Göç
4 Haziran 2019 Öykü

Göç


Twitter'da Paylaş
0

“Ben her yerli ve her zamanlıyım, arş-ı azmanlıyım.”

– Suzan Samancı

Gün koyulaşıp çekilirken rahvan atların tozu dumana kattığı, meşe ağaçlarının gölgelerinde aşk fısıltılarının hiç azalmadığı yerlerden yola koyuluyorum. Ağıtlardan arta kalanlar gibiyim. Kıraç ovalardan, titrek gölgeli dağ yamaçlarından, harmanlarında insan öğütülen iklimden geliyorum. Ovanın orta yerinde kalkan balığına benzeyen kentimi geride bırakıyorum. Solgun, kırışmış, esmer yüzüm… Dingin sahil kasabasına ulaşıyorum, deniz kırışık çarşaf gibi… Sabahın sakinliğiyle sevişenler... Kızılçamların soluğu yayılıyor kıyıya. Kumlara uzanıyorum. Yanıma ilişen yaşlı, tebessümle merhaba diyor. Ağzım mühürlü sanki! Beni garipseyerek ağır aksak uzaklaşıyor.

Zaman alzheimer gibi kımıldıyor. Ömür dediğin ne ki geçip gidiyor işte de diyemiyorum. Anızlı ovalarda büyüyen çocukluğum. İçim yaşamsallığını yitiriyor, birbirini tanımayan, aşağılanmaya alışık duyarsız kalabalıklar arasında, gökyüzünün dinç maviliği kumlara sızıyor. Gövdem uyuşuk. Uzun huzmeli güneş! Martıların kanatlarında sarı ışıltı. Mavilikte gümüş bir yay gibi sıçrayan balıklar bir görünüp bir kayboluyor.

Anlamlandıramadığım huzursuzlukla dönenip duruyorum. Kollarımla gözlerimi kapatıyor, denizin hışırtısını dinlerken, içimdeki kaygıyı bastırmaya çalışıyorum. Her an kötü bir haber alacakmışım sanısı peşimi bırakmıyor, sabaha karşı sıçrayarak uyanıyor, kapının arkasına kalası dayıyor, nefes nefese kalıyorum.  Garip bir suçluluk duygusu kaplıyor içimi, eve dönüyorum.

Uzaktan tanıdık bir ses, “Umut bey! Umut bey! Buyurun kahvaltıya!” Sıcak ilgi hoşuma gidiyor. Sigara uzattım Şükran Hanıma, İyot kokusu. Yanımda oturan oğlu hukuk mezunu, iki gün önce gelmiş, hep gülümsüyor vicdani bir sorumluluk gibi. Küçük kızı pencereden bana bakıyor, sakallarımdan korkar mı ki diye kaygılanıyorum.

“Siz öğretmendiniz değil mi?” diyor Eşref Bey. Şu kitaplığınızı bir de ben görseydim. "Kardeşim görmüş kitaplığınızı, Umut Bey'in kitaplığı da kitaplığı," diyor. Ben de bir zamanlar kitap kurduydum, şimdi nedense.

Gülümsemekle yetiniyor, küçük kıza bakıp el sallıyorum. Omuz çekip dil çıkarıyor. Bahçelerinde güvercin besliyorlar ve iki kedi, birinin gözleri maviden sarıya çalıyor, birinin siyah. Gerdanı koyu yeşil güvercin omzuma konuyor. Gözlerimin önünden bazalt taşlı avlulardan taklacı güvercinler havalanıyor, kanlı boynuyla dut ağacının üstüne düşüyor. Güvercin yemekten küçük pantere dönmüş kediler hırlıyor.

Umut bey! İrkiliyorum. Evet, okumayı seviyorum. Aslında ömrümün galatı ile uğraşıyorum desem yerinde olur. Şükran Hanım, üçüncü çayımı dolduruyor dördüncüsünü... Gitmeliyim, Adina bekliyordur diyorum.  “O da gelseydi ya diyor Şükran Hanım.” Küçük kızın yabani haylazlığı bana eşlik ediyor.

Böyledir zaman, yol uzun, dönmeyenlerin isimleri boğazımda düğüm. Kendin ile barışık olmadığın her an gönül kapılarını kapatırsın, kaçacak yer ararsın sıranı beklemeden. Adina bahçede kışlık sebzelerini ipe diziyor, soluklanıyorum, yeşilden sarıya bir dizi ip gibiyiz.

Odama çıkıyorum. Kitaplığın kenarına astığım bir demet buğday başağı huzur veriyor. Dokununca, köyde kapı girişlerine, mutfağa asılmış demetleri hatırlıyorum. Özenle seçerdi annem başakları, gürbüz olmalıydı, yoksa evin bereketi kaçardı.  Güneşte saatlerce elinden düşürmediği orağı ile tarlada koşturur, sızlanmadan çalışıp dururdu. Saçlarındaki kırlar her aynaya baktığımda kirpik uçlarıma yamanır.

Pencereden denize bakıyorum. Aralık duruyor gökyüzü, bir mevsimden öteye geçmiyor yapraklar, gözlerim doluyor. Çiçekleri suluyorum, bilincimin karanlık arka bahçesinde ki ayrık otlardan kurtulamıyorum

"Adina, kahvaltı hazır," diye sesleniyor. Kahvaltıdan sonra ipleri asmama yardım edeceksin.

Yıllar öncesinden annem sesleniyor bana. Kurumuş bir dalı yerde sürüklüyorum,  yokuş bir yolda nefes nefese, ter içinde kalmış babama yetişmeye çalışıyorum. Eşeğin sırtında küçük kardeşim ve üzüm dolu iki kasa… Güneş tepede, nasıl da susamıştım! Babama sesleniyorum, ona yetişemiyorum. Duymuyor! Gözlerim buğulanıyor. Susadım susadım! Ağlıyorum. Yerde debeleniyorum. Kucağına alıyor beni.       

Babam: “Çabuk yetişmeliyiz! Amcanı öldürecekler!”

Küçük kardeşim: “Deh, deh!” Gülüyor elinde salkım, tanelerini bir bir ağzına atıyor. Anayolda iki atlı dörtnala. Babam eşeğe nar ağacının dallıyla vuruyor. Semerin kemeri kuyruğunun altında yaralar açmış, hayvan sızlanıyor, hızlanıyor. Kardeşim kahkaha atıyor, iki atlı dağ yoluna sapıyor. Köy meydanından geçiyoruz, toprak kırmızıya çalıyor. Evin avlusundayız. Babam anneme sesleniyor.  Anne  anne! diye bağırıyorum.

Annem: “İkisi de iyiydi, biraz önce gittiler.”

Babam: “Ben de akşam vakti gideceğim, onları yalnız bırakamam.”

Gün koyulaşamaya yakın, kulak arkası edilmeyecek bir acıya gebeydi köy. Kolluklar evleri dolaşıyordu. Bütün erkekler köy meydanına toplanacak haberi kuytularda yanıtsız kalırken gidenler bir daha geri gelmediler.

“Seni bekliyorum, nerdesin?” Rengârenk ipleri astıktan sonra balkonda oturuyoruz. Adina’nın kahvesi kıvamındaydı. İçinde dolaşıyorum yabancılığımın, ilk nefeste bocalıyorum, konuşturamıyorum çevremdeki nesneleri, güneş ışıyor. Sahilde sarmaş dolaş sevgililer, uzakta balıkçılar… Sahilin hemen gerisinde taş yığınlar ve gölgesinde işçiler… Özenle hazırladığı yemekleri zengin komşularına beğendirmeye çalışan Adina’nın köyde komşularına yemek vermek istememesini hatırladıkça... 

Adina’nın elinde magazin dergisi: “Kent merkezine gidelim mi?”

Çok Kalabalık, sakin bir vakitte gideriz.

Adina: “İnsanların arasına karışmak iyidir, yaşadığımızı hissederiz. Böyle sabahtan akşama kadar sahil ve ev! Baydı beni!”

Tamam, bakarız! diye mırıldanırken, kalabalıkların insanı budadığını ve acılarından başka bir şey vermediğini diyemiyorum. Sonra birden Güvenini öldürür, umutlarını sökerler! Biz yalnızız, yalnızlaşacağız daha da!   diye ünlüyorum. Adina omzunun üstünden şaşkınca bakıyor, “Delirdin mi sen, ne saçma sapan konuşuyorsun öyle!” Kentlerin yargıçları çoktur, hem de ne yargıçlar: asarlar keserler biçerler… Koca karınlı kentlerde yaşamak zordur. Diye ekliyorum.

Adina: “Vallahi terk edeceğim seni! Okudukça delireceksin!” Adina’nın sesi uzaklaşıyor, yutkunarak doğunun rüzgârını hissediyorum.

Annem ile köşeye sinmiştik. Babam çabucak hazırlandı. Köy meydanında kimse kalmadı. Vakit siyah bir örtü. Babam küçük bir karartı. Annemin kucağında sabahlıyoruz. Çok sonraları anlıyorum: “Gece yarıları yanan gaz lambasını ve güneş doğmadan kapı eşiğindeki fısıltıları…”

O günden sonra iri gövdeli, asık suratlı birkaç kişi evin önünden sürekli geçerdi. Bazen soru sorarlardı: “Amcan nerede?” Bilinmezlikler arasında hıçkırarak gözlerimi kaçırırdım.

Okula ürkekçe giderdim, erkenden lojmanın kapısında öğretmeni bekler, sınıfa onunla girerdim. Teneffüslerde öğretmenler odasına ilişirdim, masamda defterlerim yırtılmış olur, okul koridorlarından paydos zili ile sıvışırdım. Her gün aynıydı! Sokakta oynayamazdım, bazen de hiç arkama bakmadan soluk soluğa eve koşardım. Annem bu yüzden kızardı “Korkarsan oğlum değilsin!”

Kaçıyorum. Annem peşime takılanlara saldırıyor. Düşmanda olsa kadına kimse karışmazdı ya! Bu köyden gitmeyecek miyiz, babam niye gölgesine gizleniyordu evlerin, nerden geliyordu, nereye gidiyordu? Sabır yapışıp kaldı anılarıma.

Adina hazırlanmıştı.

Cadde kalabalık, içimin toplamı parçalanıyor, birleştirebilecek bir umut yok. Herkes bir tanrı yaratıyor. Sarsılıyorum, donuk simalar, afişlerle doyurulmaya çalışılan duvarlar, dilenen çocuklar… Umut! Nerelere gittin? Bırak şu karamsarlığı! Eve yol alıyoruz, aldığım birkaç kitap Adina’nın doldurduğu poşetlerin yanında kocaman bir dünya gibi duruyor... Rüzgâr, küçük kırılgan dalgalar taşıyor. Duruyoruz. Sahilde biraz yürüyoruz, birkaç kişi ellerinde şişeler… İçlerinden biri kibarca: “iyi akşamlar.” İyi akşamlar çocuklar diyorum.

Adina: “Yani bu ayyaşlara ne diye selam veriyorsun! Baksana zil zurnalar!”

Ayrımcılık yaparsan, bak ben seni boşayacağım! diyorum. Kitapları özenle dizerken buğday başaklarını kokluyorum. Uyuyamıyorum…

Kış bitiminde bir kamyon evin önünde duruyor. Kekeme dayım tek başına eşyaları yüklüyor: Pek bir şey de yoktu hani! Yardım etmeye çalışıyorum, her şey ağır geliyor.

Unutmak düşüyor aklıma, unutsak, unutulsak… Köyün dışına kadar öğretmenimin gölgesinde gizleniyorum. Yükümüz içimizden taşıyor. İncinmek, utanmak, savrulmak… Dünyaya bulaşan çocukluğum ile ödünç bir vakitten başka ne olabilirim ki! Yağmur çiseliyor.

Adina: “Dışarıda seni bekleyen birileri var.”

Kız çocuğu ve kedi bekliyordu. Kırık kâseleri uzatıyor, bana dil çıkaran kız. “Amca, kedilerin kabını onara bilir misin? Annem görmesin de!” Sakin soluklarla çatlak kâseleri onarıyoruz.

Uyanmak için karabasanlardan medet umuyorum artık. Taş çarşıları geziyoruz. Maviliği yararak uzaklaşıyoruz kentten. Oh kimsecikler takılmadı peşimize dedi içimdeki çocuk!  Bir oyun mu bu? Oyundan çıkamıyorum, çıkmak mı istemiyorum, hiç bilemiyorum!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR