Gerçeği Aramak ve Bulmak
24 Eylül 2019 Kültür Sanat Hayat

Gerçeği Aramak ve Bulmak


Twitter'da Paylaş
0

Bilgi edinmek ve anlamak, özellikle de doğru biçimde algılamaya ve anlamaya çalışmak, algı ve veri işleme organları olan canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri açısından gerçekleştirmeleri gereken en temel iki eylem olmaktadır.

Hemen hepimiz, hayatımız boyunca, bize gerçeklerin veı doğruların neler olduğunu söylemek ve bizi kendi doğrularına ve gerçeklerine inandırmak isteyen ve bunun için de çeşitli kanıtlar ileri süren çok sayıda kişi ile karşılaşmışız ve muhtemelen onların söylemeye çalıştıkları şeylerden az ya da çok etkilenmişizdir. Çünkü hemen hepimiz, doğup yaşamaya başladığımız dünyada, etrafımızda yer alan varlıkların neler olduklarını, nelerden ve nasıl oluştuklarını ve etrafımızda gerçekleşip duran olaylara nelerin nasıl yol açtıklarını merak edip anlamaya ve bir açıklama bulmaya çalışmışızdır. 

Durum böyle olunca, etrafımızda karşılaşıp var olduklarını gördüğümüz şeylerin var olmalarını sağlayan nedenleri ve olan bitenlerin gerçekleşmesine yol açan sebepleri anlama çabası, bizi "gerçek" olarak isimlendirdiğimiz bazı şeylere ulaşmaya çalışma çabası içerisine sürükleyebilmiştir. Bazen, çölün kavurucu sıcağında çatlamış dudaklarına değdirebileceği bir damla su, ya da kanayan ve acıyan yarasına sürebileceği bir parça merhem arayan ve oradan oraya delice koşturup duran bir mecnun gibi, gerçekleri bilme ve bulma arzusu içerisinde felsefenin uçsuz bucaksız çölünde oradan oraya koşup dururken bulabilmişizdir kendimizi, Çünkü gerçeği bulmak ve gerçeği bilmek, insanoğlunun ezelden beri peşinden sürüklenip durduğu kadim bir tutku olmuştur. Fakat korkarım ki birçok kez aradığımız gerçeği bulabilmek için baktığımız nokta, gerçeği bulmamız için asıl bakmamız gereen noktadan epey farklı olduğu için, gerçeği bulduğumuzu sanmanın yanılgsına kapılmışızdr.

"Gerçek" denince, bir şeyin gerçekliğinin ölçütünün ne olup olmadığından, bir şeyin gerçekliğinin nasıl sınanıp sınanamayacağından, bir gerçeğe ulaşabilmek için elde edilen verilerin nasıl bir muhakeme sürecine tabi tutulması gerektiğine kadar söz edilebilecek olan çok fazla şey var. İnsanların, yanlışları ve doğruları ile, gerçeğin ne olup olmadığına veya neyin gerçek olup olmadığına dair söyledikleri şeyler ile ortaya çıkardıkları binlerce yıllık bir birikim var.

Fakat ben bunlardan söz edecek değilim. Büyük ihtimalle zaten bildiğiniz ve okumuş olduğunuz, şu ya da bu nedenden dolayı beğenip benimsediğiniz ya da "saçma" bulup elinizin tersi ile bir kenara itmiş olduğunuz şeylerden söz etmek için yazmıyorum bu satırları. Evet, bazen bazı şeyleri anlatabilmek için, zaten bildiğiniz baz şeylerden de söz etmem gereken anlar olabilecektir, ama  ben daha çok, dikkatiniz başka noktalara yoğunlaştığı için gözünüzden kaçmış olabileceğini sandığım diğer bazı şeylerden, bazı bilinmeyenlerden söz etmeye çalışacağım.

Şunu baştan söylemeliyim ki, bunca yıllık öğrenme, anlama ve gerçeklere ulaşma ve o gerçeklerle donanmış yenilmez bir savaşçıya dönüşerek iyi şeyler yapmaya çalışma ve kötülere galebe çalarak daha güzel bir dünya yaratma çabamın sonucunda öyle bir noktada buluverdim ki kendimi, bulunduğum noktadan baktığımda hemen hiçbir şey sizin gördüğünüz gibi görünmüyor. 

Aslında her şey, bundan yaklaşık yedi yıl kadar önce, yıllarca gerçekliklerine ve doğruluklarına sizler gibi iman ede gelmiş ve doğruluk ve gerçekliklerinden bir tek an bile zerre kadar kuşku duymamış olduğum bazı şeyler arasında birtakım uyumsuzluklar ve çelişkiler olduğuna, birbirlerini tamamlamalarını sağlayacak bir içerek ve nitelik taşımadıklarına ve birbiriyle ters düştüklerine delalet eden ve bu nedenle de o şeylerin gerçek olup olmadıklarına dair kuşku uyandıran bazı ipuçları görmemle başladı.

Açıkçası şu anda düşünmekte olduğum bazı şeyleri birisi bana on yıl kadar önce gelip söylemeye ve anlatmaya kalksa idi, "aklından zoru olan ve saçmalıklarını dinlemeye katlanamayacağım bir deli" olduğuna kolayca hükmedebilir ve en fazla, acıyarak bakabileceğim biri olduğu sonucuna varırdım. Ki çok dikkatle ve anlamak için çok çaba göstererek okumaz iseniz, çoğunuzun, yazarak anlatmaya çalışacağım şeylere ve elbette benim akıl sağlığıma dair varacakları kanaat de pek farklı olmayacaktır ve bundan dolayı da kimseye pek kızma hakkım olacağını düşünecek değilim, çünkü benzer bir durumda sizinle aynı refleksi ben de göstrecektim. Çünkü bir şeye bakışımızın ne şekilde olacağını, bir şeyi nasıl algılayıp, nasıl görüp, nasıl anlayacağımızı, aklımıza kazınmış doğrular, gerçekler, yerleşik inançlarımız ve o doğru, gerçek ve inançların hep birlikte oluşturduğu anlam dünyası belirler.

Hem bu arada şunu da not düşmem gerekir ki, her şeyi çok doğru düşünebilmesine imkân verecek yüce bir zekâya sahip olduğuna inanmanın zavalıllığı içinde, kendini çok akıllı ve yanılmaz zanneden ve başkalarına tepeden bakma hakkı olduğuna inanarak sefil mutluluklar yaşamaya çalışan bir aptal olacağıma, kendi aklından ve gerçek olduğuna inandığı şeylerden kuşku duyabilen ve kendi inandığı şeyleri sorgulama olanağı bulabilen biri olmayı kesinlikle yeğleyecek olan birisiyim. Emin olunuz, "dünyanın en akıllısı" olmayı isteyecek ve herkese dudak büküp küçümseyerek bakma hakkını kendinde görecek kadar manyakça bir noktaya savrulacak biri olmaktansa, bildiğiniz en basit ve bayağı anlamda bir deli olmayı kesinlikle tercih edecek birisiyim. Çünkü kendini akıllı zannetmekten ve her şeyin en doğrusunu düşünüp bilmesini mümkün kılacak bir akla ve bilgi donanımına sahip biri olduğuna inanmaktan daha büyük ve tehlikeli bir delilik ve zafiyet hali olabileceğini sanmıyorum.

Eğer, "kusursuzluk" diye söz etmeye çalıştığınız yanılmazlık niteliği, "Tanrı" diye tasvir edilmeye çalışılan bir varlığa ait bir nitelikse, kusursuz ve yanılmaz olduğu iddiasındaki bir insan, aslında tanrılaşmak istiyor ve içten içe kendisini bir Tanrı olarak görüyor demektir. Bu delilik değil de nedir?

Açıkçası kendimizi yeterince tanımadığımız, yaşamamızı sağlayacak şekilde işleyip duran psikolojik mekanizmalarımızın tam olarak ne yapmamzıa yol çacak ve neyi nasıl algılamamıza ve anlamamıza yol açacak biçimde yapılanmış olduklarını yeterince fark edip göremediğimiz için çok büyük yanılgılar içinde savrulup durduğumuzu düşünüyorum. Maalesef, bazı şeyler henüz çoğunuzun görüş alanında olmadığı ve dolayısıyla da birer düşünce nesnesi olarak düşünme süreçleriniz içerisinde yer buamadığı için, tablonun vehametini ve ne derece ürpertici olduğunu da pek fark etme olanağı bulamıyorsunuz. En kötüsü de, "çok akıllıca" ve " çok mantıklı" görünen ve bu nedenle de kolayca benimseyebildiğiniz, ama yol açtıkları şeyler bakımından korkunç ve yanlış olan bazı fikirlerin, "tarihe altın harflerle yazılacak şeyler" söyleme çabası içerisinde kendilerince durmadan inciler yumurtlayıp duran ahmakların etkisi altında kalıyorsunuz.

Ben, "basit düşünüyor olduğumun" düşünülmesinden,  ve/veya "her şeyin o kadar basit olmadığını" söylemeye çalışabilecek ahmakların muhtemel sataşmalarından ve çıkışmalarından endişe etmeden, bir ilkokul çocuğu seviyesinde basit gözlemlerden hareket ederek, basit şeyler düşünüp basit şeyler anlatmaya çalışacağım sizlere. Ama yine de, bazen bazı basit şeyleri anlamanın bile büyük bir çaba göstermeyi gerektirebileceğini hatırlatmalıyım.  

Bakınız, "canlı" dediğimiz varlıkların, "canlı" olarak isimlendirilmelerine yol açan en temel özellikleri, kendi dışlarındaki bir kuvvetn etkisi altında kalmadan hareket edebilen, çünkü hareket etmelerini sağlayacak olan enerjiyi kendi iç bünyelerinde üretebilen ve hareket etmelerini mümkün kılan o enerjiyi üretebilmeleri için de, "besin" dediğimiz şeylere ulaşıp onları tekrar elde etmeleri gereken varlıklar olmalarıdır.

Bu asla gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir noktadır, çünkü, bir canlı varlık, hareket edebilmek, yaşamak için ihtiyaç dyabileceği şeyleri, yiyeceği, suyu vb. elde edebilmek için, etrafında bulunan şeyleri algılamak ve nerede ne olduğunu bilmeye ve anlamaya çalışmak zorundadır. Çünkü bir canlı ancak, etrafında bulunan şeyleri algılayarak ve çevresinde nerede ne olduğunu görüp bilerek, nereye, nasıl, hangi noktalardan geçip gidebileceğine dair çıkarımlar yaparak ihtiyaç duyduğu yiyecek ve suya ulaşma veya kendisine saldırabilecek canlılardan korunma olanağı bulabilir.

Mesela bir an durun ve düşünün: Gözleri olmayan veya gözleri görmeyen ve bu nedenle de çevresinde neler bulunduğunu algılayıp yerlerini, renklerini, biçim ve büyüklüklerini tespit etme olanağına sahip olmayan bir antilop veya tavşan, ihtiyaç duyduğu yiyecek veya suya nasıl ulaşma olanağı bulabilir ki? Dahası, kendisine saldırabilecek yırtıcıların varlığını görüp, fark edip onlardan uzaklaşmasını sağlayacak bir noktaya doğru nasıl kaçabilir ki?

Bu durum, bu tespit bize, canlılardaki algı organlarının hangi amaca yönelik olarak biçim, varlık ve işlev kazandıklarını açıkça göstermektedir. Algılar ve algı organları, bir canlının yaşamını sürdürmesini sağlayacak bilgilerin dışarıdan elde edilmesini mümkün kılarak, canlının veri işleme ve karşılaşılan durum ve şeylere göre yaşayabilmek için gösterilmesi gereken davranışı belirleme ve yapılması gereken şeyleri birer hareket ettirici komut olarak uzuvlara iletme sistemi olarak çalışan beyne iletmektedir. (Bu son üç paragrafta yazdığım basit gerçeklerin, bazı şeyleri doğru anlayabilmemiz ve çözümleyebilmemiz açısından ne kadar önemli olduklarını zamanla fark ettiğinizde çok şaşırabilirsiniz.)

Demek ki agılama organları olan ve o organlar ile algılanan verileri, işlenmek üzere ve ne yapmak gerektiğinin belirlenmesi amacıyla merkezi bir veri işleme sistemine aktarmakta olan her bir canlı varlık, çevresinde nelerin var olduğunu bilmek, daha önemlisi, çevresinde var olan bu şeylerin kendisi için ne ifade edebileceklerini anlamaya çalışmak zorundadır.

Mesela bir taş ile, bir tilki, bir tavşan için aynı anlama gelmeyecektir, gelemeyecektir. Bir tavşanın, "kendisini yakalayıp parçalayarak ve canını acıtarak yemeye çalışacak olan bir yırtıcı"dan kaçması gerekirken ve tavşan için tilkinin anlamı, "uzak durup kendisini koruması gereken bir canlı" şeklinde belirlenirken, bir taş, tavşan için, olsa olsa üzerinde yürüyüp hareket edeceği bir zemin  veya "hareketini sürürebilmek adına üstünden atlaması veya  etrafından dolaşması gerekecek olan bir engel" anlamına gelecektir. Bir havuç ise, görünüşü ve özellikle de "kendisine uygun bir beslenme nesnesi olduğunu işaret eden çekici kokusuı" nedeniyle bir tavşan için "açlığını giderecek olan lezzetli bir yiyecek" olarak algılanacak ve anlamlandırılacaktır.

Bilgi edinmek ve anlamak, özellikle de doğru biçimde algılamaya ve anlamaya çalışmak, algı ve veri işleme organları olan canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri açısından gerçekleştirmeleri gereken en temel iki eylem olmaktadır. "Doğru anlamak" da çok önemlidir, çünkü bir tavşan mesela, etrafındaki taşları veya bitkileri "kendisini yakalayıp yemek isteyen  birer saldırgan ve yırtıcı varlık" olarak algılayıp anlamlandırmaya ve her gördüğü taştan veya bitkiden korkup kaçmaya başlarsa, bu durum, kaçınılmaz olarak ölümüne yol açacak bir delilik ve karmaşa yaratacaktır. Oysa, algı ve veri işleme organlarının var olmasının asıl sebebi, yaşamayı mümkün kılacak davranışların üretilmesini sağlamaktır ve yanlış anlamaya başlamak, bu işlevlerde ciddi bir bozulmaya işaret edecektir.

Burada yine, algı organlarımızın neden, neyi nasıl algılama ve veri işleme sistemimizin de, neyi ne şekilde anlamlandırma eğiliminde olduklarını fark edebilmemiz açısından çok önemle dikkat etmemiz gereken bir nokta daha var: Açıkçası, bazı şeyleri çok aptalca bir şekilde açıklamaya çalışıyor ve mesela, "tavşanlar havuç sever" veya "maymunlar muz sever" gibi şeyler söylüyor ve tavşanların havuç, maymunların muz yemekten büyük bir haz ve mutluluk duyduklarını ifade etmeye çalışıyoruz.

Ama hayır! Bu işler, tam olarak bu derecede zavallı ifadelerle izah edlmeye çalışılacak şeyler de değiller. Çünkü bu tür yaklaşımlar, olayın esasının gözden kaçmasına, mesela maymunun tat alma duyusu olan dilinin muzu oluşturan bileşenlerle temas ettiğinde, neden hoşuna giden ve muzu yeme arzusunu kamçılayan, kendisini daha çok muz yemeye ve içindeki besinleri elde etmeye zorlayan hoş duygular yaşıyor olduğunun ıskalanmasına sebep olabiliyor. 

Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmak için, biraz zıtlık ilişkilerinden yararlanıp azıcık kontrast yaratalım: Bir aslanın diline muz temas ettğinde muzu oluşturan bileşenler neden aslanın hoşuna giden bir etkiye ve algıya neden olmazlar da, "et" dediğimiz başka bir canlının uzuvlarını oluşturan bileşenler bir aslanın dilinde ve veri işleme merkezinde çok hoş bir tat hissetmesine ve ondan daha da çok yemek istemesine yol açarlar?

Aslında bu soruların oldukça basit ve açık bir cevabı var: Bir maymun esasen ağaçlar üzerinde hareket etmesini sağlayacak, mesela elleriyle ağaç dallarına tutunmasını sağlayacak ve bu şekilde ağaçlardaki meyveleri yiyerek ve kendisini, ağaç üzerinde kalmak suretiyle yırtıcılardan koruyarak hayatta kalmasını sağlayacak bir organik yapılanmaya ve sindirim sistemi yapılanmasın sahiptir, yani sindirim sistemi esasen "meyve" dediğimiz şeyleri sindirmesini ve onlardan yaşamasını sağlayacak besinleri elde etmesini mümkün kılacak biçimde yapılanmıştır; buna karşılık, bir aslanın vücudu, çenesi, dişleri, ayakları ve pençeleri ve tabii bunlara bağlı olarak da sindirim sistemi ise, diğer bir canlıyı yakalayıp parçalayıp yemesine ve yaşamasını sağlayacak besinleri elde edebilmesine olanak tanıyacak şekilde biçimlenmiştir ve bu nedenle de her canlı kendisinin yaşamasını sağlayacak bileşenleri içeren şeyleri yemekten hoşlanma eğilimindedir. Bu eğilim aynı zamanda, her bir canlının açlık hissetğinde neyi "yiyecek nesnesi" olarak görüp elde etmeye çalışacağını da belirlemektedir.

Yani...

Lütfen şimdi çok dikkat ediniz: Yani her canlının neyi "hoş" veya "güzel" bulacağı, yaşamasını sağlayacak şekilde gelişmiş olan organik yapısı ve psikolokjik mekanizmalarınca belirlenmektedir. Yani, "estetik" dediğiniz şey, herhangi bir dayanak veya çıkış noktası olmayan, boşlukta olan veya "güzel" olarak gördüğünüz şeylere ait bir nitelik olarak varlık bulan bir şey değildir.(Bu zaten çok saçma olurdu.)

Neyin "güzel" bulunacağı, neyin "iğrenç" olarak görüleceği, yaşamanızı sağlayacak şekilde işlemekte olan mekanizmalarınızın sizi, yaşamızını sürdürebilmeniz adına, sizi nelere ulaşmaya zorlayacağı, neleri elde etmeye yönlendireceği veya nelerden uzak durmaya zorlayacağı ve bu amaçla da sizin neleri "çekici" veya "iğrenç" bulmanıza yol açacağı ile ilgilidir.

Mesela, "dışkı" dediğimiz şey, sindirilmiş ve besin içeriği bağırsaklar tarafından emilmiş ve içinde birtakım zararlı olabilecek küçük canlılar barındırabilen bir atık olduğu için, yani artık yararlanamayacağımız ve zarar görebileceğimiz bir nesne olduğu için, öncelikle burnumuzca "iğrenç" bir koku algılanarak ondan "uzak durmak" konusunda uyarılırız. Yani "iğrenç" dediğimiz algı biçimi, bizi dışkıdan uzak durmaya zorlamak için ortaya çıkar. Tıpkı hiçbir ilke ve değer gözetmeden bize çok korkunç şeyler yapabileceğine inandığımız insanlara da "iğrençsin" diyerek uzak durmak ve bu şekilde kendimizi korumak istediğimiz gibi.

İşte aynı nedenlerle, yaz aylarının yakıcı, kavurucu ve korkunç bir susuzluk yaratıcı sıcaklığında esen serin bir rüzgârı "harika" ve "güzel" bulur, bunun tam tersine, kışın sert ayazında ve soğuğunda, yani yaşamınzı tehdit eden koşullarda elinizi uzatacağınız bir şömineden yükselen sıcaklığı "çok güzel" olarak algılamaya başlarsınız. Ama ya yazın kavrucu sıcağında sizi bir şöminenin yanı başındaki sandalyeye bağlasalar ve şömineden yükselen sıacaklık teninizi yalayıp yakıyor olsa, o sıcaklığı da "güzel" buabilir miydiniz?

Devam edecek....


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR