Güner Arslan ve Bir Rumeli Rüyası Üzerine
14 Ocak 2020 Edebiyat Kitap

Güner Arslan ve Bir Rumeli Rüyası Üzerine


Twitter'da Paylaş
0

Bir Rumeli Rüyası’nda gezinirken ister istemez kaybolmuş zamanın içinde yol alıyor, zamanın, yaşanmışlığın, dün ve bugünün anlamı üzerinde düşünüyorsunuz. 

Güner Arslan, 2015 yılında yayımlanan Nina-Balkanlar: Savaş ve Aşk romanının ardından 2019 başlarında karşımıza ilk öykü kitabıyla çıktı. Arslan Bir Rumeli Rüyası: Eski Yugoslavya’da çocukluğunun Yugoslavyası’nı anlatıyor. 

Yazar önsözde kitabın niyetini böyle açıklamış:

“Rumeli ve Yugoslavya bir rüya gibi anılarda kaldı sadece, rüyaya dalıp, anı diye geçebiliriz yaşananların üstünden… Oysa anıları gerçekler bırakır bize. Her gerçek, zamana uzanmak ister. Bilinmek, aktarılmak… İşte bu sebeple duyduklarımı, gördüklerimi harmanladım. Arada kalmış insanların hikâyelerini anlattım. Biraz kurgu, biraz gerçek, hepsi bizim hikâyemiz. Başka nesillere aktarılsın diye.”

Bir Rumeli Rüyası çocuk yaşlarda göçmüş, uzun yıllardır hayalinde, belleğinde göçün, gurbetin, sılanın öykülerini biriktirmiş bir insanın bu izlerden yola çıkarak kaleme aldığı on beş öyküden oluşuyor. Her öykünün başında, öykünün esas meselesine kutu içine alınmış cümleleri okuyarak yaklaşıyorsunuz. Örneğin, ilk öykü “Kayıp Pusula”nın girişinde “İnsan olma paydası yetmemiş insana. Biri ötekini hep yaftalamış, aşağılamış, ezmiş. Vicdan dediğin kara bir leke bu yüzden. Çünkü pusulası kayıp insanın,” diyor yazar. Öykü, iki farklı zamanın içinde anlatılmış, rüyadan, istihareye geçen öyküde bir katilin peşine düşüyoruz.

Yazar, kolaylıkla melodrama dönüşebilecek ve böyle yapsa çoksatar listelerinde boy gösterebilecek konuları ele almış, kendi yazınsal kurgusuyla, nitelikli, hoş anlatımıyla dokumuş öykülerini. Melodram yok. Göç ağrıları, anıların, insana dair evrensel hikâyelerin içine incelikle örülmüş. Öyküler, gerçek olduğuna şüphe duyamayacağımız karakterlerin abartısız hayatlarının, tarihi ve coğrafi ince ayrıntılarla birlikte ustaca kurgulanmasıyla oluşmuş. Bir büyüğün anılarını dinlerken kapılacağımız kadar büyülü, belki biraz gerçeküstü, ama yazınsal kurgusuyla, tasarımı, üslubuyla bir o kadar edebi ve odaklı öyküler bunlar.  

Yüzlerce yıldır yaşadığımız, ailemizin kök aldığı coğrafya elbette evimiz, hayatımız demek. İnsanın da tıpkı diğer canlılar gibi köklerinden kopmadan, istediği yerde istediği şekilde yaşamaya hakkı var. Savaşların, kültürel ya da dini farkların sebep olduğu göçler, ekonomik zorlukların ya da daha iyi bir yaşama kavuşma hayalinin tetiklediği gönüllü göçlerden biraz daha farklı, açıklaması ve kabullenmesi daha zor. Bütün varlıklar bir coğrafyada başlıyor hayatına, toprağıyla, suyuyla, gökyüzündeki kuşuyla, aşıyla, işiyle, hikâyeleriyle bir bütünün parçası olarak doğuyoruz. Bizim dışımızda, aslında hayatın da dışında, suni, anlamsız, hayali gerekçelerle hayatımızın dengesi bozuluyor. Bir şeyler aksıyor, sarsılıyor, insanlar yaşamak için, çare kalmadığından, ya da daha daha iyisini umduğundan. Bir sebepten yollara düşüyor, yeni coğrafyalara, yeni hayatlara doğru yola çıkıyor.

Bir Rumeli Rüyası’nda gezinirken ister istemez kaybolmuş zamanın içinde yol alıyor, zamanın, yaşanmışlığın, dün ve bugünün anlamı üzerinde düşünüyorsunuz. 

Zaman. 

Heidegger Zaman ve Varlık isimli eserinde varoluşu tartıştıktan sonra “zaman” kavramına girişi “zamansal var olan şeyler” ve “zamansal olmayan var olan şeyler” üzerinden yapmış. Bir Rumeli Rüyası kaybolan anıların peşindeki bir yazarın zamansal olanla (tarih, mekânlar, insanlar), zamansal olmayanın (insanlık halleri, duygular) arasında incelikle dokunmuş. 

Güner Arslan’ın her bir öyküsünde, göç yolculuğunun öncesinden, sonrasından, daha eskilerden ve bugünden hikâyeler var. Kadınların, çocukların, kocaman adamların, geride kalanların, sonradan karşılaşanların hikâyeleri. Örneğin “Çok Sarhoştu Lirim”de kurduğu dünyada “beyaz badanalı köhne evlerin, kıyıya ilişmiş kayıkların yeşille buluştuğu yerde, sazlığa dönmüş şavarların arasından çıkan ördek sürüsü ortalığa velveleye verirken ezan sesini” de duyuyor, Lirim’in ve Zeliha’nın öyküsünü merakla okuyoruz. Coğrafya ve zamandan bağımsız bir insanlık öyküsünü anlatıyor bize Arslan ama zamanla, coğrafyayla, toplumla, evlilikle bütünlüğünü kurarak. Bu haliyle bana Hemingway’in öykücülüğünü hatırlatıyor. Betimlemeleri sade ve gerçek, insanları da öyle: 

 “Midesi bulandı, kustu. Boş midesinden köpük köpük ekşi su çıktı. Öğürdü durdu. Yanından gelip geçenler iğrenerek baktı ona. Az önceki tepişmeyi duyup evinden çıkan meraklılar tartaklamamak için zor tutular kendilerini. Bildikleri bedduaları sıralayıp girdiler evlerine. Lirim, sabahın kör vaktine bunca nefreti nasıl sığdırabilmişti? Şaştı kaldı kendisine” 

Özellikle kadınları anlatmakta usta olduğunu da söyleyebiliriz. “Hasret” isimli öyküsünde hem geride kalan olmayı hem de kadın olmayı, Huriye’yi, Pakize’yi, Neriman’ı, Rezzan’ı incelikle, hissederek yazmış. “Keşke”de de görümceyi ve önce kaçıp sonra geri dönen gelinin halini. 

“Büyük kavanozlarda yaşayan yılanlar durmaksızın kıvrılıyor, kavanozun iç çeperlerine sürünüyordu. Küçük kavanozlardaki kırkayaklardan gözümü ayırmadım bir süre. Rahmimi ateşleyecek örümceği görmek istiyordum, ama göremiyordum.”

Konular alışılmadık demiş miydim? Hemen her öyküde okuyanı şaşırtan bir taraf var. Yazar, insanın her haline değen öyküler kaleme almış. 

Kitabın beni düşündüren bir diğer tarafı da anılar, anımsamalar, objeler ilişkisi. 

Yazar, Rumeli’den göçüp geldikleri yıllarda çok küçük bir çocuk. Aklında kalanlar, sesler, tıkırtılar, gıcırtılar, olsa olsa küçük anlar ve manzaralar. Elbette, yetişkin olana kadar dineldiği pek çok anı, tasvirler, insanlar, tabii türküler, belki eski eşyalar. Beş yaşında bir çocuğun saat kulesini, tahta ve ipten köprüyü, köprünün sallantısını, sesini hatırlaması mümkün mü? Mümkün elbet, ama her ayrıntıyı hatırlamak? Elbette imkânsız. Ama bu öyküleri, tıpkı Proust’un yaptığı gibi kaybolan zamanın peşine düşmüş bir insanın, kaybolan insanları, sesleri, acıları, gülüşleri yakalama çabası olarak okuyabilir miyiz? İsmi bile bunu düşündürmüyor mu? Elbette Güner Arslan, bu düşünceyle kaleme almadı öykülerini, ismini de böyle koymadı, ama bana ister istemez bunları düşündürdü kitabı. 

Bir karşılaşmanın, kaybettiğimiz anların bütün ayrıntılarıyla şu anda yaşanıyormuşçasına canlı, zihnimizde akıvermesi olağanüstü değil mi? Proust’u ve madlenini anımsatmıyor mu? Şimdinin bir noktasıyla kesiştiğinde çoktan unutulmaya yüz tutmuş bir çocukluk anısının bütün tazeliğiyle hatırlanması ve kaybolmacasına bilinçli tarafa geçivermesi, bir rastlantı mı sadece.  Belleğin içinde bir yerlerde duran her an, bir karşılaşmayla, bir nota, bir tat veya bir ismin tetiklemesiyle, bütün zenginliğiyle ve henüz yaşanıyormuş gibi canlı kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu bazen? Olağanüstü değil mi bu?

Bir Rumeli Rüyası’nın zaman yolculuğu, bu yönüyle de ele alınmalı bence: Kurgusu, belleğin ve yaşamın zenginliğinin peşine düşmesi, kayıp zamanın izinde olmasıyla. 

“Kara Irmak’ın asma köprüsünü yıkacaklarmış. Baktıkça, gezindikçe, acı veren, yüreğimi burkan bu yapıya düşmandım oysa. Şimdi yıkacak olmaları tüm düşmanlığımı silip attı. Petrit’i anımsatan ne varsa zamana yenik düşüyor. Köprünün halatlarını okşuyorum, zemin kalaslarının gıcırtısı, Petrit’in çığlığına dönüşüyor, kulaklarımı tırmalıyor. Anılar canlanıyor.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR