Gökçe Bilgin • Kendimi Az Bulurum Yazmak İçin
20 Kasım 2017 Öykü

Gökçe Bilgin • Kendimi Az Bulurum Yazmak İçin


Twitter'da Paylaş
0

“Yazmak, yönlendirilen düşten başka şey değildir" – Borges Hiç bir şey hissetmiyor gibiyim. Susunca geçen şeyler vardır. Banyoda yerler ıslaktı kaydım ve düştüm. Diz kapağımda bir çizik, kanamaya başladı. Kanadı. Büyük bir yara değildi. Hafif sayılacak çiziklerden. Dizimden aşağı doğru, kanın incelerek aktığı yolu izledim. Susunca geçen şeyler vardır. Kanayan bir dizden aşağı doğru akan kan gibi. Bundan vazgeçebileceğimi sanmıyorum. Tabakta bir dilim elma, yanında birkaç üzüm tanesi. Önümde duruyorlar. Onların hikâyesiyle başlamak istiyorum. Sözcüklere hem de sevdiğim sözcüklere ilk defa bir şiirde rastlamış olduğumu söyleyerek. Asla tamamı değil sadece şu bölümü: "İçimden şu zalim şüpheyi kaldır ya sen gel ya beni oraya aldır."* Her gün defalarca okurum, ezberlemeye çalışmadan. Öğrenemediğimi ya da bilmekle ilgili sorunlarım olduğunu düşünebilirsiniz. Çünkü beni tanımıyorsunuz. Oysa ki her gün ilk defa okuyormuşum gibi hissetmek için hiçbirini ezberlemem. Ezberlersem sahiplenmiş olacağımı, özgürlüklerini ve özgünlüklerini yitireceklerini düşünürüm. Bilirim ki onlar ciddiye alınmak, yormak, beğenilmek ve peşlerinden sürüklenmemi isterler. Onları buna alıştırmış olduğumu da biliyorum! Kendime ait bir şeylerim yok mu ? Var. Uzun zaman uykuda kalmış ortaya dökülmeyi çokça beklemiş, biraz dağınık, biraz heyecanlı olan ilk sözcüklerim. Elbet yazmak için esinlenilen durumlar vardır. Çoğu zaman yaşadığını yazmakla övünen büyük cümlelerin yanında yolun başında olmak: Karakterlerini kendini anlatır gibi samimi ifşa etmeyi gerektirir. Karanlık mağarama inebilirsem yapabildiğim en iyi şeyi; düşlerimi size ulaştırmak istiyorum. Öyle sahici öyle size ait gibi anlatmak... Sonunda benim değil sizin olsunlar. Şöyle başlarım: Rahatsız etmem! Orda olduğumu görmezler, görseler de onlara baktığımı bilmezler. Ben bakmayı severim! Baktığımı abartmayı... Onlar göstermeyi! Benim bakmakla ilgili çabam yoksa onların da göstermekle ilgili kaygıları yoktur. Anlatacak bir şeylerim olmasını, yaşayacak bir şeylerim olmasının önüne koydum. Lütfen buna mantıklı açıklamalar, acıyan tavırlar, hele de akıl veren sözler iliştirmeyin. Efendim bunu ilk defa ben yapmadım. Son yapan da olmayacağım. Biliyorum. Günün olur olmadık zamanlarında elimde kâğıt kalem... Tanıdınız beni! Sayfaların içinde yaşayan... Kendimi anlatmam efendim. Ne hikâyem olabilir ki! Sabahları koridorun sonundaki banyoda yıkanırım. Mutlaka açık mavi olmasını istediğim o havlulardan biriyle kurulanır mutfaktaki gri renkli dolaptan yiyecek bir şeyler alıp salondaki iki kişilik masaya dizerim. Peynir, domates, salatalık, yeşil zeytin... Yeşil zeytin yoksa siyah zeytin almam efendim. Düzenli uğradığım bakkalda bazen yeşil zeytin bulunmaz. Satıcı böyle günlerde ısrarla siyah zeytinlerden almamı ister. Sokağın ucundaki o bakkala gitmeye yine de devam ediyorum. Kahvaltıdan sonra uzun çok uzun sayılacak bir zaman sadece otururum. Tam karşımda bir ayna var. Bakarım. Kendime bakarım! Yazacaklarım arasında kaybolup gidersem unutmak istemem. Dün gece yazdığım şu adam, isminin İbrahim olmasını istiyorum. İbrahim : Kırklı yaşlarda, hiç tanımadığı komşusuyum. Öyle ilginç biri değil. Sıradan şeyler yapıyor. Gece yarısı uyanıp penceremden gözlüyorum. O saatlerde genelde üzerinde bornoz oluyor. Turuncu renkli bir koltuğa oturtuyorum. Ellerini önce bornozun cebine koyuyorum sonra o şekil rahat oturamayacağını düşünüp cebinden çıkartıyorum. Hatta turuncu koltuğun yanına ahşap bir sehpa koyup üstüne bir dergi de koyuyorum ki bir süre sonra İbrahim oturduğu koltuktan elini uzatıp ahşap sehpanın üzerinde duran o dergiyi alıp okusun. Karşı pencerede olmam nedeniyle derginin içeriğini bilmiyorum. Ama tahminlerde bulunup konuyu epeyce uzatmak istersem; kara mizahla ilgili örnekler içeren bir dergi okuduğunu yazabilirim. İbrahim’i tanımıyorum. Hiç sokakta karşılaşmamış karşılıklı duran şu pencerelerimizden de bakışmamışız. İbrahim’i bana yaklaştıran onu yıllardır tanıyormuşum gibi yapan; içimdeki yazma arzusundan başka bir şey değil. Düşünsenize kaç kişi gece yarısı uyanıp karşı apartmanda oturan tanımadığı kişiyi turuncu bir koltuğa bornozla oturtturup eline kara mizah öyküleri içeren bir dergi verip hatta devam edip hikâyeye bir bardak su ve öfkeli bir telefon konuşması ekleyebilir. Evet İbrahim çalan telefonu açacak yaklaşık beş dakika kadar bir süre ayakta ve sinirli bir şekilde bağıra bağıra konuşacak. Belki ayrıldığı eski sevgilisi ya da zamanında ödemediği bir borcunu hatırlatan hoş olmayan bir gece yarısı telefonu. Öfkeyle telefonu kapatıp odanın içinde birkaç tur atacak, sonra net olarak göremediğim ama muhtemelen orda bulunan bir komodinin üst gözündeki purosunu alıp pencereye doğru yaklaşıp içmeye başlayacak. Ben bulunduğum yerden tam yüzüne doğru bakarak açık pencereden dışarıya doğru dumanını üflediğini de yazacağım. Karanlık serin bir yaz gecesi açık bir pencere, üzerinde beyaz bir bornoz, puro içen İbrahim: Havaya yani boşluğa bir şeyler de yazacak, elinde bir kalem varmış gibi bir şeyler yazdığını da söyleyeceğim. Hiçbiriniz bunun için ne deli olduğumu ne de rüya gördüğümü düşünmeyeceksiniz. *İsmet Özel.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR