Güdükleşen İnsan
19 Mayıs 2019 Bilim Teknoloji

Güdükleşen İnsan


Twitter'da Paylaş
0

“Evrimin gözü kördür! İnsanoğlunun ne yaptığına bakmaz; umurunda da olmaz. Minik adımlarla, istifini bozmadan ilerlemeye devam eder!”

Charles Darwin, evrim fikrinin ilk kanıtlarını yayımlayalı 150 yıldan fazla oluyor fakat yarattığı deprem etkisi hâlen sürmekte. İnsanın  özel olduğu düşüncesini kafasından silmek tabii ki zordur, bu yüzden kimi gelişmiş toplumlarda bile evrim gerçeği hâlâ görmezden gelinmekte. Geri kalmış toplumlarda ise evrimin reddiyesi çok daha kolay ve yaygın. Çünkü hâkim olan tüm geleneksel inançlar, yaşamın karmaşıklığını ve çeşitliliğini, milyonlarca canlı türünü ayrı ayrı yaratan akıllı bir tasarımcının işi olarak öne sürer. Bu bakışın servis ettiği kitaplar da yeterince açıktır. Evrim kuramını değil savunmak, tartışmaya açmak bile sapkınlıktan ibarettir. Sırtını kutsal kitaplara yaslayan otoritelerin işi de bu yüzden daha kolay olmuştur. Kutsal emirler işaret edilerek şüphecilere gözdağı verilmiş, ders kitaplarında yer alması ve eğitim kurumlarında öğretilmesi de yasaklanarak evrim yok sayılmıştır. Ama evrimin gözü kördür, insanoğlunun ne yaptığına bakmaz; umurunda da olmaz. Minik adımlarla, istifini bozmadan ilerlemeye devam eder.

Sonuçta bilim, sadece kanıtlara bakar ve yaşamın çeşitliliğinin tüm kaynağını, genetik kodlarımız olan DNA’yı barındıran çekirdekle açıklar. DNA, kıvrılmış bir merdivene benzeyen çift sarmal şekle sahip bir moleküldür. Merdivenin basamakları, daha küçük dört farklı tür molekülden oluşur. Bunlara genetik yapı tuğlaları ya da genetik alfabenin harfleri denir. Bu harflerin dizilim şekilleri ise tüm canlılara dair özellikleri belirler. Bir canlının nasıl büyüyeceği, nasıl hareket edeceği, nasıl besleneceği, nasıl davranış biçimleri sergileyeceği, doğada nasıl hayatta kalacağı ve çoğalacağını bu harfler belirler. Bu sistem sadece bizim için değil tüm canlılar için geçerlidir.

DNA asla yalan söylemez; yaşamın bütün türleri ile bizler, kocaman bir ailenin fertleriyiz. Tek yumurta ikiziniz yoksa, evrende sizinle tıpatıp aynı DNA’yı taşıyan hiçbir varlık yoktur; fakat aynı işlevi gerçekleştiren yönergeler tüm canlılarda aynı DNA molekülünden gelir. Bizim şekeri sindirmemiz ile herhangi bir ağacın metabolize etmesi, aynı DNA’nın bire bir aynı talimatıdır. Maymunla akrabalığı reddedenler, kuramı inceleme hatta okuma zahmetinde bulunmayanlardır. Darwin'in Evrim kuramı, insanın maymundan geldiğini değil ortak atadan geldiklerini ve yaşamın kaynağının bir olduğunu savunur. Maymunla ortak özellikler sergilediğimizi ne kadar reddetsek de yakın atalarımız birdir; hatta karşı cinsle ilişkilerimizde sergilediğimiz tavır ve davranış biçimleri de bonoboların tavrı ile neredeyse aynıdır. Tüm canlıların DNA barkodu –akrabalık derecelerine bağlı olarak– mutlaka benzerlik gösterir. Mantar ile % 22 olan yakınlığımız, turpgiller ile % 50’yi geçer. Fareyi laboratuvara mahkum eden bu akrabalık bağı % 75 iken, kimi şempanze türleri ile bu oran % 99’a kadar ulaşır.

Yaşayan tüm organizmalar, doğaya uyum sağlayacak bir biçimde gelişmektedir ve bu uyum sağlama çabası, beraberinde güdükleşmeyi de getirir. Güdükleşme, kullanılmayan bir uzuv, organ ya da kasın, zamanla pasif kalması ve buna bağlı olarak küçülmesi durumudur. Güdükleşmeyen -insan dahil- hiçbir hayvan gösterilemez. ‘Kullanılmama’ terimi, yalnızca kasların ya da uzuvların daha az çalışmasını değil, basınç değişikliklerine uğrama, çevre koşulları ya da alışkanlıklarla daha az etkin hale gelme yüzünden bir uzva ya da organa daha az kan gitmesini de kapsar.

“Ağaçlarda yaşayan atalarımız için daldan dala atlarken kuyruk harika bir denge aracı olabilir, fakat yabanda av olmaktan kaçarken iki ayak üzerinde koşan bir tür için fazlalık olduğu açıktır.”

Yaygın bir sanıya göre, kuyruksuzluk açıkça insana özgüdür; oysa bu, insansı türün yaşadığı ilk uzuvsal güdükleşmedir. İnsana en yakın maymunlar da kuyruktan yoksundur, onun için kuyruğun yitirilmesi yalnız insanla ilişkili değildir. Kimi maymun türlerinde kuyruk vücudun tümünden daha uzundur ve 24 omurdan bileşiktir; kimilerinde ise ancak iki ya da üç omurdan oluşmuş, güçlükle görülebilen bir kabartıdan ibarettir. Kuyruk, insanda ve insan biçimli maymunlarda, dıştan görünmüyor olsa da, aslında vardır (zaten buraya dilimizde kuyruk sokumu denmekte) ve bütün türlerde aynı modele göre form almıştır. Kuyruğun değişikliğe uğraması, insanın ve insan biçimli maymunların dik ya da yarı dik duruşu ile doğrudan doğruya bağlantılıdır. Ağaçlarda yaşayan atalarımız için daldan dala atlarken bu uzuv harika bir denge aracıdır, fakat yabanda av olmaktan kaçarken iki ayak üzerinde koşan bir tür için fazlalık olduğu açıktır. Bundan dolayı insanda ve yukarı maymunlarda dip kuyruk omurları, dolaylı ya da dolaysız olarak, doğal seçilimden etkilenmiş, zaman içinde güdükleşerek kaybolmuştur.

Tüy dökme, bedensel güdükleşmenin uzun ve devam eden bir sürecidir ve insan türünün zaman içinde tüyden arınacağı açıktır. İnsan bebeği, anne karnında altıncı ayında lanugo denilen ince yünümsü tüylerle kaplıdır. Bütün deri, alında ve kulaklarda bile, sık tüylerle örtülüdür; ama el ayaları ve ayak tabanları, aşağı hayvanlarda olduğu gibi tümüyle çıplaktır. Bebeğin anne karnında gelişimi devam ettikçe tüylerin gelişimi durur ve dökülür. Ama günümüzde, doğumda nadir de olsa kısmen tüylü bebeklerle karşılaşılır. Çok daha nadir olsa da, bütün vücutları ince uzun kıllarla çok sık kaplı olarak doğmuş çocuklar da görülmektedir. Vücuda dağılmış bu kıl kümelerinin, aşağı hayvanların düzgün kıl kürkünün izleri olduğundan şüphe etmek yersizdir. Ateş yakarak ve av hayranlarının kürkünü örtünerek soğuk koşullarda ısınmanın yolunu bulan bir türün, zaman içinde yoğun tüylü dokusunun seyrelmiş olması doğaldır.

Bedensel güdükleşmenin çağımıza yansıması ise en güzel çene yapımızdaki değişimle örneklendirilebilir. Yirmi yaş dişleri, uygarlaşmış insan ırklarında diğer azılardan oldukça küçüktür. Çoğunlukla iki ayrı kökü olan bu dişler genellikle 18 yaşına kadar çıkmazlar ve öbür dişlerden daha önce çürüyebilir ve yitirilebilirler. Kimi yetişkin bireylerin, orta yaşı geçmiş olmalarına karşın bu dişlerinin çıkmadığı ya da çene kemiğinde gömülü ya da güdük kaldığı birçok hekim tarafından gözlemlenmiştir. Fakat öte yandan kimi ırklarda yirmi yaş dişleri sağlam ve üç köklüdür. Schaaffhausen, ırklar arasındaki bu farkı, çenenin yirmi yaş dişlerini taşıyan kesiminin uygar ırklarda hep kısalmış olması ile açıklar. Darwin’e göre ise bu güdükleşme, yumuşak ve pişirilmiş yiyeceklerle beslenmenin sonucu olarak, insanların çenelerini daha az kullanmalarından kaynaklıdır. Çünkü insan, ateş yakmanın yolunu bulmuştur, ve ateşle, daha önce yenilemeyen bitkiler sindirilebilir hale getirilmiş, sert kökler ya da lifli otlar yumuşatılmıştır. Hazır ve yumuşak yiyeceklerle beslenmeye devam eden soyumuz ise bu güdükleşmenin günümüzde de devam etmesini sağlamaktadır. İnsanda 32 olan diş sayısının evrimsel süreçte zamanla azalması çok olasıdır.

“Kimi araştırmacılar, kulak kepçesi kıkırdağının titreşimleri ses sinirine iletmeye yaradığını iddia etmiştir; oysa Toynbee, bu konuda bilinen bütün kanıtları topladıktan sonra kulak kepçesinin bir yararı olmadığı sonucuna varmıştır.”

Uzuvların yanı sıra, kaslar da güdükleşmeye meyillidir. Hayvanların bazılarında aktif halde bulunan ama insanda büyük ölçüde küçülmüş ve güdükleşmiş kimi kaslar görülebilir.  Örneğin kaşların kaldırılmasını sağlayan alın kası bu kalıntılardan biridir. Az sayıda da olsa kimi insanlar kafalarının üstündeki deriyi,  bazılarımız ise kulaklarımızı farklı yönlerde oynatabiliriz. Bunu ne kadar yapabildiğimiz, panniculus kasının bizde ne kadar güdük olduğu ile orantılıdır. Kulaklarınızı hiç mi oynatamıyorsunuz? Ellerinizle kulak kepçelerinizi kavrayın; ileri ve geri birkaç hareket yapın. Sonra alt çene dişlerinizin sonunda bir kas dokusu olduğunu düşünün ve onu hareket ettirmeye çalışın. Bu bölgelere de elinizle ilk başta dokunmak faydalı olabilir. Yapamadınız mı? Yeterince pratik yaparsanız bu güdük kası tekrar aktif hale getirebilirsiniz, ama bu yeteneğin günümüzde hayatınıza katacağı bir yarar sanırım kalmadı. Fakat kulakları dikmenin ve çevredeki farklı noktalara çevirebilmenin birçok hayvanın yararına olduğu su götürmez bir gerçektir. Örneğin, insanda sadece altı olan kulak kası kedigillerde 32’dir. Uykuda dahi olsalar bütün küçük çıtırtıları, karşılaşılacak bir tehlikeyi savuşturabilmek için kulaklarıyla dikkatlice takip ederler. Sizin muhtemelen böyle bir tehdit beklediğiniz yok. Sitenin kapısında duran güvenlik memurunun, evinizi çevreleyen yüksek bahçe duvarının, ya da çok bölmeden kilitli çelik kapınızın kulaklarınızı oynatmaya ihtiyaç duymamanızla bir alakası olabilir mi?

Kimi araştırmacılar, kulak kepçesi kıkırdağının titreşimleri ses sinirine iletmeye yaradığını iddia etmiştir; oysa Toynbee bu konuda bilinen bütün kanıtları topladıktan sonra kulak kepçesinin bir yararı olmadığı sonucuna varmıştır. Kulak kepçesi, çevre sesleri 17 desibel daha yüksek bir frekansta işitmekten başka bir şeye yaramaz. İletişimin ışık hızıyla geliştiği günümüzde, yandaki odayı bile artık telefonla aradığımızı göz önünde bulundurursak, zaman içinde kulak kepçesinin de güdükleşeceği düşünülebilir.

“Yabani hayvanların vücutça ve kafaca zayıf olanları elenir; ve sağ kalanlar çoğunlukla gerçekten sağlıklı olanlarıdır. Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız.”

Doğada farklı özellikler arasında yaşam savaşı varsa, doğal koşullara uyum bakımından özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin egemenlik kurması ve zaman içinde diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Peki ya insan türü yaşam savaşının önünü kesiyorsa?

Yabani hayvanların vücutça ve kafaca zayıf olanları doğada elenir; ve sağ kalanlar çoğunlukla her bakımdan sağlıklı olanlardır. Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız. Zihinsel ve bedensel olarak sakat doğan insanlar için bakımevleri ve eğitim kurumları kurarız. Nefes alan her insanın yaşam hakkını  kanunlarla garanti altına alırız. Bir doktor, her hasta ya da zayıf bireyi yaşatmak için en son ana kadar bütün çabayı gösterir. Vücutça zayıf oldukları için eskiden çiçek, kızamık, kabakulak gibi hastalıklardan ölebilecek olan zayıf bireylerin, günümüzde aşılanarak sağ kaldıkları çok açıktır. Böylece, uygarlaşmış toplumların bile zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. En uygar toplumlarda dahi, zihnen ya da bedenen zayıf olan bireylerin çoğalmasını engelleyen bir yasal mekanizma yoktur. Ama besicilik yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunduğundan şüphe etmez; çünkü hiçbir besici, zayıf hayvanlarını damızlık olarak kullanacak kadar aptal değildir.

Kendi türümüze karşı gösterdiğimiz bu iltimas, başlangıçta toplumsal içgüdülerin yan ürünü olarak kazanılmış ama sonradan daha yaygın kılınmış olan duygudaşlık içgüdüsünün sonucudur. Acımasız sağduyunun zorlaması ile bile, duygudaşlığımızı dizginleyemeyiz. Kendi türümüze karşı hissettiğimiz bu duygu, bizi bilimsel yaklaşımlardan uzak tutmakta. Bundan ötürü, sağ kalan ve soylarını sürdüren zayıfların zararlı sonuçlarına katlanmayı tercih ediyoruz...

Güdükleşme, biyolojik evrimin bir parçasıdır ve zararsızdır. İnsan türü dahil tüm hayvanlarda doğal ihtiyaçlara göre şekillenir. Ama tek bir organın güdükleşmesi, ilerleyici evrimin önünü tıkar: Beyin! Ortalama 100 milyar sinir hücresinin birbiriyle bağlantı halinde kalmasının tek yolu düşünmektir. Beyinde nöronlar arasındaki bağlantı sayısı ne kadar artarsa beynin işlevi de o oranda artar. Ama günümüzde insan türünü araştırma zahmetinden kurtaran teknoloji -otoritenin desteğiyle- sorgulama ve düşünme zahmetinden de kurtarmaktadır. Sorgulanmaktan insanlık tarihi boyunca zaten rahatsız olan otorite, bu türün soyunun artmasını her zaman talep eder ve destekler. Düşünmekten vazgeçen ve itaat etmeyi benimsemiş olan insan beyni, tabii ki nüfus ve aile planlamasını da dert etmez.

Güdükleşen kimi organlar ya da uzuvlar farklı işlevlere yönelebilir. Güdük pençelerin sanat yapmaya yönelmesi ya da sadece üzerine boya sürüp çekici olma gayreti tercih sebebidir; ama sorgulamaktan, araştırmaktan, incelemekten ve ne yazık ki en sonunda düşünmekten vazgeçen bir beyin için alternatif bir işlev yoktur...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR