G.G. Márquez ile...  Görsel Sanatlar, Mekânın Şiirleştirilmesi ve Yazmak

G.G. Márquez ile... Görsel Sanatlar, Mekânın Şiirleştirilmesi ve Yazmak


Twitter'da Paylaş
0

Bu röportaj, Nobel Ödülü sahibi Gabriel García Márquez ile Meksiko’daki evinde 1987 yılında yapılmış iki söyleşinin ürünüdür. Gayrıresmi bir sohbet şeklinde geçen Mayıs ayındaki ilk buluşmada García Márquez bana, kurmacalarının bazılarını yazarken kullandığı, Charles Saffray ve Edouard Andre’ye ait, 19. yüzyıldaki Kolombiya’yı resmeden çok sayıda çizim göstermişti. (Daha sonra bu Kolombiya çizimlerinin yeni bir baskısını buldum: Fabulous Colombia’s Geography, Der: Eduardo Acevedo Latorre, Litografia Arco, Bogotá, 1984.) Diyaloğu devam ettirme hevesiyle, Fabulous Colombia’s Geography kopyamı ve kayıt cihazımı elime alarak Ekim ayında Meksiko’ya döndüm.

Raymond Leslie Williams: En son konuşmamızda, bazı yazılarınız için yararlandığınız çizimleri göstermiştiniz bana. Görsel sanatların eserleriniz için taşıdığı büyük önem beni etkilemişti. Belki biliyorsunuzdur, özellikle metinlerarasılık terimi popüler hale geldiğinden beri, eleştirmenler kurmacalarınızda edebi metinleri ya da yazılı belgeleri vurgulama eğiliminde. Metinsellik üzerine vurgu yaparak bir şeyleri atladığımızı düşünüyor musunuz?

Gabriel García Márquez: Yazılı belgeler kullanmıyorum. Genelde delicesine bir belge arayışına giriyorum ve daha sonra da onu kullanmadan çöpe atıyorum. Sonra aynı belgeyi tekrar buluyorum ve artık ilgimi çekmiyor. Her şeyin idealize edilmiş olmasına ihtiyaç duyuyorum. Kolera Günlerinde Aşk’ta Florentino Ariza’nın aşk kavramı idealize ediliyor. Florentino’nun tamamen ideal olan ve gerçekliğe uymayan bir aşk mefhumu var.

RLW: Florentino’nun bu aşk kavramını okuduğu edebiyat eserlerinden aldığını söyleyebilir misiniz?

GGM: Okuduğu kötü şairlerden aldığını söyleyebiliriz. Kötü şairlerin kullandığı edebi bir mefhumdur bu. Sanırım bir yerlerde şöyle bir şey demiştim: Kötü şiir çok önemlidir, zira iyi şiire yalnızca kötü şiir aracılığıyla ulaşabilirsiniz. Demek istediğim şu, şiir seven genç bir kasaba çocuğuna Valéry, Rimbaud ya da Whitman şiiri okutmanız onun için pek bir anlam ifade etmeyecektir. Bu yüzden, bu şairleri anlamaya başlayabilmek için popüler şiirler yazan romantiklerin bütün o kötü şiirlerinin içinden geçmeniz gerekir; yani Florentino’nun okuduğu Julio Flórez ve İspanyol romantiklerinin şiirlerinden. Pek isim vermedim, çünkü dünyanın geri kalanında pek tanınmaz bu şairler. Japonların bu kitapları okuduğunu ve benim de Julio Flórez’den söz ettiğimi bir düşünsenize. Artık yazarken çevirmenlerimi de düşünüyorum.

RLW: Yüzyıllık Yalnızlık’tan bu yana mı?

GGM: Hayır, Başkan Babamızın Sonbaharı’ndan beri çevirmenlerimden soru listeleri alıyorum. İşin tuhafı, kitaplarımın çoğu için sorular aynı.

RLW: Görsel sanatlara ve Kolera Günlerinde Aşk’ta 19. yüzyılın kurgulanmasına dönelim.

GGM: En büyük yardımcılarım portreler, fotoğraflar, aile albümleri vb. şeyler oldu.

RLW: Görsel bir hafızanız olduğunu söyleyebilir misiniz?

GGM: Bunun görsel bir hafıza olduğundan emin değilim. Zaman zaman biraz dalgın, biraz da aklı havalarda gibiyimdir. En azından arkadaşlarım, Mercedes [karısı] ve çocuklarım böyle olduğumu söylüyor. Bu izlenimi veriyorum ama birden bana bütün dünyayı açan bir ayrıntı keşfediyorum. Bir resimde gördüğüm bir şey, belki de şu resimdeki dövüş horozu olabilir bu ayrıntı. Koca bir romanın anahtarı olabilir. Ama ancak arada sırada olan, pasif bir haldeyken bir flaş patlaması gibi gelen bir şey bu.

RLW: Bu ayrıntı genelde gözünüzün önünde gördüğünüz bir şey mi oluyor?

GGM: Evet her zaman, gördüğüm bir şey. İstisnasız, her zaman bir görüntü. Bir keresinde bir politikacı Cuernavaca’ya gelmişti. Bütün bir hafta sonu konuştuk, iyi vakit geçirdik. Ama çarşamba günü ayrılırken, ona sohbetimizin on altı sayfalık bir dökümünü verdim, önemli tek bir şey bile atlanmamıştı. Bu yüzden hiç not almıyorum. İlgilendiğim şeyleri unutmuyorum ama ilgimi çekmeyen şeyleri ânında unutuyorum. Seçici bir hafızam var, çok rahatlatıcı bir şey bu. Artık bir kitabı düzeltirken önce sayfanın kenarlarına notlar alıyorum, sonra düzeltmeleri bilgisayara geçiriyorum. Bilgisayar benim için çok önemli bir şey haline geldi. Dünyanın en büyük icatlarından biri. Eğer bana yirmi yıl önce bir bilgisayar vermiş olsalardı, yazdıklarımın iki katı kadar kitap yazabilirdim. Örneğin, şu sıralar bir tiyatro eseri yazıyorum ve her öğleden sonra yazdıklarımı yazıcıda basıyorum. Sayfaları yatağa götürüyorum, okuyorum ve boşluklara notlar alıp düzeltmeler yapıyorum. Artık son provalarda düzeltme yapma ayrıcalığım var. Daha önceleri, yazar son okumayı daktilosunda yapardı, okur da ilk okumayı basılı sayfada yapardı. İkisi arasında büyük bir mesafe vardı. Artık son düzeltmeyi, bir kitapmışçasına, basılı sayfada yapıyorum.

RLW: Bu “gördüğünüz şey” kitaplarınızda kendini nasıl gösterdi?

GGM: Başkan Babamızın Sonbaharı’nı yazarken çok uğraştığım bir yer oldu. Neticede kitabın başında sözünü ettiğim saray hakkında belli bir fikrim vardı ama bir türlü istediğim şekilde olmuyordu. Sonra bir kitapta şu resme rastladım ve fotoğraf, romanı yazışımı çözdü. İhtiyacım olan resimdi bu.

RLW: Romanın ilk sayfalarında tasvir edilen çürümekte olan saray ve ineklerin resmi bu.

GGM: Her bölümün başında var.

Baskan Babamizin Sonbahari'ni yazarken, Barcelona, ​​70 Photo Rodrigo García Başkan Babamızın Sonbaharı'nı yazarken. 

RLW: Başkan Babamızın Sonbaharı’nda ve Kolera Günlerinde Aşk’ta 19. yüzyıl seyahat kitaplarından çizimler kullandınız mı?

GGM: En çok Başkan Babamızın Sonbaharı için çizim kullandım. Bazı değişik imgelerin fikri o çizimlerden çıktı; örneğin, öldürüldükten sonra bacaklarından asılmış horozların imgesi.

RLW: Başkan Babamızın Sonbaharı’nda çizimlerle ne yaptığınızı biraz daha açıklayabilir misiniz?

GGM: Başkan Babamızın Sonbaharı’nda bütünlüklü bir dünya yaratma fikrim vardı. Çok iyi belgelendirilmemiş bir dünyaydı. Yaşam hakkında, günlük yaşam hakkında bir şeyler bulabilmek için çok fazla okumak gerekecekti. Tam o anda şans eseri, kitabı yazmaya başlamışken o çizimlere denk geldim. Piyango gibiydi ama bu tür şeyler her zaman başıma gelir. Nedenini bilmiyorum ama gerçek şu ki, bir konu üzerinde çalışmaya başladığımda, onunla ilgili şeyler ellerimin arasına düşmeye başlar. Belki de bunlar zaten oradaydı da ben önceden fark etmemiştim.

RLW: Çizimler, metinlere nazaran günlük yaşamı daha iyi tasvir etmeye yaradı mı?

GGM: Metinlerden daha çok işe yaradı. Metinlerde bir dünya kâğıt var. Çizimlerse sahneleri yaratmak yarayan notlar gibi.

RLW: Görsel sanatları şimdilik bir kenara bırakıp sizin kendi hayat deneyiminizden görsel imgeler hakkında konuşalım. Ya Kolera Günlerinde Aşk’taki Magdalena Nehri’yle ilgili bütün o imgeler? Bunlar da çizimlerden mi geliyordu?

GGM: Hayır, hepsi değil. Hayatımın değişik dönemlerinde o nehre dair önemli deneyimlerim oldu ve her deneyim daha sonra hatırladığım farklı imgeleri yansıttı. Magdalena Nehri üzerinde ilk kez çalışmaya başladığımda sekiz ya da dokuz yaşındaydım. Aracataca’dan ilk defa, büyükbabam öldüğünde ayrılmıştım. Bir tekne yolculuğuyla babamın doğduğu yer olan Magangué’ye gittik babamla. O zamanlar Bolivar bölgesinde bir kasabaydı. Babannemi görmeye gitmiştik oraya. Sanırım 1936’ydı yıl. O yolculuğu yaptığım sırada, tekne sadece Barrabquilla ve Magangué arasında çalışıyordu ve yirmi dört saatten fazla sürüyordu.

RLW: Demek hızlı gitti.

GGM: Hayır, pek sayılmaz. Uzun bir yolculuktu. Tekne, romandaki gibi, odunla çalışıyordu. Odunu güverteye taşımaları gerekiyordu. Bütün ağaçları kesmeye o zamanlar başlamışlardı. Bugünden farklı olarak, o zamanlarda nehirde timsahları görebiliyordunuz; kelebekleri ya da her neyse onu yakalamak için ağızları açık halde ırmağın kenarında duran timsahları görmek çok eğlenceliydi. Her yerde manatiler vardı. Manatilerin yavrularıyla ilgilenme biçimlerinden çok etkilenmiştim. İşte Başkan Babamızın Sonbaharı’ndakiler ve Kolera Günlerinde Aşk’takiler o manatiler.

RLW: Bu yolculuktan aklınızda kalan başka önemli imgeler var mı?

GGM: Beni en fazla etkileyenler timsahlar, manatiler ve bu çizimlerdeki gibi ayaklarından asılmış hayvanlar olmuştu.

RLW: Diğer nehir yolculuklarından fazla bir şey hatırlıyor musunuz?

GGM: Zipaquirá’da lisedeyken Bogotá’dan Karayip sahiline kadar nehirden aşağıya en az beş ya da altı seyahat yaptım. 1943’te tekrar gittiğimde nehir değişmişti. Tekneler artık odun yakmıyor, petrol kullanıyorlardı. Nehir de daha önce gördüğüm gibi değildi.

RLW: Tabii asıl nehirle ilgili olan roman Kolera Günlerinde Aşk.

GGM: Kolera Günlerinde Aşk’ta iki nehir yolculuğu yarattım. İlk yolculuk Florentino Ariza’nın telgrafçı olarak Villa de Leyva’yı terk etmesi sırasında. Bu seyahati, teknik bir nedenle, ikinci seyahat sırasında nehri anlatmaktan kaçınmak için yarattım, nitekim bu, akışı yavaşlatacak ve gereksiz yere konuyu dağıtacaktı. Sonuç olarak, nehri ilk olarak karakterin kendisi aracılığıyla vermeyi kararlaştırdım, böylece ikinci seferde nehir zaten tanımlanmış olacaktı. Okurun ilgisi nehirle ilgili bir dolu tanımla dağılmayacaktı.

RLW: Romanınız bağlamında, gerçekten gördüğünüz nehirle 19. yüzyıl çizimlerindeki nehir arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

GGM: O zamanlar nehri iyi tanıyordum. Diğer yandan, daha iyi ya da daha kötüsü için, çizimler, sanatçıların 19. yüzyılda nasıl her şeyi idealize ettiklerini anlamama yardımcı oldu. Örneğin çizimlerde gerçekte olmayan fantastik kuşlar ya da idealize edilmiş bu kadınları görürsünüz. Bu çizimlerde çok güzel bazı kadınlar görüyorsunuz, dönemin Avrupalıları onları böyle tasavvur etmiş. Gerçekten de harika çizimler.

Texas university acquires Garcia Marquez papers

RLW: Çizimlerdeki idealizasyonların yanı sıra, o dönemin günlük hayatından birçok şey de Kolera Günlerinde Aşk’ta yer alıyor. Bunlar, o dönemde moda olan şeyler hakkında derin bir bilgiyi gösteriyor.

GGM: 19. yüzyılın günlük hayatındaki bu nesneler üzerine çok çalıştım. Ama benim tuzağıma düşmemek için çok dikkatli olmalısınız, zira gerçek zaman ve mekâna pek de riayet etmem.

RLW: Kastetiğiniz anakronizm mi?

GGM: Evet, çünkü tarihsel anlamda ince eleyip sık dokuduğum söylenemez. Oscar Wilde ve Victor Hugo’nun aynı anda Paris’te olamayacaklarını birileri fark edebilirdi mesela. Bunlar anakronizm ya da hata olarak değil de, sadece kronolojiye uymuş olmak için sevdiğim bir ayrıntıyı değiştirmek istemediğim şeklinde görülmeli. Bu roman tarihsel bir yeniden kurgulama değil. Tersine, poetik olarak kullanılan tarihsel unsurlar barındırıyor. Her yazar bunu yapar.

RLW: Kolera Günlerinde Aşk’taki fiziksel mekân Kolombiya’daki Cartagena’ya fazlasıyla denk düşüyor ama aniden Meksika Veracruz’daki Cafe de la Parroquia ortaya çıkıyor. Sanırım mekanın şiirselleştirilmesi üzerine de konuşmamız gerekiyor.

GGM: Doğru. Cafe de la Parroquia aynı şekilde Cartagena’da da olabilirdi. Bu tamamen kaza sonucu değil, çünkü Cartagena’da olması için tüm gerekli koşullar da mevcut. Aslında Veracruz’daki Cafe de la Parroquia, eğer onu kuran İspanyol Veracruz yerine Cartagena’ya göç etmiş olsaydı Cartagena’da olacaktı. Tamamen şans meselesi, aynen New York’a gitmek üzere yola çıkan ama orası yerine Magangué’ya varan karımın büyükbabasının durumundaki gibi. Yani bu mekânın şiirselleştirilmesiydi gerçekten – bir parça abartılmış haliyle hem de. Cartagena’da hâlâ Veracruz’daki Cafe de la Parroquia gibi bir kafeye ihtiyaç var, bu yüzden romanımda ihtiyaç duyduğum Veracruz’dakini alıp taşıdım. Cartagena’da olduğumda, bazen Veracruz’daki Cafe de la Parroquia gibi bir kafeye gitme ihtiyacı duyarım. Otellerdeki barlara ya da benzer yerlere gitmem gerekir ve bir şeylerin eksik olduğu duygusuna kapılırım. “Pekâlâ, Cafe de la Parroquia’yı istediğim yere yerleştireceğim,” diyebilen bir yazar olma özgürlüğü ne güzel şey. Yazdığım her gün, hayatı icat etmenin ne harika bir şey olduğunu kendime söylüyorum, bunu yapıyorum ama bazı katı kurallarla da bağlıyım, çünkü ben istedim diye karakterler ölmüyor, ne de ben istedim diye doğuyorlar. Bir yazar olarak yaşadığım en duygusal deneyimlerden biri bununla alakalı. Kolera Günlerinde Aşk’ta, Fermina Daza bir çocukken onun ailesi konusunda oldu bu. Babası ve evde kalmış halasıyla yaşadığı evin içindeki hayatını yaratıyordum ve ev de, şimdi Cartagena’da Fernández Madrid Meydanı’ndaki Oveja Negra Kitabevi’nin bir kopyasıydı. İlk taslak üzerinde çalışıyordum. Kız vardı, babası, halası ve annesi vardı ama anne hep bir fazlalık gibi geliyordu. Anneyle ne yapacağımı bir türlü bilemiyordum. Yemek masasında oturduklarında babanın yüzünü tam olarak görebiliyordum, kızın ve halanınkileri de ama annenin yüzü hep bulanıktı. Onu bir biçimde hayal ediyordum, sonra başka bir biçimde. Onu şöyle yaptım, sonra böyle, vb. vb. Ama sürekli bir sorun olmaya devam etti. Romanımı mahvediyordu. Kızı halası okula götürüyordu. Baba evde bile değildi. Hizmetçi evle ilgileniyordu. Peki, anne ne yapacaktı? Yapacak hiçbir işi yoktu ki. Sonra bir gün, çıkmaz bir yolda olduğumu düşünürken fark ettim ki anne kızın doğumu sırasında ölmüştü. Halanın evde olma nedeni de buydu, baba, anne öldüğü için onu eve getirmişti ki küçük kızla ilgilenebilsin. Hizmetçinin evdeki her şeyle ilgilenmesinin nedeni de buydu. Ayrıca annenin evde yapacak bir işinin olmamasının da. Benim için değerli bir deneyimdi bu ve öldüğünü fark ettiğim anda anne karakterinin nasıl yaşamaya başladığını da açıklıyor. Böylece evde varlığı her zaman hissediliyor ve karakterler ondan ölmüş ama kızı üzerinde iz bırakmış bir kişi olarak söz ediyor. Bu, babanın neden bu kadar yalnız olduğunu ve o tür bir karaktere sahip olduğunu da açıklıyor. Bir kez, “Yanılmışım. Ölü bir insanı diriltmeye çalışıyorum. Bu kadın öldü,” dediğim anda tüm sorunlar çözüldü. Bu tür şeyler tüm kitaplarımda olur. Bazı durumlarda kendi iç dünyandan daha fazla kaynak olmaz elinde.

RLW: Dış dünyayla, 1984 yılında Kolera Günlerinde Aşk’ı yazarken Cartagena şehriyle olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

GGM: Çok eğlenceli bir ilişkiydi. En başta, Cartagena’daki o dönem hayatımın en iyi, en olgun yılıydı.

RLW: Hangi anlamda olgun?

GGM: Mutlak bir duygusal istikrar hissetme anlamında olgun. Yıllar boyunca nasıl yaşamayı sevdiğim hakkında sadece belirsiz bir fikre sahiptim, ama o yıl yaşamayı öğrendim, nasıl yaşamak istediğimi ve nasıl yaşamayı sevdiğimi öğrendim. Cartagena’da yaşadığım o dönemde sabahları yazdım, öğleden sonraları çeşitli yerler görmek için istikrarlı şekilde dışarı çıktım. Çünkü iki şehrim vardı: gerçek şehir ile romandaki şehir. İkincisi gerçek olan gibi olamaz, çünkü bir romancı bir şehri tam anlamıyla kopyalayamaz. Flaubert’in Paris’teki mesafelere ne yaptığını hiç fark ettiniz mi? Fransız yazarların, karakterlerine imkânsız mesafeler yürüttüklerini görürsünüz. Bu da mekânın şiirselleştirilmesidir. Elbette, bazen tamamen faydasız bir yolculuğu ortadan kaldırabilirsiniz, aynısını Cartagena’da ben de yaptım. Sadece bu da değil, bazen başka bir şehirden bir şeye ihtiyacım olduğunda, onu Cartagena’ya taşıdım.

RLW: Sayısız Karayip şehrinden aldınız, değil mi?

GGM: Evet, Karayipler’den çok şey aldım. Başka şehirlerin yanı sıra, San Domingo’dan ve Havana’dan ayrıntılar var. Karayip şehirlerinin o kadar ortak noktası var ki, bu kolay oldu. Veracruz’a gelirsek, Kolera Günlerinde Aşk pekâlâ orada geçebilirdi. Önem taşıyan tek fark, Cartagena’nın bir aristokrasisi olmasına rağmen Meksika Devrimi’nden bu yana Veracruz’da bunun olmaması. Daha önceden yazdığım şey hiç elimin altında olmamıştı ve sanki bir çantayla dışarı çıkıp istediğim ne varsa o çantaya doldurabilir halde olmamıştım.

RLW: Ondan sonra yenilenmiş olarak dairenize geri geliyordunuz.

GGM: Hayır, bir çanta gibi ağırlıktan yere çökmüş olarak. Ve aynı zamanda bu çok konforluydu, çünkü Karayipler’den ayrı, sakin bir şehirde yaşıyordum, aynı zamanda da tüm dünya kolumun uzanabileceği mesafedeydi. Neredeyse iki üç haftada bir, dünyanın değişik yerlerinden ziyarete gelen arkadaşlarımız olurdu. Ve ne zaman istesem, havaalanına gidip Avrupa ya da New York’a giden bir uçağa binebileceğimi hissederdim. Bu açıdan son derece rahat bir şehir. Eğer saat dört uçağıyla gelen birisini bekliyorsam, okumak için terasa gider, dört uçağının geldiğini görünce arabama koşar ve misafirlerimi tam havaalanından çıkarlarken karşılardım. İnanılmaz değil mi? Tüm dünyayı gezdikten sonra insan orada yaşamanın ne kadar rahat olduğunu kavrıyor. Sonra ülkedeki durum değişir ve şapa oturursun. Bana çok adil geliyor.

RLW: Bazen San Felipe Kalesi’nden aşağı doğru Cartagena’ya baktığımda, bana biraz kurgu gibi görünüyor.

GGM: Cartagena’yı tarif etmek mümkün değil. Tarihçiler, gerçek olanla hiç ilgisi olmayan başka bir Cartagena icat etmiş.

RLW: Tarihçilerin söylediklerinin bu kitapta sizin için bir önemi yok muydu?

GGM: Hayır. Basitçe, bu benim Cartagena deneyimimdi. Ek olarak, Başkan Babamızın Sonbaharı’ndaki coğrafi ve duygusal referanslarım da Cartagena üzerineydi.

RLW: Gerçekten mi? Cartagena hiç aklıma gelmemişti.

GGM: Olan şuydu, surları ortadan kaldırdım, çünkü surlarla birlikte şehrin kimliği gereğinden fazla netlik kazanacaktı.

RLW: Cartagena ve Veracruz sadece surlarla çevrili olmakla kalmayan, aynı zamanda kolonyal dönemde İspanyollar tarafından inşa edilen iki şehir.

GGM: Evet ama Kolera Günlerinde Aşk’ta, balonla yukarı çıkıp Cartagena harabelerinin üzerinden geçtikleri yerde bir numara yaptım. Bunu hatırlıyor musun? Eski Cartagena şehrinin terk edildiğini görürler. Neredeyse şiirsel bir görüntü olarak bu güzeldir ve bu görüntünün kullanımı edebiyatta şeylerin nasıl kullanılabileceği hakkında bir fikir verir.

RLW: Bir kez daha, mekânın şiirselleştirilmesi.

GGM: Aynen ve tam bunun Cartagena olduğu konusunda ikna olduklarında, onları terk edilmiş bir Cartagena’dan geçiririm. Bu şehrin ikilenmesi. Ya da şöyle diyelim, iki farklı dönemdeki, iki farklı zamansal alandaki aynı şehir.

RLW: Zamanımızın çoğunu görsel sanatlar, mekânı şiirselleştirmeniz vb. üzerine konuşarak geçirdik. Kolera Günlerinde Aşk’ı geride bırakmadan önce son bir soru. Neden bir 19. yüzyıl aşk hikâyesi?

GGM: Aslında, bu ebeveynlerimin aşk hikâyesi. Annemi ve babamı bu hikâyeler hakkında konuşurlarken dinledim. Hikâyenin onların gençliğinde geçmesinin nedeni bu, önemli bir kısmını daha geri tarihlere koymuş olsam da. Babam keman çalan ve aşk şiirleri yazan bir telgrafçıydı. Kolera Günlerinde Aşk’ta, romanın sona erdiği tarihti derdim. Bu nedenle, roman sona erdiğinde seksen yaşında olacakları şekilde zamanda geri gidebilmek için çaba harcadım. Eğer onları 19. yüzyılın sonuna koyduysam, istediğimden değil, aksine hikâye Magdalena Nehri’ndeki geziyle sona erebilsin diyeydi. Uçağın çözüm oluşturamayacağı bir dönem olmak zorundaydı. RLW: Romanları şimdilik bir kenara bırakırsak, daha genel bir sorum var. Her zaman edebiyat eleştirmenleri ve akademik araştırmacılardan şüphe edermiş gibi görünen bir García Márquez hakkında okuduğumu hatırlıyorum. Yaşınız ya da başka etkenlerin bu tutumunuzu değiştirdiğini söyleyebilir misiniz? Eleştirmenlerin diyecekleriyle daha ilgili misiniz?

GGM: Önemli bir değişim var, bu da artık onları hiç okumamam.

RLW: Hiç?

GGM: Hayır. Okumuyorum çünkü onları çok mesafeli buluyorum. Şüphe yok ki, yazarın kendi kitaplarına bakışı, eleştirmenin ya da okurun bakışından çok farklı. Bunun yanında, eleştirmenler çok şüpheye neden olur. Diğer yandan, bana güven veren okurlarım olması şansına sahiptim. Kırmızı Pazartesi ve Kolera Günlerinde Aşk gibi çok farklı kitaplar bana büyük güven verdi. Okurlar kitapları neden sevdiklerini söylemez ya da bunun nedenini bilmezler ama hissedersiniz ki gerçekten seviyorlar. Elbette kitapları sevmediğini söyleyen insanlar da var, ama genel olarak, okurlarım ayakları yerden kesilmiş gibi görünür. Ve kitaplarım çok satılır, bu beni ilgilendirir çünkü geniş bir kitle tarafından okunduklarını gösterir. Asansör operatörleri tarafından okunurlar, hemşireler, doktorlar, cumhurbaşkanları tarafından. Bu bana büyük bir güven verir, diğer yandan eleştirmenler yazarları bir güvensizlik duygusu içinde bırakır. En ciddi ve zevk sahibi eleştirmenler bile beklemediğiniz bir piste girip sizi acaba bir hata mı yaptığınız duygusuyla baş başa bırakabilirler. Bunun yanı sıra, eleştirmenleri çok az anlıyorum. Ne dediklerinden ya da ne düşündüklerinden çok emin değilim. Gerçek şu ki beni gerçekten ilgilendiren, bir hikâye anlatmak. Her şey içeriden ya da bilinçdışımdan geliyor ya da bir ideolojik pozisyonun sonucu; ya da analiz etmediğim ham bir deneyimden geliyor ve tüm masumiyetimle bunu kullanmaya çalışıyorum. Yazarken çok masum olduğuma inanıyorum. Eğer birisi kitaplarımı politik bir bakış açısıyla çalışsa, bunların politika üzerine söylediklerimden tamamen farklı olduklarının keşfedilmesine hiç şaşırmam.

RLW: PMLA’nın okurlarından birçoğunu ilgilendirecek politik bir soruyla bitirelim. Modern Language Association ve ABD’deki diğer mesleki örgütlenmelerin, Dışişleri Bakanlığı’nın, sizin yabancı bir ziyaretçi olarak durumunuzu ele alma şeklini sorguladığını biliyorum. Ek olarak, birçok ABD’li akademisyen sizi konferanslarda ya da sempozyumlarda görmek istiyor. Statünüzün detayları bizim için net değil. Dışişleri Bakanlığımız nezdinde durumunuz tam olarak nedir?

GGM: Bu ilginç bir soru çünkü girişlerim ve çıkışlarımla ilgili sorunlar, ABD’de yasadışı olmamla ilgili sorun benden ziyade ABD hükümetinin sorunları. Nedenini açıklayayım. ABD’de tamamen legal olmamamın nedeni, fikirleri nedeniyle bazı bireylerin ABD’ye girişini yasaklayan ya da sınırlayan McCarran-Walter Yasası. Bu ciddi kısmı. Bu yasa Anayasa’yla ve ABD’nin var sayılan politik felsefesiyle tamamen çelişki içinde. Elbette terörist değilim. Politik aktivist bile değilim. Politik fikirlerim var, bunları dile getiriyorum, bunu da kimilerinin iddia ettiğinden daha az yapıyorum.

RLW: Gerçekten, sizinle çoğunlukla edebiyat üzerine konuşuyoruz.

GGM: Yaptığım şeyler konusunda son derece tutarlıyım. Politik görüşlere sahip olmanın dışında, McCarran-Walter Yasası’nı ihlal eden herhangi bir eylemle suçlanamam. Dışişleri Bakanlığı bunu gayet iyi biliyor ve her zaman da bildi. Bunun sonucu olarak, ne zaman istersem ABD’ye girebilir ve çıkabilirim; zaman zaman orada kaldım da. 1960’ların başında Prensa Latina’nın muhabirliğini yaparken ABD’de oturuyordum. Ajansın yönetimini alan bir grup komünist militan güvenilir olmadığıma karar verince Meksika’ya döndüm. Tüm bunlardaki çelişkiye bakın. Sonra bir gün burada, Meksika’daki ABD Büyükelçiliği’ne çağrıldım, kartımı iade etmemi istediler, ne zaman istesem geri vereceklerini de söylediler. Safça iade ettim. Benden zorla geri almaları çok daha zor olurdu. Muhtemelen bunu yasal bir mücadele sonucunda yapabilirlerdi. Bir ya da iki yıl sonra bir ABD konsolosluğuna gidip seyahat kâğıtları almak istedim ve bana bunun için uygun olmadığımı söylediler. 1971’e kadar bir daha da denemedim, o tarihte bana Columbia Üniversitesi’nde fahri doktora verdiler. Farkına vardım ki ne zaman istesem ABD’ye girebiliyorum ama her zaman bir istisna olarak; bu farkına varmamı sağladı ki sorunlarını çözüyorum. Yani onlar için McCarran-Walter Yasası’nın getirdiği sorunları çözüyordum. İstisna olarak, vizemin alt tarafında ufak bir kod oluyordu. Bunun haricinde, “kara kitap”taydım, şimdi bu “kara bilgisayar” olmalı. ABD’ye gitmek isteyen ama bu yasa nedeniyle gidemeyen bu kadar çok insan varken, her seferinde bana yapılan bu istisnayı kabul etmem pek uygun değildi. Bu yüzden bu vizeyi kabul etmiyorum.

RLW: Ve ABD’deki konferanslara ya da sempozyumlara gitmiyorsunuz, öyle mi?

GGM: Doğrusu, hiçbir sempozyuma gitmiyorum, çünkü bu toplantıları sevmiyor ve hepsinden uzak durmaya çalışıyorum. Ayrıca ABD’de kabul edilemez vize konusundaki pozisyonumu koruyorum. Katılmamayı tercih ettiğim konferanslardan hangisine istesem gidebilirdim. Bana vizeyi verirlerdi ama her zaman en alttaki ufak kodla beraber. Vize almak bir ay sürüyor ama her zaman veriyorlar. Absürd şekilde çelişkili olan başka bir konu daha var. Başka hangi ülkede kitaplarım üzerinde daha ciddi olarak çalışılıyor? Her zaman dedim ki, eğer benim girmemi yasaklayacaklarsa kitaplarımı da yasaklamaları gerekir. Kitaplarım her yerde. Ben tamamen zararsızım. Ama zararlı olanlar kitaplarım, zira düşüncelerim onlarda yer alıyor ve onlar her yerde. Sorun benden çok Dışişleri Bakanlığı’na ait dememin nedeni bu.

İngilizceden çeviren Atilla Erol

Notlar 1. Görüşmelerin tarihleri 12 Mayıs 1987 ve 21 Ekim 1987. Bu iki konuşma, García Márquez ile 1975’te Bogotá’daki ilk görüşmemden bu yana yaptığım beşinci ve altıncı özel konuşmalardır. Burada yer alan Ekim konuşması, onunla yaptığım görüşmeler arasında ilk yayımlanan oldu. Konuştuğumuz romanların İspanyolcadaki ilk basım tarihleri: Yüzyıllık Yalnızlık, 1967; Başkan Babamızın Sonbaharı, 1975; Kolera Günlerinde Aşk, 1981. Cesaretlendirmesi ve editoryal önerileri için John Kronik’e ve arkadaşı García Márquez ile beni bir araya getirmek için yıllar boyunca harcadığı çabalar için Barranquilla’dan German Vargas’a şükranlarımı ifade etmek istiyorum. 2. García Márquez’in Cartagena’da Kolera Günlerinde Aşk’ı yazarak geçirdiği dönem, 1984’ün bahar ve yaz aylarıydı. O zamandan bu yana politik ve uyuşturucu bağlantılı şiddet aşırı derecede artmış durumda. García Márquez şu anda Meksiko’da yaşıyor ve 1987’deki görüşmelerimizden birinde bana söylediğine göre yakın zamanlarda Kolombiya’ya gitmemiş zira kimse, Başkan Virgillio Barco bile kişisel güvenliğini garanti edememiş. Ona yönelecek en büyük tehlike muhtemelen, 1986’dan beri etkinlikleri gitgide artan sayısız sağ kanat ölüm taburlarından birinden gelecekti. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra Kolombiya’ya döndü ve Belisario Betancur’un başkanlığı sırasında (1982-1986) düzenli olarak gitmeye devam etti. 3. McCarran-Walter Yasası’nın şartları görüşmeden bu yana hafifletilerek değiştirildi. 1987 Aralık ayında, Kongre hükümetin ulusal güvenlik nedeniyle vize reddetme hakkına geçici sınırlar getirdi. Bir Dışişleri Bakanlığı belgesi, yabancı hiç kimseye “bir Amerikan vatandaşı tarafından sahip olunması durumunda ABD Anayasası tarafından koruma altına alınmış olacak, geçmiş, mevcut ya da beklenen inançları nedeniyle” vize verilmesinin reddedilemeyeceği kuralını getirdi (11 Mayıs 1988, Washington Post). Yine de, görüşmenin bu kısmı, García Márquez’in son yıllarda Dışişleri Bakanlığı ve ABD karşısındaki tutumunu aydınlatmak için dahil edildi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR