldukça geç kaldı. Yani diziye katılımım bu anlamda zaman içinde azaldı, ama benimle konuşmak istediklerinde hep buradayım ve tartışmaya katılmak hoşuma gidiyor. David ve Dan Santa Fe’ye geldi ve son gelişmelerden bahsettik, iki tarafın da ilerlemekte olduğu sona giden yoldaki dönüm noktalarından. Yani en başta olduğum kadar işin içinde olmam gerekmiyor artık.

Santa Fe’de buluştuğunuzda gururlu bir veda havası mı vardı, yoksa zaman bu kadar çabuk geçtiği için hüzünlü bir his mi?

Benim tarafımda kesinlikle zamanın çok hızlı geçtiğine dair bir his var. İlk görüşmemizin yıllar önce olduğunu biliyorum, ama daha dünmüş gibi geliyor. Televizyon çok hızlı ilerliyor ve ben ne yazık ki kitapları o kadar hızlı yazamıyorum. Yani ilk görüşmemiz her ne kadar geç gerçekleşmiş olsa da, dizinin kitaplara yetişeceğini hiç düşünmezdim. Ama yetişti, ve işte buradayız. Ve umarım aynı hedefe ulaşacak iki ayrı yol izliyoruzdur.

Bu iki yolun birbirinden farklı olduğunu bilmek yazarken sizi bir derece rahatlatıyordur - hala kendinize özgü yazmakta serbestsiniz.

Öyle yapmaya çalışıyorum! Diziden etkilenemem. Dizi çok güzel, ama bir televizyon dizisi ve bir roman çok farklı şeyler. Dizide gerçek dünyaya özgü endişeler var. Çok büyük bir bütçeleri var, hatta televizyondaki en büyük bütçelerden biri, ama yine karakter ekleyip duramazlar. Ama ben ekleyebilirim! Oyuncuların kontratlarını göz önünde bulundurmak zorundalar, çekim programlarını dikkate almak zorundalar, çekim yerleri... Bütün bunlar, beni kaygılandırmayan problemler.

Dizi başladığından beri artarak devam eden ilgi, yazınızda daha mükemmeliyetçi olmanıza sebep oldu mu? Yazmak artık daha mı zor?

Evet! Ve bu tamamen diziyle de alakalı değil aslında. Ama dizi de tabii bunun bir parçası olabilir. Kitaplar çok başarılı oldu. Galiba şu anda tam 47 dile çevrildim, ki bu inanılmaz. Eski yazılarım da başka dillere çevrilirdi, ama şimdi dünyanın her köşesinde, ismini bile duymadığım dillere çevriliyorum. Kitaplar pek çok önemli ödüle aday gösterildi ve çok iyi eleştiriler aldılar. Bunlar çok mutlu edici, ama beraberlerinde belli bir baskı da getirmiyor değiller. Hikaye yazmak yerine, aklımın bir köşesinde küçük bir adam şöyle bağrıyor: “Hayır, mükemmel olmak zorunda! Sen mükemmel olmak zorundasın! Dünyanın en iyi fantezi dünyası kitaplarından birini yazıyorsun! Bu cümle mükemmel mi? Bu seçim mükemmel mi?” 1991 yılında yazmaya başladığımda, sadece üretebileceğim en iyi hikâyeyi yazmaya çalışıyordum. Tek hedefimin hep bu olacağını hiç düşünmedim. Bu kadar övgü ve ilgi toplaması, iyi eleştiriler alması, ödüllere aday gösterilmesi tabii ki bu başarıyı devam ettirebilmek için bir baskıya da sebep oluyor.

Dizinin ilk gösteriminin, tam da Ejderhaların Dansı’nın yayınlandığı zamana denk gelmesiyle, eserlerinizin bol okunan saygıdeğer kitaplar olmaktan çıkıp dünyanın en ünlü serilerinden biri haline geldiğini düşünmek komik aslında.

Ve büyüdü de. Dizi ilk çıktığında yorumlardan bazıları eleştirel, bazılarıysa çok olumluydu, ama HBO’nun o anda en çok izlenen dizileriyle boy bile ölçüşemezdik. True Blood’ın bizden çok daha fazla izleyicisi vardı. Ama ilk sezon, ikinci sezon ve üçüncü sezon boyunca kulaktan kulağa söylenenler arttı, fırtına yayıldı, ve başarımız büyüdü. Kitaplar için de aynısı söz konusu. 1996’da ilk çıktığında, Taht Oyunları hiçbir çok satanlar listesine giremedi. Hiçbirine. İkinci kitap, Kralların Çarpışması, 1999’da çıktığında galiba bir hafta boyunca Wall Street Journal’ın listesinde 13 numaradaydı, sonra da yok oldu. Bir yıl sonra çıkan Kılıçların Fırtınası’ysa listede daha yüksek bir numaraydı ve birkaç hafta orada kaldı. Her çıkan kitap bir öncekinden daha fazla başarı elde etti, dizinin de her sezonu bir öncekinden daha başarılı oldu. Bunu büyük bir iltifat olarak algılıyorum. Gerçekten, hepsi kulaktan kulağa oluyor.

Santa Fe’de sokakta yürürken, birdenbire aklınızda yeni bir karakter ya da yeni tarihsel detaylar mı beliriyor?

Bazen uzun mesafe araba kullanırken oluyor. Küçükken araba yolculuklarına çıkmaya bayılırdım, arabaya binip iki günde Los Angeles’a giderdim, veya Kansas’a, St. Louis’ye, Texas’a. Ve yolda, bunu çok düşünürdüm. 1993’te, galiba Fransa’ya ilk gidişimdeydi. Game of Thrones serisine iki yıl önce, 1991’de başlamış ve televizyon işim yüzünden onu bir kenara koymak zorunda kalmıştım. Bir araba kiralamıştım, Breton’un her yerini geziyordum ve Fransa’nın küçük ortaçağ kasabalarına giden yollarla etrafımda gördüğüm kaleler nedense beni tekrar yazmaya ikna etti. Tyrion’u, Jon Snow’u, Daenerys’i düşünüyordum ve kafam Game of Thrones ile doluydu.

Alışılmadık bir yerdesiniz, karakterleriniz hala tamamen sizin elinizde ama aynı zamanda da televizyona uyarlanıyorlar. Sizin Daenerys’iniz sizin kalacak, Emilia Clarke’ın Daenerys’inki ise onun ve dizininki olacak şekilde duvarlar örebiliyor musunuz kafanızda?

O noktaya ulaştım. Kafamda duvarlar var. Ancak en başından beri böyle miydi, bilmiyorum. Bazen, David ve Dan ile nasıl uyarlamalar yapmamız gerektiği hakkında tartışırken ben hep kitaba sadık kalma yanlısıydım, onlarsa değişiklik yapma taraftarıydı. Galiba bunlardan en büyüğü, Catelyn Stark’ı Lady Stoneheart olarak geri getirmemeyi seçmeleriydi. Büyük ihtimalle diziyi kitaplardan ilk kez bu kadar büyük bir konuda ayırıyorduk ve ben buna karşı çıkmıştım, ama David ve Dan bu karara vardı. Benim versiyonum olan hikayede, Catelyn Stark’a tekrar bir çeşit hayat verilince, intikam peşinde bir hayalete dönüşüp etrafındaki bir grup insanı harekete geçirerek Nehir Toprakları’ndan öç almaya çalışıyor. David ve Dan kendi hikayelerinde böyle bir yol izlememeye karar verip başka yollara saptılar. Ama bence ikisi de eşit derecede geçerli, çünkü Catelyn Stark kurgu ürünü olan bir karakter ve gerçekte yok. Onun hakkında istediğiniz hikayeyi anlatabilirsiniz.

Seride yazarken en çok zorlandığınız an neydi?

Kızıl Düğün, şüphesiz. Kızıl Düğün’ün yaklaştığını biliyordum ve onu üzün süredir planlıyordum, ama Kılıçların Savaşı’nın üçte ikisinden sonra gerçekleşen o bölüme geldiğimde, onu yazamadığımı fark ettim. Bu bölümü atlayıp, sonraki yüzlerce sayfayı yazdım. Kızıl Düğün ve sonrasındaki olaylar hariç bütün kitap bitmişti. Bu sahneyi yazmak gerçekten çok zordu çünkü uzun süredir Catelyn olarak yaşıyordum, ve tabii ki hiçbir zaman bakış açısını ele almamış olsam da Rob için ve hatta bazı ikincil karakterler için bile çok fazla sevgi barındırıyordum içimde. Ufak karakterler olsalar da onlarla da bir ilişki geliştiriyorsunuz ve ben hepsinin öleceğini biliyordum. Yazmak zorunda kaldığım en zor şeylerden biriydi, ama aynı zamanda da yazdığım en güçlü sahnelerden biriydi.

Lady Stonehart, Catelyn’e daimi olarak veda etmenin zorluğu yüzünden mi yaratıldı?

Evet, belki. Bu sebebin bir parçası olabilir. Ancak bir parçası da, bahsettiğim şu diyalog. Ve burada da tekrar Tolkien’den bahsetmem gerek. Ve onu eleştiriyormuş gibi görüneceğim, ki galiba eleştiriyorum da. Gandalf’ın öldükten sonra geri dönmesi beni hep çok rahatsız etmiştir. Benim için Yüzüklerin Efendisi’ndeki Kızıl Düğün, Moria Madenleri ve Gandalf’ın ölümü tam anlamıyla yıkıcı bir an. On üç yaşımdayken bunu hiç beklemiyordum, beni gafil avlamıştı. Gandalf ölemez! Olan her şeyi bilen tek karakter o! Buradaki en önemli kahramanlardan biri! Aman tanrım, Gandalf’sız ne yapacaklar! Şimdi sadece hobbitler kaldı?! Ve Boromir, ve Aragorn? Tamam, belki Aragorn da yeterli olur ama bu çok büyük bir an. Çok önemli bir duygusal yatırım. Ve birden, sonraki kitapta yeniden beliriyor. Bu kitapların Amerika basımının arasında altı ay vardı ve bu altı ay bana milyonlarca yıl gibi gelmişti. Tüm bu zaman boyunca Gandalf’ın öldüğünü düşünmüştüm, sonra birdenbire geri döndü ve artık Ak Gandalf’tı. Ve eh, aslında hala aynı karakterdi, ama biraz daha güçlüydü. Bu bana hep haksızlık gibi gelmişti. Ve büyüyüp bunu daha çok gözden geçirdikçe, ölümün sizi güçlüleştiremeyeceğini düşündüm hep. Yani bu, bir anlamda, benim Tolkien’le konuşarak ona “Evet, eğer birisi öldükten sonra geri geliyorsa, özellikle de şiddetli, travmatik bir şekilde öldüyse, eskisi gibi iyi biri olarak geri gelmeyecektir dünyaya” demem. Benim Lady Stoneheart karakteriyle yapmaya çalıştığım şey de bu.

Ve Jon Snow da ölümden dönerken bitkin düşüyor

Evet. Ve bunların hepsini önceden ima etmek için yaratılan zavallı Beric Dondarrion da, her seferinde biraz daha az Beric olarak geliyor dünyaya. Anıları soluklaşıyor, bir sürü yara izi beliriyor, giderek daha korkunç bir görünüme sahip oluyor çünkü artık yaşayan bir insan değil. Kalbi atmıyor. Damarlarında kan dolaşmıyor. Artık bir hayalet, ama buz yerine ateş tarafından harekete geçirilen bir hayalet. Böylece bu ateş ve buz olayına geri dönüyoruz işte.

Hakkında konuşamadığımız herhangi bir şey kaldı mı?

Herhalde şu kadın ve cinsel şiddet sorusu hakkında inceleyebileceğimiz başka konular da var, çünkü bu çok karmaşık ve yüklü bir sorun. Bu noktaya tekrar dönmek gerekirse, bir sürü imza gününe gidiyorum ve şu anda galiba kadın okurlarımın sayısı, erkek okurlarımdan daha fazla. Yalnızca biraz, büyük ihtimalle yüzde 55’e yüzde 45 gibi, ama her yerde kadın okuyucularımla da karşılaşıyorum ve kadın karakterlerimi çok seviyorlar. Arya ve Catelyn ve Sansa ve Brienne ve Daenerys ve Cersei’i ve hepsini yarattığım için kendimle gurur duyuyorum. Onların okurlar tarafından bu kadar olumlu tepkiler almış olması beni en çok tatmin eden şeylerden biri. Özellikle de genelde onlar için çok karakter yazılmayan kadın okurlar tarafından.

İlerde, Buz ve Ateşin Şarkısı bittiğinde, yine çeşitli türlerde yazmayı umuyor musunuz?

Evet… ama bunu bitirebilmem için hâlâ birkaç yıla ihtiyacım var, ve çoktan 68 yaşındayım, yani… Şu anda 168 yaşıma gelene kadar yazabilecek kadar çok fikrim var.  Ama büyük ihtimalle 168 yaşına kadar yaşamayacağım. Yani ne kadar zamanım var? Hep yeni fikirler buluyorum, yani bu fikirlerden bazılarını hiç yazamayabilirim. Yani kim bilir? Yazmak istediğim şeyleri yazıyorum. Bu kitapların ve dizinin başarısı konusunda çok şanslıydım. Kitapları bitireceğim, bence bunu dünyaya ve okuyucularıma borçluyum. Bu seriyle hatırlanacağım. Ancak umuyorum ki, bundan sonra da yazmaya devam edeceğim. Belki de tekrar kısa öyküler yazmaya başlarım. Öykü yazmaya bayılıyordum. Uzun süredir hiç yazmadım, ama söylenecek bir şey var. Bir daha asla 30 yıl süren devasa bir yedi kitaplık seri yazmayacağım!

Çeviren: Zeynep Kazmaz

(Time)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR