Gerçek Acemilikleri Sahte Ustalıklara Yeğlemek
13 Aralık 2018 Edebiyat

Gerçek Acemilikleri Sahte Ustalıklara Yeğlemek


Twitter'da Paylaş
0

Edgü metne katkı sağlamayan, akışı kesen, anlatının bütünlüğünü bozan, dili gevşeten, gereksiz sıfatlarla dolu basmakalıp tasvirlere arkasını dönüyor.

Hiç okumamış biri, nasıl bir yazardır, diye sorsa, herhalde ilk ağızda Ferit Edgü için şunları söylerim: Kitlelerden sakınmış ama “kült yazar” olma tuzağına da düşmemiş, yazınına gösterilen ilgiyle beslenmemiş ama ilgisizlikten de yakınmamış, toplumu değiştirme ham hayaline kapılmamış ama toplumsalı göz ardı etmenin bir tür güdüklük yaratacağını da görmüş, yazını ve yazınsal tutumuyla kendine has kalabilmiş bir yazardır.

Yazı düşsel bir eylemdir onda. Yoz bir ortamda birey olma aykırılığıdır.

Olayın gerçeğini bir dil eylemiyle düşe çeviriverir. Olayın dilini bir dil olayıyla gerçekleştirir. Olayları, gözlerini kapadığında daha iyi gördüğünü söyler bir yerde. Gözü kapalı yazmak, bir düşü yazıyla gerçekleştirme biçimidir.

Her cümlesi dünyayı, Paris’ten Pirkanis’e dünyaları sırtlayıp gelmiştir. Nereden gelir, nereye gider bu dünyalar? Düşten gelir, gerçeğe çarpar. Parçalanırken sessiz, düşerken yalnızdır. Olmadık vakitlerin insanı vardır yazdığı olgularda, olaylarda. Düşün altını üstünü karıştırmaz. Gerçeğin yanı başında, ona bir milim fark atmadan kurar düşünü.

Nesi var, derseniz, koyu bir umutsuzluk, derim. Dahası, “umutsuzluğun gücü”.1 Umut güçse, kimi zaman gücün gücüyse, güç umutsuzluktadır. Umut bezirgânlığına, sahteliklere karşı, neredeyse “yaşasın umutsuzluk” çıkışı yapmıştır. Beklemenin, ummanın avuntusuna inançsızdır, beklentisizliğin karartısındaki loşluğa sığınır. Gerçeğin karanlık kuytularında düş alevinin yalımıyla dolanır.

Yazanın okumadığı (“okuyamadığı” değil), okuyanın yazamadığı (“yazmadığı” değil) yerde yayıncılıkta bir Ada kurdu o. Kendisinden dinlediğim bir Ada Yayınları anısını aktarayım. Yayınevlerinde karşılaşılan hatalı düzeltme(n)lerden yakınırken bir gün, yeri geldi de anlattı. Editörlük derslerinde tebessümle naklederim:

 

1979 yılında Bir Cıgara İçimi’ni yayımlayacağım. Kitabı titizlikle kurmuş, pırıl pırıl teslim etmişti Oktay Rifat. Tek işim yayınevinin sayfa düzenine alıp baskıya göndermekti. Ancak, bir yerde “cigara” bir yerde “cıgara” yazdığını fark ettim. İşkillendim, hemen tek soruluk bir yıldırım-telgraf çektim Ayvalık’taki yazlığına: “cıgara mı, cigara mı?” Oktay Bey aynı kısalıkta bir telgrafla yanıtladı: “Bazen öyle, bazen öyle.”

 

“Ah, belâlı bir uğraştır yazmak.”2 “Çünkü sürekli kendi kendinizle çekişmek, çelişmek zorundasınız.”3 Bir yazmak derdine düşmüş, ama nasıl yazmak? Kendi diliyle yeni bir şeyler söyleme tasası elini tutmuş. Dile getirmeyi yazmaktan saymayıp yazına bir dil getirme tutkusuna kapılmış.

Yazı, edibin işi olan yazı, başka bir dil dayatır okuruna. Dayatmak zorundadır başkayı, öbür türlü başkalaştıramaz kişiyi. Evet, o başka bir şey dedirten, bunda direten yazıdır yeni yazın. Yalansız bir yalın yazı eylemi. Bu arada, “yazmak eylemi”ni Edgü’den, “okuma uğraşı”nı Akşit Göktürk’ten, “yazma edimi”ni Tomris Uyar’dan okumuşuzdur.

Eski okuma defterlerimi taradım: Ondan okuduğum ilk kitaplar tencere karası kapağı Yüksel Arslan desenli Av ile ön kapağına Bacon’ın Figure Writing Reflected in Mirror resmi, arka kapağına Tolstoy’un “... toplumsal ve bireysel felaketlerle dolu günler yaşıyoruz” cümlesi kondurulmuş Bir Gemide. Karanlığa sorular soran, “delirtici sessizlik”i çığlıklarla delen olağanüstü simgesel öyküler. Her satırına bir var/yok oluş sorunu iğnelenmiş öyküler.

Hemen sonra benimseyerek okuduğum aykırılıklar manzumesi Ders Notları. Colomb’un Amerika’yı keşfettiğini bilmemesi gibi yazarlar da bazen yazmaya başladıktan sonra nereye vardıklarını bilemezler. Okuyan bulur yazarın ne keşfettiğini. Bende böylesi bir olağanüstülük, bir başkalık uyandırır onun kitapları.

Öyküyü insansız bir yazına çevirme düşüyle, öteden beri eşyanın, nesnelerin öyküsünü ararım. Mekân betimlemesiyle öyküye uzanmaya çabalarım. Öyküde insansızlık arzum tükenmiş değil. Adam Öykü dergisindeki (Mart-Nisan 1997) bir söyleşisini okurken içten içe tartışmıştım bunu. Şöyle diyordu:

 

Ressamları düşünün; konu olarak bir nature-morte kadar anlamsız ne olabilir? Ama Chardin’in ya da Cézanne’ın, Van Gogh’un ya da Fikret Muallâ’nın bir masanın üstündeki nesneleri ya da hasır bir iskemleyi ya da postalları nasıl resmetmiş olduklarıdır önemli olan.

Öyküde, romanda da konunun yeri, nature-morte örneğinden farklı değildir. Ya da bir farkı vardır, biz yazarlar daha çok, çıplağı, portreyi yeğleriz. Yani insanı. Çünkü nesnelerin, kendilerinden gelen bir öyküleri yoktur.4

 

Öyküde betimlemeyi olabildiğince dışlayan Edgü, “Nesnelerin, kendilerinden gelen bir öyküleri yoktur” diyor. Büsbütün bir nesne betimlemesiyle de öykü yazılamaz mı? Betimleme-eğretileme çatışmasında kendimi eğretilemeci Breton’a değil de betimlemeci Alain Robbe-Grillet’ye yakın bulurum.

Bütün modern eğilimleri birleştiren ana kavramdır Zaman. Öykü, roman, bütün anlatı türleri özünde birer Zaman kurma biçimleridir. Bu ister tasvir/betimlemeyle, ister metafor/mecaz/eğretilemeyle, ister kahraman/karakter/kişiyle, ister aksiyon/eylem/olay örgüsüyle olsun.

Elbette, Edgü betimlemeye karşı dururken metne katkı sağlamayan, akışı kesen, anlatının bütünlüğünü bozan, dili gevşeten, gereksiz sıfatlarla dolu basmakalıp tasvirlere arkasını dönüyor. Yoksa Zaman’ın başrolde olduğu, insanın yanı başındaki nesnelerin anlatımıyla o insana dokunan modern, işlevsel betimleme biçimine değil.

Düz bir yazar değildir. Yazacağını baştan sona yazıp çıkmaz. Önce parçalarını üretir: Cümleler biriktirir. Onları birbirlerine bağlanacak biçimde geliştirir. En sonunda monte eder: Metni kurar ya da anlatıyı çatar. Böylece çok eklemli, hareket kabiliyeti yüksek, gerektiğinde türlü biçimlere sokulabilir, özünde bir olağanüstülük bulunan metinler oluşturur.

Düşle gerçeği, somutla soyutu bir dil gerçeğinde buluşturur. Belleğin sarmallarında ilerleyen bir dilin yolculuğudur onun yazma eylemi. Süsten, betimlemeden, eğretilemeden, sıfattan, öykülemeden, imgeden, “edebiyat” diye bilinen söz sanatlarından kendini sıyırmıştır. Katıksız gerçeğin özündeki düşsele varmaya çalışan saydam bir yazının peşindedir. Bir metni bıkıp usanmadan sonsuza kadar baştan yazma ısrarı görülür onda. Sonsuz bir kendini aşma çabası içindedir. Bu çabayı da öyküleştirir bazen: “Yazar ve Yazman” öyküsünü okuyunuz, görünüz.5

İlk kitaplarından son kitaplarına, düzyazılarından aforizmalarına, edasından üslubuna, içedönüklüğüyle övünç duymasından eleştirisini özeleştiri biçiminde yapmasına, kendini yitirme korkusundan mutsuzluğa inancına, neresinden baksam onda ta kendisini gördüğüm bir yazardır Edgü.

Diyeceğim şu, yazdığınızı sürekli sorguluyor, yazarlığınızla hesaplaşmaktan vazgeçmiyor, daha da önemlisi, sade bir okur olsanız bile gerçek acemilikleri sahte ustalıklara yeğliyorsanız Ferit Edgü’ye komşusunuzdur. 

1 “Umutsuzluğun Gücü” Yeni Ufuklar (sayı 2, Nisan 1960) dergisinde çıkmış. 1967’de Sürek Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Av’ın başında yazarın yakında yayımlayacağı duyurulan ama (bu adla) çıkmayan bir deneme kitabı. Aynı yerde çıkacağı duyurulan bir de roman vardır: “A. Davut”. Ferit Bey’e buradan bu romanın encamını sormak isterim.

2 “Yazmak”, Şimdi Saat Kaç, YKY, İstanbul, 2003, s. 15.

3 “Hayatın Mevsimleri”, Sözlü/Yazılı, Dünya Kitapları, İstanbul, 2003, s. 101.

4 “Kaçkınlar’dan Doğu Öyküleri’ne”, Sözlü/Yazılı, Dünya Kitapları, İstanbul, 2003, s. 62.

5 “Yazar ve Yazman”, Çığlık, Ada Yayınları, İstanbul, 1982 (Leş içinde, s. 284).


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR