Gücü Elinde Bulunduranın Despotluğu Üstüne
25 Ağustos 2018 Edebiyat Hayat

Gücü Elinde Bulunduranın Despotluğu Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

Ölüm ve Bakire, darbe sonrası bir ülkede iyileştirme çabaları veya umutları olan iktidarın ya da birilerinin bahsinin geçtiği bir döneme rastlıyor.

Ne zaman içinde kaçırılmalar, faili meçhuller ya da işkencenin geçtiği bir yapıtla karşılaşsam (bu tamamen tesadüfen bile olsa, ki benim için çoğu kez öyle oldu) içimden bir şeylerin koptuğunu hissederim. Terlerim, belki de kan şekerim düşüyordur; bu yapıttan uzak durmam gerektiği fısıltısı kulağımı tırmalar. Yapıt bir kitapsa iterim, bir filmse televizyonu kapamaya yeltenirim; yine de başarılı olamam, sonuna kadar giderim. Doksanlarda çocuktum (biraz fazla kişisel bilgi bunlar, biliyorum, affedin ama bunun adı yazı işte, sizi nerden nereye sürükleyeceğini önceden kestiremezseniz), Batman’ın bir köyünde yaşıyordum. Özbeöz ailemden kimse kaçırılmadı, faili meçhullere karışmadılar ya da işkenceye maruz kalmadılar, en azından elektrikli ya da coplu olanlarından. Ama gerçek ya da uydurma olsun, bu tür hikâyeleri sık sık duyardım.

Şimdi yaşıyorlar mı bilmiyorum, bizzat işkenceye maruz kalan iki kişiyi de tanıdım, tanıyordum; evimizde oturdular, yemeğimizi yediler, çayımızı içtiler; çaylarını bizzat dolduran bendim. Birinin yaşı epeyce ilerlemişti, üstünde oturduğu mindere kıçını biraz daha bastırarak, dışkısını arada kaçırdığını söyledi, tabii bana değil, babama ve orada oturan köylülere. Öbürü de kırklarındaydı, uzaktan akraba da sayılırdık, kolunu örten gömleğini sıyırdı, pazı kasına geçirilen demirin izlerini gösterdi, iki kolunun da; tabii yine bana değil, oradakilere ama ben de orada bulunanlardan biriydim.

Çocukluk evresi neredeyse tüm hayatımızın geri kalan kısmı üstünde en fazla etkili olan dönemdir. Korkular, düşler kartopu misali büyür büyür, bir süre sonra koca bir dağa dönüşür ve bu büyümenin de sonu yoktur. Ne zaman işkenceyle ilgili, kaçırılma ya da benzeri bir şeyler duysam, izlesem ya da okusam, bu iki adamı hatırlarım; yüzleri, gözleri, anlatma biçimleri cuk diye zihnimin orta yerine oturur. Başka şeyler de anlattılar ama bu yazıya bu kadar detay bile fazla gelir.

Ariel Dorfman’ın Ölüm ve Bakire oyunu tamamen tesadüfen karşıma çıktığını iddia edemem, en azından kitap olarak. Yıllar önce Roman Polanski’nin bu oyunu uyarladığı filmini izlemiştim. Ölüm ve Bakire’yi metin olarak da okumak istedim, bugün bütün işim buydu.

Büyük eserlerin en belirgin yanı, okur ya da izleyicilerin karakterlerin yerine kolaylıkla geçebilmeleridir belki de. Kurbanı, katili ya da arada kalanı rahatlıkla anlayabilmenin yoludur iyi yapıtlar ya da eserler, elbette edebiyattan ve sinemadan bahsediyorum burada. Bu yapıtlar da taraf tutar mutlaka ama bunu gözünün ta içine sokarak yapmazlar. Okur ya da izleyici eser boyunca sık sık yer değiştirir; bakış yönü asla sabit kalmaz. 

Ölüm ve Bakire, darbe sonrası bir ülkede iyileştirme çabaları veya umutları olan iktidarın ya da birilerinin bahsinin geçtiği bir döneme rastlıyor. Kurban, cellat (işkencecinin cellattan ne farkı var, hatta korkunçluk seviyesi olarak bahsi olursa muhtemelen yeri çok daha ilerdedir) ve adaletin temsilcisi olarak bulunan eş. Dorfman, en azından itirafın iyileştirebileceğine ya da yaraları az da olsa kapatmanın bir yolu olduğunu anlatmaya ya da göstermeye çalışır. Ama bu eserde beni ilgilendiren şey itiraf değil: Gücü elinde bulunduranın despotluğu, zalimliği, akıl almaz zorbalığı… Zavallı Paulina Lorca’nın başına gelenler içimi sızlattı, hatta kanattı. Fakat bu eserde çok daha fazlası var: Koşullara göre değişen insan; vahşileşen insan ve bu insan iyi bir eş, iyi bir baba ve iyilik dağıtan bir vatandaş, hatta hekim... Roberto Miranda’nın itiraflarını dinlerken mutlak gücü elinde bulunduranın nasıl da zalimleşeceğine bir kez daha tanık oluruz.

İzleyici olarak ve okur olarak sık sık karakter değiştirdim. Hepsinden de payıma düşen bir şeyler vardı, bu da eserin büyüklüğündendir hiç kuşkusuz.

Tıpkı çocukluğumda gördüğüm o adamlar gibi Paulina da korkuyu üstünden atamamıştı. “Namlunun ucunu sırtımda hissettiğimde bağırmalıydım, ama bağırmadım. Ben Paulina Lorca diye adımı haykırmalıydım, ama haykırmadım. Çünkü yaşamak istedim.” Tanıdığım o adamlar da benzer şeyler demişti, şimdi daha iyi anımsıyorum. Gerçekten yaşıyorlar mıydı, yaşayacaklar mıydı bundan sonra, bilemiyorum ama asla kurtulamayacakları korkularıyla hep yan yana, iç içe… Geride ne mi kaldı? Hiçbir zaman gelmeyecek bir adalet ve kurbanın celladıyla birlikte aynı mekânda yaşamını sürdürmesi… En azından bu eserde benim gördüğüm buydu.

Kaynak:

Ariel Dorfman, Direniş Üçlemesi, Çev: Mehmet Fehmi Emre, Agora Kitaplığı

Ölüm ve Bakire, Yönetmen: Roman Polanski, Senaryo: Ariel Dorfman, Rafael Yglesias, 1994


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR