Gregory Jusdanis: “Edebiyat propaganda, manipülasyon ve  yanlış temsile karşı bir sağduyu sağlar.”

Gregory Jusdanis: “Edebiyat propaganda, manipülasyon ve yanlış temsile karşı bir sağduyu sağlar.”


Twitter'da Paylaş
0

Kurgu Hedef Tahtasında: Edebiyatın Savunusu adlı kitabının tanıtımı için İstanbul’a konuşma yapmaya gelen, Ohio State Üniversitesi’nde Klasik Çalışmalar ve Modern Yunanca profesörü olan Gregory Jusdanis ile sanatın bugünü, internetin edebiyatı nasıl değiştirdiği ve ulus mefhumunun edebiyatla ilişkisi üstüne konuştuk. Aristophanes’ten Orhan Pamuk’a, antik tiyatrodan hipermetine, modernitenin edebiyatta dönüştürdüklerinden postmodern kültür hallerine uzanan bir sohbet. Profesör Jusdanis akademik ağırbaşlılık ve yapaylıktan uzak samimi üslubuyla edebiyatı neden seviyoruz sorusu üstüne bir kez daha düşünmemizi sağladı. Muhabbet de cabası!


Oğuz Tecimen: Kurgu Hedef Tahtasında adlı son kitabınızda edebiyatın savunulması gerektiğinden söz ediyorsunuz. Bugün aslında böyle bir savunuya pek de ihtiyaç duyulmuyor. Hâlâ yüzbinlerce yayınevi kurmaca eserler basmaya devam ediyor. İnsanlar edebiyat satın almaya devam ediyor. Üniversitelerin edebiyat bölümlerindeki akademisyenler de edebiyatın öteki disiplinler karşısında savunusuna dair bir şey söyleme ihtiyacı duymuyor. Öte yandan sosyal bilimler artık, edebiyat yoluyla öğrendiğimiz birçok şeyi kendi yöntemleriyle açıklıyor. Edebiyat neden önemli olsun ki?

Gregory Jusdanis: Edebiyat henüz önemini yitirmedi. İnsanlar hâlâ okumaktan keyif alıyor. Yine de yeni teknolojiler ve internet nedeniyle edebiyatın ciddi bir tehdit altında olduğunu düşünüyorum. Örneğin insanların kendi başlarına sessizce okudukları bir tür olarak gelişen roman, matbaanın yaygınlaştığı bir dönemde ortaya çıktı. Peki etkileşim ve iletişimin tavan yaptığı internet çağında romana ihtiyacımız var mı? Ya da insanların roman okumaya vakti var mı? Okuma alışkanlıklarımız toplumsal sınıflardaki değişimler nedeniyle tehlike altında. Belki de geleneksel olarak romanın okuru olan toplumsal sınıf ortadan kayboluyor. Bir de sanatın toplumdaki yeri her zaman sorgulanmıştır. Çünkü sanat, doğası gereği, çoğu zaman gereksiz görülmüştür; yaşamın temel gereksinimleriyle karşılaştırıldığında sanat gereksizdir. Sanatın reddedilmesi Platon’a kadar eskiye gider. Elbette o çağda “sanat” ve “edebiyat” kategorileri yoktu, bizim genel olarak edebiyat dediğimiz şey o zaman şiirdi ve Platon şiire karşı çıkıyordu, çünkü insanlar şiirden duygusal olarak etkilenip akılcı yönlerini kaybedebilirdi. O zaman bile sanatın savunulması gerektiğini düşünenler vardı. Her tarihsel dönem, her kuşak kendini hususi bir sanat savunusu geliştirmek zorunda hissetmiştir, çünkü sanat, doğası gereği gereksiz olma özelliğini hiç kaybetmemiştir. İnsanlar da sanat madem gereksiz neden roman yazmaya vakit harcayalım, neden sanat galerisine gidelim, neden şiir okuyalım diye, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmiyorsa neden bunları yapalım diye sorular sormuşlardır. Bu sorular zaman, fayda ve pratik kullanım değerlerini yücelten günümüz toplumunda daha kaçınılmaz ve önemli hale gelmiştir. Sanatın toplumsal olanla ilişkisi üstüne her zaman sorular sorulmuştur ve bu sorular günümüzde daha da kızışmış durumda. Bugün de sanat için esaslı bir gerekçelendirmemizin olmadığını düşünüyorum. 16. yüzyılda Philip Sidney, 19. yüzyılda da Romantik şair Percy Bysshe Shelley “Şiirin Savunusu” adlı metinler kaleme almışlardı. Her kuşağın kendine göre sanatı savunma biçimi vardı. Bugün sanatın savunusu olmadığını hissettiğimden bu kitabı yazmaya karar verdim. Bir de edebiyatın neden önemli olduğunu sormuştunuz. Bu konuda alışılagelmiş cevaplar, edebiyatın bizi daha iyi insanlar yaptığıdır ya da okullardaki edebiyat dersleri sayesinde öğrencilerin kendilerini ifade etme kabiliyetlerinin geliştiğidir. Bu cevapların günümüzde edebiyatın neden önemli olduğu sorusuna karşılık veremediğini düşünüyorum. 20. yüzyıldaki savaşlara ve felaketlere baktığımızda roman okuyup iyi insan olmak biraz naif kaçıyor. Bence edebiyatın önemi başka bir yerde yatıyor. Edebiyat; hayal gücü, yaratım ve olasılıkların alanıdır. Bu alanda şimdi sahip olmadığımız şeyleri hayal edebiliriz, ayrıca bu alan bize toplumu anlama, eleştirme ve değiştirme olanağı sunar. Yani edebiyat sayesinde bugün eksikliğini duyduğumuz şeyleri hayal edebiliriz.

OT: O halde başka bir olasılık hayali diyerek sanırım edebiyatın daha çok, toplumsal yönünü vurguluyorsunuz. Bir yandan da edebiyat yeni bir yer hayal ederek gerçeklik ile fantezi arasındaki farkı ortaya çıkarıyor. Edebiyatın en çok önem atfettiğiniz yönü gerçek ile fanteziyi ayırmadaki toplumsal işlevi mi?

GJ: Temelde söylemek istediğim, gerçeklik ile kurgu arasındaki ayrımı korumamız gerektiği, hem olumlu hem de olumsuz yönleriyle, yalan ile hakikat arasındaki ayrımı bilmemiz gerektiği. Edebiyat olumlu yalanlar kurar. Aristoteles’in dediği anlamda başka bir şeyin taklidi olan yalanlarla ilgilenir. Ve yine Aristoteles’e göre, bir şeylerin taklidi ya da temsiliyle uğraşmaktan zevk almak insan doğasının bir parçasıdır. Kurguladığımız bir dünya, içinde bulunduğumuz dünyayla arasına mesafe koyarak bize bir farkı hatırlatır ve bu fark sayesinde içinde bulunduğumuz koşulları kabul etmek zorunda olmadığımızı ve aslında bu koşulları değiştirebileceğimizi gösterir. Edebiyat da hayal ile gerçeklik arasındaki sınır çizgisine işaret eder. Bu hem kişisel anlamda hem de ulusal anlamda önemlidir. Örneğin talep ettiği gibi temsil edilmeyen bir etnik topluluk sahip olmadığı evde olmayı hayal edebilir. Afro-Amerikan yazar Richard Wright Kara Çocuk adlı otobiyografik romanında çocukluk yıllarında kütüphaneye gidip kurmaca edebiyat yapıtları okuduğunu söyler, kütüphaneye gitmesinin nedeni yalnızca ırkçılığa maruz kaldığı gerçek hayattan kaçmak değildir; okurken içine girdiği gerçeklikte başka bir gelecek olasılığını gördüğünü söyler, yani yaşadığı zamanda sahip olmadığı türden bir eşitlik tasavvurudur bu. Edebiyat böylelikle hem kişisel hem de toplumsal bir öneme sahiptir. Başka bir deyişle, propaganda ile gerçeklik arasında her zaman korumamız gereken farkı gösterir. Zaten edebiyat bu farkın alanında çalışır; propaganda, manipülasyon ve yanlış temsile karşı bir sağduyu sağlar. Öte yandan edebiyatın asla pratik bir değeri olduğunu iddia edemem. Asıl sorun da burada. Bir tabloyu görmüş olmak size pratik bir fayda getirmez. Şiir okumakla ev alamazsınız, ailenize ekmek götüremezsiniz. Edebiyat gerçekten faydasız ve gereksizse, o halde bizim için değeri ne olabilir? İşte bu soruya yanıt vermeye çalışıyorum. Benim kuramıma göre, evet edebiyat faydasız, ama tam da faydasız olduğu için değerli. Faydasız olan bir şeyler olmalı, çünkü başka şeylere faydası olmayan bir şey kendisi için var olur. Angaje olduğumuz bir mesele varsa, salt kendisi için olan deneyimleri savunmalıyız, örneğin, dostlarımızla onlardan maddi bir çıkar sağladığımız için ilişki kurmayız, aramızdaki sevgi bağıdır ilişkiyi tutan. Bir romanı yalnızca okumayı sevdiğimiz için okuyor olabiliriz; özellikle de olağanüstü meşgul ve rekabetçi günümüz toplumunda bu türden deneyimleri korumamız gerekiyor. Demem o ki, edebiyatın ve insanın değerinin tam da bu türden bir faydasızlığa dayandığı bir kuramı savunuyorum.

jusdanis

OT: Edebiyatın kendini temellendireceği zemin olarak faydasızlığa dikkat çektiniz. Ama aynı zamanda edebiyatın toplumsal ve siyasi yönü sizin çok önemli. Kuramınızı temellendirdiğiniz parabasis tekniğinin/ânının da aynı işleve sahip olduğunu söylüyorsunuz. Parabasis olarak edebiyat diye adlandırdığınız kuramınızı biraz daha açar mısınız?

GJ: Parabasis kavramını Grek komedya yazarı Aristophanes’ten aldım. Aristophanes’in tiyatro oyunlarında parabasis ânında oyun durur, kurgusallık askıya alınır, koro sahnenin önüne çıkar, maskelerini indirip doğrudan seyirci ve siyasetçilere yönelik konuşur, seyircilere söylediklerini kabul etmeleri için bağırır, siyasetçileri iğneleyici sözlerle eleştirir, sonra maskelerini takıp yerlerine dönerler ve oyun kurgusallığına geri dönüp devam eder. Bu parabasis ânının sanatı simgelediğini düşünüyorum, çünkü sanat hem bu dünyada hem de bu dünyanın dışında gerçekleşir. Aristophanes’in koro aracılığıyla siyasetçilere sizi ahmaklar, neden savaş çıkardınız diyebilmesi, yaptığı işin sanat, yani aynı zamanda bu dünyanın dışında kurgusal düzlemde gerçekleşen bir şey olduğunu iddia edebilmesi sayesinde olanaklıdır. Öte yandan bu, gerçek dünyadaki duruma yönelik siyasi bir eleştiridir. Yani sanat bizi eğlendiren bir temsili, kurguyu ortaya koyarken, bir yandan da toplumsal işlevini yerine getirir, gerçeği gerçek olmayandan ayırır, işte tam da bu anda siyasi bir eleştiri yapar; savaş çıkarmaya hakkınız yok der, belki savaşı durduramaz, ama en azından böyle bir girişimde bulunur. Ben de büyük bir değişimin geleceğine değil, bu türden minör çözümlere yakın duruyorum. Parabasis olarak edebiyat dediğim şey gerçek ile kurgu arasındaki farkı ortaya çıkarır. Hakikat ile hakikat olmayan. Bu fark arasında gidip gelerek çalışır edebiyat. Bize gerçek dünyada iktidar mihraklarının ve şirketlerin hakikat olarak pazarladığı şeyleri deşifre etmeye dair bir pratik verir aslına bakarsanız. Edebiyat her ne kadar kurmaca olanı, hakikat olmayanı konu alsa da burada olumlu bir hakikatsizlik söz konusu. Bize temsil biçimlerini kurgusal olarak göstererek gerçek dünyadaki temsil biçimlerine yönelik bir bilinci aralar. Yani edebiyat her zaman, içinde siyasi bir eleştiri potansiyelini ve olasılığını taşır.

OT: Kitabınızda dediğiniz gibi, “edebiyatın kültürde, kültürün de hayat içinde çözünmesini savunan” postmodern eleştirmenlere karşı bir tavır sergilediğinizi söyleyebiliriz sanırım.

GJ: Bu bakımdan, evet, anti-postmodern bir tutum içindeyim. Burada edebiyatın özerkliğini savunduğum gibi, daha önce de ulus mefhumunu savunmuştum. Bundan sonra çıkacak olan kitabımda da dostluk mefhumunu savunuyorum. Bugün savunulması gereken, aciliyeti olan meseleler bunlar. Her şeyin kültür olarak değerlendirildiği, düşünceden yoksun, gelişigüzel kutlamalara karşıyım. Bu tavır öncelikle bazı şeylerin kendiliklerinin üstünü örtüyor. Diyelim ki, tabloları, heykelleri galerilerden kaldırıp yerlerine camdan ve tahtadan rastgele eşyalar koyduk, deniz kabuğu ile tablo arasında bir farkın kalmamasının önemi ne? Bir şiir ile bilgisayar kullanma kılavuzu aynı değerde olunca ne olacak? Estetik deneyimin kaybolmasının bir getiriden çok, götürüye yol açacağını düşünüyorum.

OT: Birçok kültür eleştirmeninin karşı çıktığı estetik özerklik, ulusal kimlik gibi mefhumları savunuyorsunuz. Yani bazı sınırların önemine dikkat çekiyor, şeylerin birbirine içkin hale gelmesine karşı çıkıyorsunuz. Siyasi ya da estetik anlamda muhafazakâr olduğunuza dair eleştiriler alıyor musunuz?

GJ: Ulus mefhumunu savunduğum Necessary Nation (2001) kitabım çıktığında, bunun korkunç bir şey olduğunu söylediler. Ama kitabı okuduklarında savunduğum ulus mefhumunun aslında Filistinlilerin, Kürtlerin, Porto Rikoluların hakları lehine, kendi kimliklerini ifade etmeleri lehine bir ulus mefhumu olduğunu gördüler; daha çok, etnik azınlıklarla ilgili bir savunu bu, elbette ki soykırımlara yol açan bir ulus mefhumunun savunusu değil. Kimliğin önemini vurgularken, kimlik politikasını, değişime ve dönüşüme olan umutları destekleyen bir yol gösterici olarak düşünüyorum.

jusdanis

OT: O halde ulus mefhumunu yeniden düşünmek üzere bir noktaya dikkat çekiyorsunuz. Ulus meselesi açılmışken, edebiyattaki uluslararası ya da kozmopolitan itkiye dair de bir şeyler söyleyebilir misiniz? “Dünya Edebiyatı: Küresel Düşünmenin Dayanılmaz Hafifliği” adlı makalenizde uluslararası beğenilerin uluslararası yazarları doğurduğunu söylüyorsunuz. Ulusal edebiyatların bugününe dair ne söylebilirsiniz?

GJ: Demek istediğim, Nikos Kazancakis ve Orhan Pamuk gibi yazarların uluslararası beğenileri tespit edip romanlarını ona göre yazdıkları. Yani aslında ulusal bir okur kitlesi için değil, daha çok, kozmopolitan bir okur kitlesi için yazıyorlar. Zaten Kazancakis de Yunanistan’da geniş bir okur kitlesine sahip olmadan önce, ülkesi dışında popülerlik kazanmıştı. Ulusçuluğun insanlar üstündeki etkisinin devam etmesi nedeniyle bugün ulus mefhumunu yeniden ziyaret ediyoruz. Ulusçuluk kapitalizmden de önce dünyayı fethetmişti. Ulusal edebiyat da matbaanın ve ulusçuluğun ürünüydü, geleceği de yeni teknolojilere ve insanların bir yere ait olmaya dair ne hissettiklerine bağlı. Ama yine de insanların kültürel kimliklerine her zaman değer vereceklerine ve sözlü hikâye biçimlerinden etkilenmeye devam edeceklerine eminim. Öte yandan, şiir neredeyse yok olmaya yüz tutmuş durumda. Bir zamanlar Yunanistan’da insanlar stadyumları doldurup şiir okumalarına katılırdı. Artık böyle bir şey mümkün değil. Çünkü bu, ulusal kimlik ve ulusçuluk döneminde, diktatörlük ve buna karşı direnişlerin olduğu bir dönemde mümkündü. Ekonomik kriz yüzünden, şiir okumak için stadyumları dolduracağımızdan emin değilim. Bu tür pratiklerin ülkeden ülkeye değiştiğini de belirtmek gerek. Kolombiya’da ders verdiğim dönemde insanların birlikte şiir okumak için salonları doldurduğunu gördüm. Öte yandan, Amerika’da Starbucks türü kafelere gittiğinizde insanların birbiriyle konuşmadığını görürsünüz, herkes tek başına oturmuş bilgisayarıyla, telefonuyla uğraşıyor, kimse birbiriyle konuşmuyor. Arjantin’de kaldığım bir ay boyunca bir kez bile insanların kafelerde böyle yalnız oturduğunu görmedim. İnsanlar tuhaf bir şekilde kafelere hâlâ kahve içmek ve birbirleriyle sohbet etmek için gidiyormuş dedim kendi kendime. Bu da modernitenin paradoksuyla ilgili sanırım. Modernite bir yandan iletişim ve etkileşim olanakları sunuyor, örneğin ben bugün Amerika’dan buraya gelip bu söyleşiyi, yani iletişimi gerçekleştiriyorum, ama öte yandan bunun için uçağa bindim ve çevreyi kirlettim. Modernite bir yandan iletişimi olanaklı kılarak sorunları birlikte çözmeye çalışırken, öbür yandan da başka ilişkilere zarar veriyor. Hem teknolojiyi kullanıp hem de empati kurmaya devam edebilir miyiz? İletişim empati olanağını getiriyor, ama bu iletişim için dünyaya zarar veriyouz. Edebiyatın tam da empati kurma kapasitesini geliştirmesi nedeniyle yaşamsal bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.

OT: Modernitenin karşıt değerli yapısına değinmişken, edebiyata dair en güncel tartışmalardan biri de internet ve hızla değişen yeni teknoloji arasındaki ilişki. İnternet ve yeni teknolojiler edebiyata zarar mı veriyor? Facebook, twitter, sosyal medyalar, bloglar, web tabanlı hipermetin gibi yenilikler sizce edebiyatı nasıl etkiliyor?

GJ: Her sanat dalı farklı bir teknolojiye karşı mücadele veriyor. Örneğin keramik süslemeciliği antik çağın koşullarında ortaya çıktı, bugün keramik süslemeciliği diye bir sanat yok. Antik şiir de belirli bir çağın dünyasını yansıtıyordu. Benzer biçimde, roman da 19. yüzyıl toplumunun, matbaanın yaygınlaşmasının bir ürünüydü. Pahalı olmayan, her yerde taşıyabileceğiniz kitaplar olarak ortaya çıktı roman. O halde şöyle bir soru ortaya çıkıyor, bu yazınsal türler günümüz koşullarına uyum sağlayabildi mi? Öğrencilerim ödevlerini yaparken bir yandan facebooktalar, bir yandan da başka bir sekmede başka bir konuyla ilgileniyorlar. Bugün bir kitabın başına oturup iki saat boyunca okumak mümkün mü? İnternet bu türden alışkanlıklarımızı değiştirdi. Her çağ, her teknoloji kendi estetik biçimini üretti ve sanatçılar da kendi çağlarının teknolojik olanaklarını kullandılar. Bugünkü teknolojik olanakların edebiyata getireceği değişime henüz tanık olmadık. Hipermetin diye bir yeniliğe tanık olduk, ama bunun başarılı olduğunu ve esaslı bir dönüşüme yol açtığını söyleyemeyiz. Sanırım sanatçılar, içinde bulundukları çağın teknolojik olanaklarıyla bir arayış içindeler. Bir yandan da yeni olana karşı haklı olarak bir tedirginlik var. Yeniliklerin elimizde bulunan şeylere zarar verebileceğine dair. O halde şu soruya gelelim, sanat tehlike altında mı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya mı? Sanatın yok olmaması için mücadele verenler her zaman olacaktır. Bir de insanın evrimsel teorilerle desteklenen doğasından gelen hikâye anlatma ve dinleme güdüsünün, sanatı başka biçimlerde de olsa –sinema, video vb.– ayakta tutacağına inanıyorum.

OT: Bugün hikâye anlatma ve dinleme gereksinimimizi sinema, televizyon, internetteki sosyal medyalar üstünden karşılıyoruz. Edebiyatın bu medya araçları tarafından ikame edilemeyecek tekil özelliği nedir?

GJ: Bu araçlar hikâye açlığımızı tatmin etse de ikame edemedikleri şey, dilin gücü. Geçenlerde Birinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan’da geçen Stratis Mirivilis’in Mezarda Yaşam romanı hakkında ders veriyordum. Romanın en çarpıcı yanı, yazarın savaşta olmanın ne demek olduğunu anlatırken kullandığı imgelem ve etkileyici dildi. Üç sayfa boyunca bir bombardımanı betimliyor. Öbür medya araçları bu olayı bu kadar etkili anlatamaz. Benzer biçimde Herman Melville’in Moby Dick’te balinanın beyazlığını betimlemeye ayırdığı on sayfalık uzun bölüm. Her iki örnek de bize dilin pirotekniğini, imgelem jimnastiğini, metaforların dansını veriyor. Güzellik, etkileyicilik ve aşina-olana-yabancılaştırma amacıyla dilin büyüsünü harekete geçirme işini yalnızca edebiyat yapabilir.

Fotoğraf: Gülbin Eriş


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR