Grace Paley: “Kadınlar hakkında yazmak zaten politik bir eylemdir.”

Grace Paley: “Kadınlar hakkında yazmak zaten politik bir eylemdir.”


Twitter'da Paylaş
0

En iyi eğitim, okumak ve yazmaktır. Her ne olursa olsun. İşinize saygı göstermeyen bir sevgiliyle ya da oda arkadaşıyla yaşamayın sakın. Yalan söylemeyin, zamanı satın alın, zamanı satın almak için borç alın. Yazmazsanız son nefesiniz olacak ne varsa yazın.

Grace Paley 1922 yılında Bronx’da doğdu. Annesi ve babası 1905 yılında Çarlık Rusyası’ndan kaçarak Amerika’ya gelmiş Ukraynalı sosyalist Yahudilerdi. Babası Isaac, Dickens okuyarak İngilizce öğrenen bir doktordu ve annesi de ünlü bir sosyalist olan Mary idi. Paley, kültürünü ve dillerini hikâyelerinde yansıtacağı Rusça ve Yidişçe konuşulan bir evde büyüdü. Vietnam Savaşı’na, nükleer silahlanmaya karşı mücadele eden Paley, hayatı boyunca muhalif olmayı sürdürmüş bir politik aktivistti, tıpkı annesi gibi. Yazı yazmak zaman zaman Paley'in temel uğraşı olmuştur. Çocukları küçükken oyun alanlarında çok zaman harcamıştır. Feministti ve barış hareketlerinde her zaman çok aktif olmuştu. Columbia Üniversitesi'nde öğretim üyesi oldu ve yakın zamana kadar da Sarah Lawrence College'da dersler verdi. Gündelik hayatın tarihini yazdığı üç hikâye kitabı yayımladı. 1997 yılında İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden, Son Dakikada Büyük Değişmeler, O Gün Daha Sonra adlı kitaplarının yer aldığı The Collected Stories (Bütün Hikâyeler) çeşitli ödüllere aday gösterildi.

 Evet, sadece üç hikâye kitabı ve yetmişli yıllardaki şiirlerin üç cep boy versiyonu… İnsanların genelde sorduğu soru şu: “Neden bu kadar az yazıyorsunuz?” Paley'in bu soruya birtakım cevapları var. Çoğunlukla tembel olduğunu ve bunun bir yazar için büyük kusur olduğunu açıklıyor. Bazen, ona söylemek "hoş" olmasa dahi, uzun soluklu meslektaşlarının romanda yaptığı gibi birkaç hikâyede başarılı olabileceğine inandığını itiraf ediyor. Ve çocuk yetiştirme, siyasete katılma gibi, yapacağı başka önemli şeyler olduğunu da belirtiyor. "Sanat çok uzun ama yaşam çok kısa," diyor. Paley’in, çoğu yazarın yazmaya iten ölüm baskısından etkilenmediği açık şekilde belli oluyor. İlk hikâye seçkisi olan İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden Paley 37 yaşına gelinceye kadar, yani 1959 yılına kadar yayınlanmamış. O tarihten sonra da iki hikâye kitabı yayımlanmış: Son Dakikada Büyük Değişmeler (1974), O Gün Daha Sonra (1985). Paley, bir şairden daha çok kısa öyküleri ile tanınan bir yazar olarak bilinse de hikâyeleri öylesine derinlikle ve titizlikle işlenmiş ki, kurgunun yanı sıra şiire de benziyor. Yazıları kadar, konuşması da bir o kadar mantıksal ve saftır. Aslında Paley paradoksu dediği bu olay, büyükanne görüntüsü ile mütevazi kişiliği arasındaki zıtlıktır. Kendisi, sadece gerekli olan şeyi söyler. Evet/hayır cevaplı bir soru sorduğunuzda, evet ya da hayır der. Ona saçma bir soru sorduğunuzda ise sabırsızlığını nazik bir şekilde açıkça gösterir. Grace Paley 22 Ağustos 2007'de Vermont'ta öldü. Yayımlanmış bir yazar olmadan önce ne yapıyordunuz?

Grace Paley: Yarı zamanlı çalışıyordum. Takılıp duruyordum öyle. Biraz tembeldim. Yirmi altı ve yirmi yedi yaşımdayken çocuklarım vardı. Onları öğlen parka götürüyordum. Neyse ki, bütün zamanımı Washington Square Park’ta geçirecek kadar tembeldim J tembel diyorum çünkü iki bebekten sonra yorucu bir rutin oluyor. Geçmişe baktığımda, bunu bir hediye olarak görüyorum. O zamanlar, kadın olmayı öğrenmeye başlamışım asıl. Kolombiya'da bir daktilograf olarak yarı zamanlı bir işim vardı. Aslında, öyküler yazmaya başladığımda bazılarını orada yazdım, bazıları P.S.'nin PTA bürosunda yazdım. O zamanları oyun alanlarında bu kadar fazla geçirmeseydim, o hikâyelerin çoğunu yazmazdım. Nasıl yaşadığımla alakalı biraz da. Ve o zaman normal aile hayatımız vardı – mücadeleler ve zor zamanlar. Bu çok zaman isteyen bir şey, zor zamanlar… Bütün günleri harcayıp bitiren bir şey.

İlk kitabınızın yayınlanma hikâyesini anlatabilir misiniz?

GP: Üç hikâye yazmıştım ve onları çok beğenmiştim. Eski eşim Jess Paley’e göstermiştim ve o da çok beğenmişti. O da birkaç arkadaşına göstermişti ve onlar da çok beğenmişti. Ben de güzel şeyler hissetmeye başlamıştım bu hikâyeler hakkında. O zamanlar çocuklar hâlâ küçüktü, sürekli komşuların çocuklarıyla oynuyorlardı. Dolayısıyla mahalledeki diğer anneleri de bilmek durumundaydım. Biri, Doubleday’de editör olan Ken McCormick ile evli olan Tibby McCormickti. Bu hikâyeleri biliyordu ve zavallı Ken eninde sonunda onları okumak zorunda kalmıştı. “Bunlardan yedi tane daha yaz ve kitap olarak yayımlayalım” demişti. İşte böyle, şans eseri olmuştu.

Yazmaya başladığınızda kafanızda belirli bir okuyucu kitlesi oluyor mu?

GP: Düşündüğüm kadarıyla, aslında kimse için yazmıyorum. Yazarlar genelde, okumak istedikleri ve yazılmamış olan bir şey hakkında yazarlar. Bazen insanlar için yazıyorum – “Borçlar” adlı hikâyemi mesela bir arkadaşımın annesi için yazmıştım. Arkadaşımın beğenmesini istemiştim bu amaçla yazmasam bile. Fakat bu, birisi için yazmaktan çok farklı. 6. caddedeki bir adam hakkında “Oyuncak Mucidi” diye bir şey yazmıştım. Bana, onu eşinden daha iyi anladığımı söylemişti. Fakat onunla konuşur gibi yazmamıştım. Yine de hikâyeyi ilk anlattıran bir dürtü vardır: “Sana bir şey söylemek istiyorum.”

Sizin için hikâyeleriniz nasıl başladı peki?

GP: Pek çoğu bir cümleyle, bir dil ile başlıyor. Böyle cevap vermek saçmalık gibi gelebilir fakat gerçekten öyle. Çoğu zaman bir cümle kesinlikle yankı yapmış oluyor. Bir hikâye konuşan biriyle başlayabilir. Örneğin, teyzem bir şey dedi ve bu benim kafamda bir süre boyunca takılıp kaldı. Sonunda bir hikâye yazdım; “Hoşça kal ve Bol Şans”. Teyzemle alakası olmasa bile onun dediği şey ile başlıyordu. Yani önce, hikâyenin sesi geliyor.

“Babamla Konuşma”da olay hakkında pek çok kötümser olay örgüsü kurmuşsunuz.

GP: O zamandan beri, herkes olay örgümün olmadığını söylüyor. Bu da beni deli ediyor. Olay örgüsü sadece zamandır, zaman çizelgesidir. Hikâyelerimizin hepsinin zaman çizelgesi vardır zaten. Bir şey olur, onun arkasından da başka bir şey olur. Esas sizin zihinlerinizde bu olay örgüsünün oluşmasıdır olay. Hikâyenin nereye gittiğini belirleyen bir yolun oluşması demektir bu da. Sonraki 30 sayfada ya daha ilerisinde bu olacak. Demek istediğim şey bu.

Yani, hikâyelerinize hiçbir zaman zihinde biten bir hikâye olarak başlamıyor musunuz?

GP: Hayır. ‘Son’ benim zihnime geldiğinde, işte o zaman hikâyeyi bitireceğimi biliyorum. Genelde ortalarındayken geliyor. Daha sonra da sonucu yazıyorum. Sonra da onu değiştiriyorum.

Bir hikâye yazarken kaç taslak hazırlamış oluyorsunuz?

GP: Ben, saymayı sevmiyorum. İnsanların “yirmi tane taslak vb bir şey oldu” demelerini anlayamıyorum. Yani yirmi defa mı yazdılar? Ne demek başka? Üzerinden geçtikçe sürekli bir şeyleri değiştiriyorum. Bitirdiğim halinden her zaman farklı oluyorlar. Tamamen bitince kadar bunu yapıyorum.

Yazdığınızda ya da düzeltme yaptığınızda herhangi birinden tavsiye alıyor musunuz?

GP: İnsanların bana ne söylediklerini dinlerim fakat her zaman onlara göre hareket etmem. Birkaç ay önce yirmi yaşındaki torunuma bir hikâye okudum. Bana neyin yanlış olduğunu söyledi: “Net olmayan cümleler var.” Ve kesinlikle haklıydı.

Hikâyenin bittiğini nasıl anlıyorsunuz?

GP: Söyleyecek başka bir şeyim kalmadığında anlıyorum. Aklıma bir hikâye geldi: “Öğle Vakti Faith”. Bir dergide yayımlanmıştı ve sonu bir kadının, kocasının cinsel organını tuttuğunu hayal etmesiyle bitiyordu. Tanıdığım tüm erkekler bunu sevmişti. Fakat iş, kitapta yayınlanmaya geldiğinde bunun o anlamda olmadığını fark ettim. Böyle bir son çok ucuz kaçacaktı. Bunun arkasına gitmeliyim. Herkes üzülmüştü.

Peki, nasıl değiştirdiniz?

GP: Değiştirmedim. Sadece, Faith’in hâlâ parkta ve 60’lı yılların sonunda olduğunu fark ettim. Savaş karşıtı yürüyüşler ya da geçit töreni yapılırken ortaya çıkan teatral hareketler içinde olduğunu fark ettim. Faith’in, cinsel imgesi yanında politik bir imgesi de vardı.

Hikâyelerinizin çoğunda yer alan Faith, otobiyografik bir karakter mi?

GP: Hayır. Onun hayatı, benimkinden tamamen farklı. Kocama asla o kadar tutku hissetmedim. Evet yakınım ama onun kadar çok tutkulu hissetmiyorum.

Bir hikâyenin iyi bir iş olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

GP: Çok fazla okuyorum, bu bana yardımcı oluyor. Roman yazarları için pek kullanışlı bir yöntem değil bu ama benim için oldukça kullanışlı.

Lavinya: Eski Bir Hikâye gibi bir siyah anlatıcının sesiyle yazılmış hikâyeleriniz peki? Bunu da yüksek sesle okunuz mu?

GP: Evet, okudum. Böyle bir hikâye yazmasaydım şu anda ne olurdu bilmiyorum. Anneannem gibi, birkaç yaşlı siyahi kadına daha yakındım. Ve yazmama sebep olan hikâyeleri hep aynıydı.

Siyah sesle kaleme aldığınız kitaplarda eleştirdiğiniz insanlar peki?

GP: Bazıları eleştirel. Politikasını biliyorum ama kişiye karşı duyduğum gerçek duyguya ve saygıya doğru hareket ediyorum. Yapmak istememin sebebi bu. Göstermek değil.

 

Kadınlar hakkında iyi yazdığını düşündüğünüz erkek yazarlar var mı?

GP: Norman Rush’ın son kitabını beğendim. Ana karakteri çok akıllı, entelektüel, ilginç bir kadındı ve yazdığım pek çok kadından farklıydı.

Kurgu yazmaya başlamadan önce, şair miydiniz?

GP: Hayatım boyunca şiir yazdım. Otuzlu yaşlarımda ilk kitabım yayımlanıncaya kadar gerçekten hikâye yazmamıştım. Hikâyelerin oluşumu hakkında, oldukça size özel bir şey söylemiştiniz.

Şiir yazarken de mi aynı?

GP: Her ikisinde de o yönteme ihtiyaç vardır. Şiir çalışmak için okula gittiğimi biliyor muydun? Yazmayı böyle öğrendim. İlk şiirlerimden hikâyelerime olan yolda kendimi teşvik ettim.

New School’da Auden (W.H. Auden) ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

GP: Bana ölümsüz gibi gelmişti Auden. On yedi yaşımdayken onunla konuşmuştum. Ondan sadece yirmi blok ötede oturuyordum ve bu yıla, yani 1939’a kadar onunla hiç konuşmamıştım. Söylediği bir kelimeyi anlayamamıştım. Sadece buraya gelip, dudaklarını kıpırdatıp kendi İngilizcesini fısıldamıştı. İngiliz Edebiyatı Tarihi dersini veriyordu. Bir keresinde, “Benimle konuşmak istediğiniz yazarlar ya da çalışmalarına bakmak istediğiniz yazarlar var mı?” demişti. Sınıfta 250 kişi vardı ve sadece beş kişi elini kaldırmıştı. Ben de onlardan biriydim. Daha sonra bana “Stewart’s Kafe”de buluşalım demişti. Oraya gitmiştim fakat o, orada yoktu. Garsona sordum, etrafıma bakındım ama yoktu. Beni kandırdığını hissediyordum. 23. caddede iki tane Stewart’s Kafe varmış aslında. Biri doğuda, biri batıda. O, öbüründeymiş. Sonraki hafta anlaşıldı bu durum. Daha sonra oturup konuştuk, onunla tanıştım. Şiirlerimi okudu ve gerçekten beğendi.

Gerçekten mi?

GP: Evet, gerçekten onun tarzında yazıyordum çünkü. Onu çok seviyordum. Şiirlerini de. Hatta İngiliz aksanını kullanarak yazmaya başlamıştım. Fakat Auden’den öğrendiğim en büyük şey şuydu: “Kendi dilinde konuşman en iyisi.” Daha sonra, şu anda bana genç yazarların sorduğu soruyu ona sormuştum: “Yazmaya devam etmeli miyim?” Önce gülmüştü, sonra ciddi olup cevap vermişti: “Eğer bir yazarsan, ne olursa olsun yazmaya devam etmelisin. Bu, bir yazarın sorması gereken bir soru değil.”

Duyduğunuz ya da dersini aldığınız başka yazarlar var mı?

GP: Hayır ama zaten sürekli şiir okuyorum. Muhtemelen, şu ana kadar her şairin şiirini okumuşumdur. Pek çok şair biliyorum ve kafamda onlar dönüp duruyor. Yeats, Rilke, Keats, Coleridge vs. Milton’u çok seviyorum bazı sebeplerden dolayı. Bir de güzel genç şairler arasından Oscar Williams’ın 1942-43 yılları antolojisini.

 

Peki kurgu yazarlarından?

GP: Bir şekilde kendine özgü olduğunu hissediyorsun ama asla değilsin. Ve senin yaşındaki insanların okuduğu şeyi okuyorsun. James Joyce çok okuyoruz. Dublinliler mesela, benim için her zaman çok önemli olmuştur. Joyce’un kısa öyküleri gerçekten sevdiğim tek kısa öyküdür. On sekiz yaşımdayken Ulysses’i yüksek sesle okurdum. Sanırım burada edindim yüksek sesle okuma alışkanlığımı. Gertrude Stein’in Üç Hikâye’si beni etkilemişti. “Öteki sesin” kullanımı… Bir de ailemin evdeyken okuduğu birkaç roman var: Musa Dağ’da Kırk Gün-Ermeniler için çok endişelenmiştik. Daha sonra bana çok şey ifade eden Çehov, Turgenyev ve Flaubert. İyi okurlardan daha fazla okuduğumu sanmıyorum ama kendime göre okuyorum.

Evde Rusça ile büyüdüğünüz için Rus yazarları okumaktan keyif aldınız mı?

GP: Muhtemelen. Ama sadece Rus değil: Benim için çok sevimli olan Rusça, bir aile dili olmakla birlikte, Rus Rusçasından biraz farklı olan Yahudi-Rus'um. Ailem 1905'te Ruslardan kaçtı. İnsanlar, Isaac Babel gibi yazdığımı söylüyorlar, ama o beni etkilemedi. Yazmadan önce onu okumamıştım. İkimizi de etkileyen ortak dedelerimiz... birinin etkilendiği ve dikkat ettiği şey bakımından bakarsak.

Toplumsal bir etki, dilsel etki, müzikal etki kadar edebi bir etki değildir. Yazılarınızı sanat, müzik, resim ya da televizyon gibi edebi olmayan medyadan etkilenerek yazıyor musunuz?

GP: Eşim Robert Nichols, her sabah yaklaşık bir saat tablolara bakarak yazmaya başladı. Tüm sene Klee’ye bakmıştı. Ben öyle değilim. Çok fazla müzik dinlerim, görsel biri değilim fazla. Farkettiyseniz fazla betimleme yapmam. Hayatımın çoğunda müzikle iç içeydim. Genelde klasik müzik. Fakat en kuvvetli seslerin çocukluk sesleri olduğunu düşünüyorum. Bu seslerin tonu. Televizyon fazla izlemiyorum. Çok fazla zamanınızı harcayabiliyor, korkunç derecede cezbediyor insanı. İnsanlar yazılarınızı bilgelik olarak tanımlıyor.

Ne zaman feminist olduğumu sorarsanız da, İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden’i yazdığım zaman. O zamanlar ben bir sosyalistim diyordum ya da onun gibi bir şey. Fakat kitabın sonunda, kendimi daha çok düşünüp az çok ne olduğumu anlamaya çalıştım. Kapıyı kendi kendime açtım.

Konu seçiminizde, siz ve Tillie Olsen pek çok yazara kapı açtı.

GP: Umarım açmıştır. Bu tabii ki benim ya da Tillie’nin söyleyeceği bir şey değil –evet bir kapı vardı ve bu açıldı– biz asla bunu diyemeyiz. Hoş değil. Kadınlar ve çocuklar hakkında yazmak istediğimi söyleyeceğim sadece ama birkaç yıl önce bunu kafamdan attım çünkü insanlar bunun önemsiz olduğunu düşüneceklerdi. Daha sonra düşündüm ki yazmam gereken şey bu. Okumak istediğim şey bu. Ve ben onu, orada görmüyorum. Bu arada bu kadın hareketi hız kazanmaya başladı. İkinci dalga olması gerekiyor. Dalgadan düşen birkaç damla biz olduk sanırım. Tillie daha çok bir fincan dolusuna benziyor.

Bu dalgada, seni yaptığın şeye iten başka kişiler var mıydı daha önceden?

GP: Dalgada olduğumu bilmiyordum ben. Evet yazdığımı biliyorum ama o dalganın bir parçası olduğumu sanmazdım hiç. Feminist olduğumu bile hiç düşünmemiştim! Ne zaman feminist olduğumu sorarsanız da, İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden’i yazdığım zaman. O zamanlar ben bir sosyalistim diyordum ya da onun gibi bir şey. Fakat kitabın sonunda, kendimi daha çok düşünüp az çok ne olduğumu anlamaya çalıştım. Kapıyı kendi kendime açtım.

Hâlâ kadın hareketlerinden destek aldığınızı düşünüyor musunuz?

GP: Hem de çok. Kadın hareketlerinden böylesi bir desteği alamayan az kadın yazar vardır. Şu anda yaşadığımız ve yazdığımız için çok şanslıyız. Birçok erkek tarafından desteklendiğimi de biliyorum ama kadınların ilgisini çekip destek görmek çok farklı. Ve argüman alabildiklerim sadece kadınlar biliyor musunuz? Mesela bana, “Hayatın bu tarzını ya da bu tarz bir hayatı neden yazmıyorsun? Çocukları seviyoruz ama neden hepsi erkek?” gibi soruları soranlar sadece kadınlar. Geçen hafta Kaliforniya’da bir konferanstaydım. Bir kadın, onu önemsizleştirdiği için kadın yazar olmak istemediğini söyleyip durdu. Esas nokta şu: ister yazar olun ister başka bir şey. Ne olursanız olun ne yaparsanız yapın dış dünya sizi önemsizleştirecek. Sadece, kimseniz o olun.

 

O kadının neden böyle bir şey söylediğini düşünüyorsunuz?

GP: Sanıyorum ki, doğru olduğunu hissettiği için üzgündü. Ve bunu doğrulayan bir şey var gerçekten de. Pek çok Avrupalı kadının çok yakından hissettiği bir şey. Hiçbir şey olup tamamen evrensel olmaktan korkuyorlar. Fakat şunu söylemeye alışmalıyız: “Geldiği yerden almalıyız” yani “sopalar ve taşlar kemiklerimi kırabilir fakat isimler bana asla zarar veremez”’in Bronx versiyonu. Yani, geldiği yerden alın ve eğer toplum sizi önemsizleştirmeye karar veriyorsa bilin ki sizi marjinalleştirecektir.

Amerikalı kadın yazarların da böyle hissettiğini düşünüyor musunuz?

GP: Sanırım onlar marjinalleşmekten de korkuyorlar. Haklılar da. Geniş olabilecek ama sığ ve yavaş ilerleyen bir ana akımın varlığı konusunda bir fikir var etrafta. Enerji üretiyor gibi görünen bir ırmak ayağı…

Yazdığınız zaman, kadın siyaseti yaptığınızı söylemiştiniz. Bunu biraz daha açabilir misiniz?

GP: Söylemiş miydim? Söylediysem de muhtemelen, kişisel bir siyasettir. Kadınlar hakkında yazmak zaten politik bir eylemdir. Siyahilerin hayatını yazan siyahi yazarlar gibi. Bu hikâyelere sahip olmaları çok önemli bir şey. Aslında kişisellik, genellikle dünyaya yayıldığında politiktir. Çünkü bazen çok kişisel olan bir şeyin sizi diğerlerine bağlayan güçlü bir bağ olduğunu görürsünüz.

Yazmaya başladığınız tarihin ikliminden şu ana kadar büyük değişiklikler oldu mu?

GP: 1959 yılında, Ken McCormick için evet demek gerçekten delilikti. Kısa hikâyelerden oluşan bir kitap yayımlayacaktı. Şu anda yazın dünyasında zaten herkes kısa öykü yazıp okuyor – bu birincisi. İkincisi ise, artık daha fazla kadın yazıyor. Daha önce yazamamış herkes yazıyor. Birkaç siyahi kadın konuştuğunda, pek çok ağız açılıyor. Bir şekilde kardeşlerini sesleriyle bile teşvik etmiş oluyorlar.

Yani 50’li yıllarda kadın yazarlar topluluğu olmanın bir anlamı olmadığını mı düşünüyorsunuz?

GP: Bunu hiç düşünmedim. Sadece yazdım. Hiç kadın yazar yok diyordum kendi kendime. Bu konu çok önemsiz. Böyle bir şeye kim ilgi duyabilir dünyada?

McCormick’in aldığı tarzda bir karşılık alınca şaşırdınız mı?

GP: Kitabı yayımladıklarında ayrı şaşırdım, hikâyeleri beğendiklerinde ayrı şaşırdım. Gerçekten bir surpriz olmadı – sadece kendimi şanslı hissettim.

Yazdığınız konunun yıllar geçtikçe değiştiğini ya da sınırlandığını düşünüyor musunuz?

GP: Hayatım değiştikçe, evet düşünüyorum. Hâlâ kadınların hayatına politik şekilde oldukça ilgiliyim yani çok düşünüyorum. Fakat bunu söylemek gerçekten bana yakışır değil. Bu tarz gözlemlerin bazılarını diğer insanlar yapmalı. Özel bir çizgi görmüyorum ben, sadece birçok hikâye yazdığımı görüyorum. Yayıncıların, erkeklerin eserlerini yayınladıkları kadar kadın yazarların eserlerini de yayımlamaları gerektiğini düşünüyor musunuz? GP: Evet. Editörler bu tarz şeyleri düşünmeli.

Bir kadın tarafından yazılan el yazısının ne zaman alındığını söyleyebilir misiniz?

GP: Bunu her zaman kesin olarak söyleyemezsiniz. Yazılarını baş harfleriyle gönderen kadınların sayısını düşünün. Kendilerini kadın olarak göstermek istemeyen kadınları. Bunu gençken, şiirlerimi gönderirken ben de yapmıştım. G.G. Paley yazıyordum. Şiirlerinizin altına baş harflerinizi yazmanızın sebebi daha fazla kabul edilme şanslarının olması mıydı?

GP: Artık öyle değil fakat eskiden öyleydi. Kadınlar, görünmek için saklanmak zorundaydı.

Bazı yazarlar, yazı yazmanın daha da zorlaştığını söylüyor.

GP: Bazı yazılarda evet daha zor, bazılarında daha kolay. Kolay kısmı, bir şeyi bitireceğini biliyorsun. Bu en iyi kısmı. Yazmaya ilk başladığında, düşünmen gereken şeyler oluyor: Dört paragrafı geçecek miyim? Bunu bitirmek istediğimde diğerlerini de bitirmek isteyecek miyim? vs. Bu güzel bir şey ama daha zor çünkü önceden standartlarınızı belirliyor ve muhtemelen daha talep gören bir şey olması için uğraşıyorsunuz.

Hikâyeleriniz bu yüzden diyaloglarla çevrili ve insan seslerinin nasıl olduğu ile ilgili. Hiç oyun yazdınız mı?

GP: Başlangıç olarak, oyunlar genellikle diyalogtan daha fazlasıymış gibi görünür. Tümüyle diyaloglardan oluşan bir oyun gerçekten daha az ilgi çekicidir tabii eğer Shaw ya da Oscar Wilde değilse. Buraya kadar birincisiydi. İkincisiyse, gençken sevdiğim kadar şu an sevmiyorum tiyatroyu. Üçünsücü, önceki hikâyeleri yazdığım sırada sevdiğim tiyatro radikal bir tiyatro olan sokak tiyatrosuydu. Bu izleyicileri çok sevdim ve kitap için on iki dolar ödeyemeyip yirmi beş dolar kazanan seyirciyi gerçekten hiç beğenmedim! Buna karşı bir tür önyargım vardı.

Son Dakikada Büyük Değişimler’i babanız adına yazmıştınız. Ve ona ithaf etmiştiniz. Peki ya anneniz?

GP: Yirmi yaşlarımdayken, gençken, annem ölmüştü. Babama daha yakındım. Annem, bazı hikâyeler ve şiirlerdeki gibi bir kişiydi: Çok ciddi, her zaman babama komik olmadığını söyleyen bir anne. Hem korkutucu hem de nazik bir kadındı. Bu yüzden onun hakkında yazmayı gerçekten istemedim. Gerçek portreye karşı her zaman sadık kalmışımdır. Onu, çok gerçekçi olarak düşünüyorum. Babamla ise tekrar tekrar bir şeyleri keşfettim. Çok yönlü bir adamdı. The Loudest Voice’da çok neşeli, karısı gibi prensipleri olmadan çalışan bir adam da olabilir; şiir yazan, resim yapan bir adam da olabilirdi. Resimlerinin hepsini mutfakta yapardı. Aslında doktordu, komşuları tarafından oldukça sevilen bir doktor. Annemle, teyzemle, anneannemle yaşadı. İşin komik tarafı, “Tuzu uzatır mısın?” dediğinde üç kadın da uzatıyordu. Babamın farklı yönleri vardı, fakat annem herkese karşı tek bir kişiydi. Bilge bir kadındı, fazla konuşmazdı. Babamın sohbetine karışmak benim için daha kolaydı. Başka bir deyişle, kolay şeyi yaptım. Bunun yüzünden, annemi tanıyan insanlar tarafından azarlanmıştım – bana tek bir şey sorarlardı azarladıktan sonra: “Annen nerede?”

Çok baskı olmadan yazamazsınız. Bu baskı bazen öfkeden gelir ve sizi yazmaya iter.

Virginia Woolf, “Bir yazar kızgınsa bir şey yazamaz” demiş. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?

GP: Çok baskı olmadan yazamazsınız. Bu baskı bazen öfkeden gelir ve sizi yazmaya iter. Uzaklaşma meselesi çeviri kadar kolay değildir. Kadınlar hakkında bu öyküleri yazarken çok baskı hissettim. Yazarlar şanslı çünkü öfkeli olduklarında, öfke –çoğunlukla alışkanlıkla– en baskın geldiğini söylemiyorum ama konuşmak için, yazmak için akut bir baskı haline geliyor. Bir adam düşünün, öfkeden delirmiş durumda. Birini dövmek, bir tenekeyi tekmelemek, evi ateşe vermek, karısına vurmak istiyor, karısı da çocuğuna. Daha sonra tekrar aynı. Öfke her zaman şiddet demek değildir. Bazı insanlar dışarı çıkıp üç saat boyunca koşuyorlar. Bazı insanlar alışverişe çıkıyor. Öfkeden gelen enerji şiddet, yararlı, yararsız bir şey olabilir. Baskının illa öfke olmasına da gerek yok. Aşk da olabilir. Bir kişi, hayatı boyunca tüm duyguların üstesinden aşk ve adalet ile gelebilir. Neden olmasın?

Amerikalıların şiddet beklentisinden nefret ediyorum. Beklentilerinin hiçbirini kaleme almayacağım. Şiddet hakkında yazmam gerektiği zaman –ki gerekecek –dümdüz yazacağım.

Toni Morrison ve Flannery O’Connor gibi diğer yazarlar hikâyelerinde oldukça fazla fiziksel şiddet kullanıyorlar. Sizin hikâyelerinizde de var aslında ama sahne arkasında, arka planda, geçmişte. Böyle bir bilinçli karar nasıl ortaya çıktı?

GP: Şiddet kullanmam. Bu çoğu zaman, fırsatçılık olarak kullanılır. Ama hâlâ ülkede korkunç derecede şiddet var. Cinayet hakkında olan “Küçük kız”ı yazdığımda, tüm gücümü aldı… gerçekten tepeden aşağıya kadar aldı. Çok zordu. Toni Morrison ya da June Jordan gibi yazar olan Afrikan-Amerikan anneler kadar şiddete çok yakın değilim. Irk nefretiyle yönlendirilmiş polislere karşı savunmasız olan siyahi oğullara sahip olmak… sürekli endişeli olmalılar. Benim hikâyelerimin bazıları “tahtaya vur” hikâyesi. Mesela, Samuel. Dört çocuk arabalar arasındaki altgeçitte oynuyorlar ve biri düşüp ölüyor. Bu bir tabu hikâyesi. Olmasını önlemek için yazıyorum, olduğu için değil. Bunu edebiyata kazırsan, gerçek hayatta gerçekleşmeyecek fikri… Fakat Amerikalıların şiddet beklentisinden nefret ediyorum. Beklentilerinin hiçbirini kaleme almayacağım. Şiddet hakkında yazmam gerektiği zaman –ki gerekecek –dümdüz yazacağım. Bir şey ekleyip çıkarmayacağım çünkü her sene şiddet seviyesi biraz daha artıyor. Tim O’Brien’nın Taşıdıkları Şeyler’ini okuyordum ve Vietnam’daki Amerikan savaşını iliklerime kadar hissetmiştim. Flannery O’Connor muhteşem bir yazar ama her nasılsa, ölümle özdeşleştirilen din kavramı ve rahatsızlığı onu ve mükemmel dilini bu yöne doğru itmiş.

Yazma baskısının aynı zamanda bir dil baskısı olduğunu da söylediniz. İkisi nasıl ilişkili?

GP: Duruma göre değişir. “Goodbye and Good Luck”ı yazdığımda öfkeli değildim. Sadece “Belirli çevrelerde popülerdim” cümlesi yankısını kullanma konusunda belirgin bir baskı hissediyordum. Teyzemlerden birine hikâye anlatan bir adalet, hayatının bu amaçla yeniden keşfedilmesi – hepsi beni yalnız bırakmayacak şeylerdi. Bu ses benim devam etmemi sağladı. Bu, sanatın sürekli olan zihinsel tacizden kaynaklandığını söylediğimde demek istediğim şey işte. Başının eti yenip duruyor.

Yazma ve yayınlama baskısı aynı şeyler değil yani?

GP: Benim için değiller. Yayınmlanmayı sevmiyorum demek değil bu. İşlerimi basılı halde görmeyi seviyorum. Gerçekten seviyorum. Fakat zaman konusunda kendime özgü bir hisim var. Her zaman bir şey yapabileceğimi hissediyorum. Bir zaman var. Hiçbir zaman bir şeyi hızlı yapmam gerektiğini, yoksa bir gün yapamadan öleceğimi düşünmedim.

Yayımlamada sıkıntılı zamanlar geçirdiğiniz oldu mu?

GP: Hikâyelerimi dergilerde yayınlamada çok sıkıntı çektim. İnsanlar benim New Yorker yazarı olduğumu söylüyor. New Yorker 1978 ve 1979 yıllarında hikâyelerimden birini yayımladı sadece. O zamandan beri hiçbir yazımı yayımlamadı. Sık sık hikâyelerim geri gönderildi, buna rağmen şimdi hikâyelerimden fazlasını vermek için daha fazla istekliyim, bu yüzden dengeliyor. Yayımlayabileceğimi biliyorum, ama yine de işleri geri gönderiyorum.

Geliriniz için, yazılarınıza güvendiniz mi?

GP: Hayır. Her zaman öğretmeli, okumalı ya da okumalıydım.

Yazma ve para arasındaki ilişki nedir?

GP: Para kazanmaya yardımcı oluyor. Yazarların açlıktan ölünceye kadar acı çektiklerini sanmıyorum. Sınıflarıma söylediğim ilk şeylerden biri: “eğer yazmak istiyorsanız kafanızı hep eğik tutun.” Eğer lüks bir yaşam istiyorsanız, sıkıntı çekebilirsiniz çünkü kime yazdığınız, okurunuzun kim olduğunu, editörünüzün kim olduğunu ve okurların kim olmasını istediği hakkında çok fazla düşünmek zorunda kalırsınız.

 

Her zaman yazar mı olmak istediniz?

GP: Her zaman yazmak istedim. İkisi farklı şeyler. Yazar olacağımı hiç düşünmezdim fakat başka bir şeye de ilgi duymazdım. Yaptığım öbür işlerde, ofis çalışanı gibi mesela, hep başarısız oldum.

Hayatımın bir ya da birçok kısmı beni yazmaktan alıkoydu. Çocuklar, sivil hak hareketleri ve Vietnam savaşı. Yetiştirilme şeklim dolayısıyla, bunlarla haşır neşir olmam doğaldı. Bütün ülke bunlarla ilgiliydi zaten.

İki farklı kişi olduğunuzu söylemiştiniz: çocukları olan biri ve olmayan biri. Bunu biraz daha açabilir misiniz?

GP: Farklı bir hayat. O tamamıyla size bağlı. Buna rağmen, yazar için iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bazı insanların, kadın yazarlar çocuk sahibi olmamalı dediklerini biliyorum. Tabii ki onlar için daha kötü bir durum. Yıllar önce, çocukları yıkamak bile bütün günümü alıyordu. Eğer maddi durumunuz kötüyse yazmanız imkânsız. Eğer iyiyse, bir bakıcı tutup George Sand olma şansınız vardır.

Politik eylemlere katılıp, öğretmenlik yapıp, çocuk yetiştirirken yazmaya nasıl vakit buluyordunuz?

GP: Farklı yerlerde yazdım. İlk hikâyemi, hastalandığım için birkaç hafta evde istirahat ederken yazmıştım. Yaklaşık üç hafta büyük bir yığın olmuştu fakat bundan sonra devam ettim. Bazen ise hayatımın bir ya da birçok kısmı beni yazmaktan alıkoydu. Çocuklar, sivil hak hareketleri ve Vietnam savaşı. Yetiştirilme şeklim dolayısıyla, bunlarla haşır neşir olmam doğaldı. Bütün ülke bunlarla ilgiliydi zaten. Sabahtan akşama kadar ben de bunlarla meşguldum. Savaşta olduğumuza inanamıyordum, daha az yazıyordum. Aslında tamamen doğru değil. Broşürler, politik raporlar, makaleler de yazmıştım. Ve şiirler. Nitekim, 1969'daki Kuzey Vietnam yolculuğumdan sonraki raporlarım çoğunlukla şiirlerdi. Öteki pek çok yazar da dahildi buna. Çok fazla okuma vardı. Doğu Yakasındaki Denise Levertov ve Mitch Goodman da bu olaylarla ilgili pek çok şey yapmıştı. Savaş karşıtı sanatçılar tarafından düzenlenen Angry Arts Week ve Greenwich Village Peace Center bu enerjinin iyi örneklerindendir. Şairler, kamyonlardan şiir okuyarak şehrin etrafında dolaştılar. O hafta neredeyse her konser savaşın sona ermesi adına başlayacaktı. Sadece tek bir olay, “Vietnamese Life (Viyatnamlıların Hayatı)” sıradan Viyatnam hayatına ve kültürüne odaklanmıştı. Hiç egoizm yoktu, hiç. Bunun için ne kadar üzülüyordum bir bilseniz. Hortense Calisher’ın Viyatnam hikâyeleri ve Suan Sontag’ın Lao Tse’yi okuduğunu hatırlıyorum. Irene Fornes Viyatnam düğünü sunmuştu. Klavsen üreten Wally Zuckerman, Çinhindi yağmur ormanlarında kullanılan rüzgâr aletlerini oluşturmuştu.

Kamyonlardaki şairler kimlerdi?

GP: Kamyonda rahat eden insanlar. Ben değildim. Çoğunlukta ofiste çalıştım. Çok da utangaçtım. Onlar kimdi? sorusuna doğru cevap verecek olursam; Well, Sam Abrams, Tuli Kupferberg, Clayton Eshleman, Bob Nichols, Ed Sanders ve daha nicesi. Bunlar hakkında bir yerlerde bir dosyam olacaktı.

Böyle anlarda yükseliş yapmanın bir yazar için ne kadar önemli olduğunu düşünüyorsunuz?

GP: Yazar için ilginçtir. Bir yandan da normal. Tabii ki, kitabın ortasındaysanız zordur. Bu sadece Amerikalıların sorduğu bir soru: İyi mi? Kesinlikle, tutkulu bir iç hayatla zıt değil – tüm bu seslerin içeriye girdiği bir hayat. Bir şekilde müzik yapmanız gerekiyor.

Politik durumların edebiyata ait olduğunu düşünüyor musunuz? Politik bir mesele ile ilgili olan kitap yazmayı ister miydiniz?

GP: Bir kişinin politik meselesi diğer bir kişinin başkanlık ile ilgili durumudur. Çekoslovakya’da mesela. “Mesele” sözcüğü, tek başına kötü bir kelime. Açıkçası şunu söylemek gerekir: Hayır, kimse bir mesele yazmamalı, kimse bunu yapmamalı. Fakat sanırım dil sevgisi, doğruluk ve biçim duygusu, yeterli sebepler. Kurgunuzdaki herhangi bir karakter ne isterse söyleyebilir. Buna her zaman isteklilerdir, biliyorsunuz.

Yahudi karşıtlığının karakterinizi etkilediği oldu mu hiç?

GP: Bilmem. İşimden etkilendi. Yahudi olmayı çok ciddiye aldım. Onu sevdim. İlk iki hikâyem tamamen Yahudilik ile alakalı mesela. New School’da dersini aldığım hoca şöyle demişti: “On sentlik Yahudi parasından kurtulmalısın. Güzel hikâyeler fakat…” Bu yorumun aptallığı bana Saul Bellow, Philip Roth ve öbürlerinin günden güne daha ünlü olduğunu söylemesiydi. Kendisi de Yahudiydi ama benden kendimi genişletmemi istiyordu. Yahudi karşıtlığının kariyerimi fazla etkilediğini düşünmüyorum. Hikâyelerime ilgi duymayan iş arkadaşlarımdan, kaçının hesaba katılmadığını gördüklerinde şaşırdığından eminim. Özellikle çocuklar, olay örgüsünün nasıl değiştiğini öğrenmek için can atıyorlar. Bense her zaman ırkçılığın zatürreye, Yahudi karşıtlığının da soğuk algınlığına benzediğini söylüyorum. Ki herkes soğuk algınlığı geçiriyor. Vermont kırsal kesiminde genelde çok hapşuruyorum.

Şu anda merkezde yer alan bir figür bile olsanız, edebi yabancı konumunu benimsediniz sanırım...

GP: Yabancı olmaya çalışmıyorum. İlk başta yazarlarla takılmaktan korkmuştum. Korkmasaydım, Auden ile tekrar tekrar görüşüp konuşmuş olurdum. Fakat gerçekten hiç ilgim yoktu bu tarz şeylere. Şairler kamyonlardan inerken, organizasyona yardım ettim fakat kendim hiç okumadım. Ya da bu Vietnam antolojileri içinde yer almadım ta ki yaklaşık 6 ay önce, bir grup hemşire savaş sırasında Vietnam’a giden kadınların toplu antolojisini çıkarana kadar. Esasen, bu hayata adım atmak istememiştim. Ondan hep korkmuştum…

Neyden korkmuştunuz?

GP: İnsanların komşularından ayrılırken yaşadığı gibi bir korku hissetmiştim. Kendi insanların var, kendi köklerin var ve onlardan ayrılmak istemiyorsun. Bu insanlar ve hayatları hakkında yazıyorsun, birden edebi bir sahne içerisinde yer almak istemiyorsun. Bu bana çok mantıklı geliyor. Ayrıca, buna bir ilgim de yok. Park arkadaşlarıma, o yıllarda düzenlediğim toplantılara, belirli politik görevleri yerine getirmek için Sovyetler Birliği, kaçaklarla konuşmak için İsveç’e, Vietnam’a gitmeye ilgi duyuyordum. Edebiyatla ilgili olmamaya tamamen kendimi atamış olsam bile, PEN’deki yazarlarla çalışır halde bulmuştum kendimi. Saygın edebi arkadaşlarım da var; Kay Boyle, Tillie Olsen, Esther Broner gibi. İkinci eşim de yazar. Bir de ben yazar olursam, sokak ve mutfak hayatım tamamen bitecekmiş gibi korkmuştum. Fakat daha sonra düşündüğüm gibi olmadı ve yazar oldum. Sybil Claiborne, Eva Kollisch ve Vera Williams gibi yakın arkadaşlarım da yazardı. Kaçış yoktu yani.

Edebi yayınlar ile kendiniz arasında bir çatışma olduğunu hissettiniz mi hiç?

GP: Çok farklı tipte yazarlar vardır. Bazıları ilk kitabı sever ve ondan sonraki hiç sevmez. Fakat, bence bu kadar beğenmedikleri şey benim. Daha da feminist oldukça insanlar bu duruma hoş gözle bakmamaya başladı. Bazı insanlar ise sadece hikâyelerim için değil dışarıda yaptığım işler için de sevdi. Eserlerimle ilgili fazla eleştiri almadım; biliyorum elbette iyi-kötü eleştiriler var ama onları araştırıp incelemiyorum. Aldığım en uzun yorum, Commentary dergisindeki bir saldırıydı. Zararlı olan eleştiriden yani. Yayıncım, insanların söylediği kötü şeyleri bana göndermiyor. Edebi kavgalara giren tarzda bir yazar değilim. Politik olanları tercih ediyorum. Diğer yazarlara karşı tutumuma gelince, küçümseme veya eleştirme konusunda biraz kibarımdır. Yani, "Ölürseniz yaşayabilirim" adlı okula ait değilim. Çalışması benimkinden farklı yazarlar ile ilgilenmeyi severim. Ama maalesef, üzgünüm, nefret, kızgınlık gibi çok fazla sıfatla işlenmiş işlere hem üzülüyorum hem öfkeleniyorum. Önemli bir rol oynadığınız yakın tarihli bir PEN Kongresinde, yazar ve devlet arasındaki doğru ilişki üzerine çok fazla argüman vardı.

Bunun olması gereken bir durum olduğunu mu düşünüyorsunuz?

GP: Otoriteye muhalefet olan sen değilsin, sadece yaptığın yazma eylemi muhalefet. Mesleğin, yazma sebebin aslında ülkenin veya kasabanın sakladığı şeyleri gün yüzüne çıkarmak içindir. Bu yüzden yazarsın, anlatılmayanı anlatmak için. PEN Kongremiz de ülkenin ve yazarın bilinci üzerineydi. Başlıca sorunlarından ve gerçeklerinden biri, Orta Amerikalı insanlar üzerinde savaş yapmak niyetinde olan George Schultz yani baş konuşmacıydı. Bir başka gerçek ise, şiir okuyan on bir şairden onunun erkek olmasıydı. Bu durum, ABD'de bir Kadın Komitesinin yanı sıra Uluslararası PEN'de bir Kadın Komitesi oluşturulmasıyla kolaylaştırıldı.

Son cümlelerinizi alabilir miyim?

GP: En iyi eğitim, okumak ve yazmaktır. Her ne olursa olsun. İşinize saygı göstermeyen bir sevgiliyle ya da oda arkadaşıyla yaşamayın sakın. Yalan söylemeyin, zamanı satın alın, zamanı satın almak için borç alın. Yazmazsanız son nefesiniz olacak ne varsa yazın.

Söyleşi Jonathan Dee, Barbara Jones, Larissa MacFarquhar tarafından yapıldı.

Paris Review, 1992

Çeviren: Ezgi Kaplan


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR