Güneyli Hemşeriler: William Faulkner ile Yaşar Kemal
10 Temmuz 2017 Edebiyat Kültür Sanat

Güneyli Hemşeriler: William Faulkner ile Yaşar Kemal


Twitter'da Paylaş
0

Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’nda yaratılan mitos dünyaları şeytani dünyanın bütün bu simgeleri ile donanmıştır. Dinsel imge ve simgeler her iki yapıtta da bol kullanıldığı halde bunların dinsel içerikleri ile ilişkileri ya rastlantıya dayanır ya da ancak uyandırdıkları karşıt çağrışımlarda ortaya çıkar.
Necla Aytür
Yaşar Kemal kendisini etkileyen yazarlar sorulduğunda William Faulkner’dan söz edip onun da kendi gibi Çukurova’nın yerlisi olduğunu söylemişti. Anlatmak istediği her ikisinin de evrensel anlamlarla yüklü, ancak yine de çarpıcı yerel nitelikler taşıyan romanlar yazmaları olmalı. Oysa bu iki yazarın Döşeğimde Ölürken ile Ölmez Otu romanlarındaki mitoslarla ilgili imgeleri incelersek yaratılan dünyalar arasında, güneyi betimlemek, benzer anlatım yöntemleri kullanmak ve anlamın iletilmesinde dile büyük bir ağırlık tanımak gibi yüzeysel benzerliklerden öteye giden, yapısal bir yakınlık olduğunu görüyoruz. Bu köklü benzerlik her iki yazarın gerçekliğe yaklaşımı ile sıkı sıkıya bağıntılı. Biliyoruz ki hem Faulkner hem de Yaşar Kemal romanlarında yarattıkları dünyaların dış görünümlerini büyük bir canlılıkla çizebilmişlerdir. Her ikisinin güneyi de tarihi ile, coğrafyası ile, insanları ile inandırıcı, “gerçek” birer dünyadır. Ancak, yine de bu iki yazarı gerçekçi olarak niteleyemiyoruz. Bunu yapabilmek için ya gerçekliğin kapsamını çok genişletmek, ya da bu yazarların yapıtlarında önemli bir öğe olan gerçekdışının varlığını görmezden gelmek gerekir. Oysa, gerçekdışı öğeler olan düş, hayal, mitos ve efsane William Faulkner ile Yaşar Kemal’in romanlarında birbirleriyle ve gerçeklikle iç içedir. İkisi de gerçekliğe yaklaşımlarında, ortak bir yöntemle, mitoslarla ilgili imge, simge ve davranış biçimlerini kullanmış, dahası bunlara alışılanın karşıtı anlamlar kazandırarak gerçekliğin asal öğeleri haline getirmişlerdir. Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’ndaki mitos imgeleri Northrop Frye’ın Theory of Myths’de demonic (şeytani) olarak tanımladığı dünyanın imgelerine benzer. Frye’a göre mitoslarda birbirine karşıt iki dünya belirir. Bunlardan biri kişinin kendisi için düşlediği, erişmek istediği dünya, öteki ise kaçmak ve sakınmak istediği dünyadır. Birinciyi apocalyptic (kutsal) ikinciyi ise demonic olarak niteleyen Frye, her iki dünyada da beş ayrı varlık dizisini sıralayarak bunların mitoslarda beliren niteliklerini saptamıştır. Birincideki Tanrı, insan, hayvan, bitki ve nesnelerden oluşan dünyalar, iyi, güzel, uyumlu olarak düşündüğümüz ne varsa hepsini içerirken, aynı dünyalar ikinci ve şeytani görünüm içinde karabasanları, acıyı ve kargaşayı içerirler. Frye’a göre bu, dünyanın insanın hayal gücü ile işlenip biçimlendirilmeden önceki halidir.1 Burada Tanrı ya ilgisizdir ya da kötüdür. Toplum moleküller arasındaki gerilimlere benzer sürekli bir gerilim içindedir; karşıt uçlardaki bireylerin oluşturduğu elektrik alanını andıran bir yerdir. Uçlardan birinde zorba bir önder, ötekinde toplumu güçlendirmek için kurban edilmesi gereken pharmakos bulunur. Hayvanlar kutsal dünyanın kuzusu ile kumrusunun yerine geçen uğursuz, kötü hayvanlar, yırtıcı kuşlardır. Bitkiler dünyasında cennet bahçesinin yerini yabanıl topraklar, sel altında kalmış, ya da ağır iş gerektiren tarlalar; nesneler dünyasında ise billur köşklerin, görkemli sarayların yerini, çöller, kayalar, kent, savaş, zindan ve akıl hastanesi almıştır. Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’nda yaratılan mitos dünyaları şeytani dünyanın bütün bu simgeleri ile donanmıştır. Dinsel imge ve simgeler her iki yapıtta da bol kullanıldığı halde bunların dinsel içerikleri ile ilişkileri ya rastlantıya dayanır ya da ancak uyandırdıkları karşıt çağrışımlarda ortaya çıkar. Sergilenen yaşam tümüyle ahlakdışı bir olgu, insanlıktan uzak, akıl almaz şiddet dolu bir yaşamdır. Tanrısal güç yerini doğanın güçlerine bırakmıştır ve bunlar “teknolojide ilerlememiş bir toplum için karşı koyulmaz büyüklükte, insana gözdağı veren, bilinçsiz güçlerdir.”2 Döşeğimde Ölürken’de Bundren’lar dinsel inançları güçlü bir çevrede yaşarlar. Ancak, Addie’yi gömmek için ailenin göze aldığı çetin yolculuğun hiçbir aşamasında Tanrı’nın doğrudan işe karıştığı görülmez. Bununla birlikte Hıristiyanlıkta çile simgeleri olan sel (tufan) ve ateşle denenme belirgin bir biçimde kullanılır. Yalnız, dinsel anlamda çile, çektirdiği acıyla insanı bağışlanmaya götüren bir yol olduğu halde, romanda bağışlanmanın gerçekleştiğini gösteren bir belirti yoktur. Ne sel, ne de yangın Addie’nin kokuşmuş ölüsünü ortadan kaldırır. O halde su ile ateşe Hıristiyan mitosundaki beklentilerine uyan anlamlar yüklenmemiştir. Tam tersine, Bundren’ların her gün savaşmak zorunda kaldıkları güçler doğanın zorlu ve bilinçsiz güçleri olarak tanımlanan su ve ateştir. İncil’deki gibi Tanrı’nın buyruğuna boyun eğmezler. Su bu romanda arındırıcı gücünü yitirmiş, kokuşmayı hızlandıran bir öğe olmuştur; ateş cezalandırılmayı hak etmeyen iyi yürekli bir çiftçinin yıkımına neden olan bir kırandır. Döşeğimde Ölürken’de İsa da sık sık anımsanır. Ancak, İsa imgesinin uyandırdığı çağrışımlar ya gelişigüzeldir, tutarlı bir anlamları yoktur ya da dinsel mitosun beklentilerine taban tabana ters düşerler. Bundren’ların üç büyük oğlan çocuğunun da İsa’yı anımsatan yönleri bulunur. İsa gibi marangozluk mesleğini seçen Cash, onun gibi acıya dayanıklı, onun gibi özgecidir. Ancak, Cash aynı zamanda hayal gücü olmayan, sınırlı bir insandır. Acıya dayanması, romandaki yansız kişilerden Dr. Peabody’ye göre, budalalıktan ileri gelmektedir. İkinci oğlan, Darl, başkalarının aklından geçeni okuyan, uzak yerlerde olanları ve geleceği görebilen bir kişidir. Romanın sonunda ailece kurban edilmesi İsa’yı akla getirir. Ancak Darl üstün yetisini ailesini uyarmak, ya da onları korumak için değil, kızkardeşi ile erkek kardeşine eziyet etmek için kullanır. Annesinin kokuşan ölüsünden kurtulmak için delice bir iş yaparak konuksever bir çiftçinin bir yıllık emeğinin ürününü yakar. Ailenin onu kurban etmesi bir yandan Hıristiyan mitosu ile ilgili çağrışımlara yol açarken bir yandan da inandırıcıdır, çünkü insanlar düşüncelerini bilen, kendilerinden üstün birinin varlığına katlanamazlar. Bu olay mantığa da uygundur, çünkü Darl delidir ve bir yere kapatılması gerekmektedir. Böylece Darl hem İsa’ya benzer, hem de benzemez. Onun öyküsü Faulkner’ın mitostaki yaşantıyı gerçek yaşantıya uygularken nasıl değiştirdiğini gösteren iyi bir örnektir.
Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’ndaki toplumsal yaşamın betimlenmesinde de mitoslardan alınma örneklerden büyük ölçüde yararlanılmıştır. Her iki romanda da kişiler genellikle bencildir. Toplumun dağılmasını önleyen güç, bir ölçüde, kişilerdeki topluma bağlı olma duygusu olmakla birlikte, bireylerin toplumsal yaşamı sürdürmelerinin asıl nedeni kişisel çıkarlarının toplulukta daha iyi korunmasıdır.
Gerçek babası bir din adamı olan üçüncü oğlan, Jewel da yer yer İsa’yı anımsatır. Annesi onu bir komşusuna anlatırken Tanrı’ya özgü sözcükler kullandığından, kadın yanılarak Addie’nin İsa’dan söz ettiğini sanır. Gerçekten de Jewel bir anlamda “kurtarıcı”dır; annesinin ölüsünü selden ve yangından kurtarır. Ancak Jewel’ın İsa’nınkilere hiç uymayan nitelikleri de vardır: Ağzı bozuk dik başlı bir oğlandır. Çabucak kafası kızar, düşünmeden eyleme geçer; dahası, şiddete başvurmaktan hoşlanır. Kimi yönleri ile İsa’yı andıran, ancak başka yönleri ile onun tam karşıtı olan bir de kütük vardır romanda. Bu kütük sele kapılıp hızla ilerlerken tabutu taşıyan arabaya yaklaşınca, birden ayağa kalkar, İsa gibi suyun üstünde yürüyerek gelir, bir vuruşta tabutu devirerek sulara gömülmesine neden olur. İsa gibi umut ve kurtuluş değil, umutsuzluk ve yıkıntı getirir. Sözü edilen tüm bu dinsel imgelerin ortak yanı, bizde uyandırdıkları beklentilerle metindeki bağlamları içinde ortaya çıkan çağrışımlarının birbirine uymaması, kimi zaman bunların birbirinin tam karşıtı olmasıdır. Söylenenle anlatılmak istenen arasındaki bu karşıtlık romanın tümünün bir tersinleme (ironi) boyutu kazanmasını sağlar. Ölmez Otu’nda da ortalıkta kutsal bir güç yoktur. Tanrı ne Meryemce’nin yaşam savaşı verdiği ıssız köyde, ne de köylülerin şeytani bir dünyanın güçleri ile boğuştuğu Çukurova’da kendini belli eder. Yine de çok ve tektanrılı dinlerden alman imgelerle sağlam bir dinsel taban örülmüştür. Balık, ateş, su, sel ve gökten yağan ışık seli gibi kutsal imgeler kullanılır. Ancak bunlar romandaki bağlamları içinde karşıt anlamlar kazanarak, bolluk, arınma ve bağışlanma yerine, kıtlık, yıkım, açlık ve ölüm getirirler. Örneğin, gökten inen ışığı “Köroğlu” efsanesinde mitosun beklentilerine uygun olarak kullanan Yaşar Kemal onu Tanrı’nın seçkin kulu Köroğlu’nun üstüne yağdırır. Oysa, Yer Demir Gök Bakır’da evinin üstüne ışık yağan Taşbaş zavallı bir kişidir. Ortalıkta görünmediği sürece onu ermiş sayan köylüler üzerindeki etkisi büyüktür. Ancak, bir gün Çukurova’da pamuk toplayan köylüsünün arasında beliriverince iş değişir. Köylüler, Taşbaş’ın kılığına girmiş bir düzmeci olduğunu söyleyerek onunla alay eder, onu aşağılamak için ellerinden geleni yaparlar. Ta ki Taşbaş iyice ezilip yok olana dek. Bu gerçekleştikten sonra köylü yokluğunda yeniden ona tapmaya hazırdır. Bu olayda psikolojik bir gereksinmenin doğurduğu ortak bir ermiş hayalinin mitosa dönüşmesi ile bu mitosun halkın ortak yaşantısını değiştirecek güçte bir etkinlik kazanması süreci yaşanır. Taşbaş’ın köylülerce kurban edilmesi Hıristiyanlıktan önceki mitoslarda çok görülen ermişin öldürülmesi olayını akla getirir. Ancak, Döşeğimde Ölürken’de olduğu gibi burada da mitos beklentilerine uymayan noktalar vardır. Doğaüstü gücü olmayan Taşbaş üstelik zavallı bir insandır; evinin üstüne ışık yağmadan önce her şeyi oldukça iyi anladığı halde, ışık yağınca birden gözleri kamaşır. Işık ona aydınlanma ve mutluluk değil, karanlık, yıkım ve ölüm getirir. Ölmez Otu’nda yaşama katlanamayarak ırmakta kendini boğan Taşbaş’ın ölüm anında gökten ışık falan inmez. Onun yerine sudan çıkarılan cesedin sımsıkı göğsüne bastırdığı naylon torba içindeki kibritler vardır. Öbür dünyaya yanında götürmek istediği bu kibritleri ona bir çocuk armağan etmiştir. Böylece insan sevgisi ve dayanışmanın simgesi haline gelen zayıf kibrit alevinin yıkıntı ve ölümden başka bir şey getirmeyen kutsal ışıktan daha aydınlatıcı olduğu düşüncesi vurgulanır. Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’ndaki toplumsal yaşamın betimlenmesinde de mitoslardan alınma örneklerden büyük ölçüde yararlanılmıştır. Her iki romanda da kişiler genellikle bencildir. Toplumun dağılmasını önleyen güç, bir ölçüde, kişilerdeki topluma bağlı olma duygusu olmakla birlikte, bireylerin toplumsal yaşamı sürdürmelerinin asıl nedeni kişisel çıkarlarının toplulukta daha iyi korunmasıdır. Annelerinin cenazesini Jefferson’a götürebilmek için bir arada kalmak zorunda olan Bundren ailesinin bireyleri bu yolculuğun gerçekleşmesini çeşitli nedenlerle isterler. Bu nedenlerden kimi ortak çıkarlarla ilintilidir: Yabancılara karşı ailenin onurunun korunması gibi. Ancak, Bundren’ların her biri kişisel nedenlerle de kente gitmek ister. Baba kentten hazır bir takım diş almak amacındadır. Genç kız bir kaza sonucu edindiği çocuğunu düşürmek için ilaç arayacaktır. Küçük oğlan daha önce camekânlarda gördüğü elektrikli oyuncak trene yeniden bakacaktır. Darl’ın ailedeki bireylerin onlardan beklediği gibi davranıp davranamayacaklarını izlemekten hoşlandığı bellidir. İyi niyetli Cash bile kentten radyo satın almayı kurmaktadır. Yalnızca Jewel’ın annesini gömmekten başka amacı yoktur. O da kendisine eziyet eden kardeşi Darl’dan kurtulmak fırsatını bulunca hemen bundan yararlanır. Yolculuk sırasında aileyi bir arada tutan etmenlerin yanında onların dağılmasını sağlayan etmenler de vardır. Grup bireylerinin birbirine doğru ve birbirinden uzağa itilip çekilmeleri ile sürekli bir gerilim içinde yol alır. Bundren’lar dingin bir grup değil, sürekli devinen çalkantılı bir topluluktur. Ailenin her an dağılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunması öykünün heyecan yaratan yönlerinden biridir. Toplumun küçük bir örneği olan bu bireylerin oynadığı çeşitli rollerin de ya şeytani dünyanın mitos kişilerinin oynadığı rollere uyduğu ya da bireylerin kutsal mitoslardan alınan örneklerinin ters çevrilmiş kopyaları olduğu görülür. Bundren grubunun bir ucunda önder rolünü paylaşan iki kişi vardır. Anse ve Jewel. Karşıt uçta kurban rolünde Darl bulunur. Ailenin gerçek başı olması gereken Anse çoğu zaman edilgin bir gözlemci gibi davranır. Yasadışı bir ilişkinin çocuğu olan Jewel şeytani dünyanın zorba önderlerini andıran anlaşılmaz, acımasız, asık suratlı, hiç sapmadan amacına dümdüz ilerleyen biridir. Çok konuşmadan, çevresindekileri itip kakarak onların istediği yönde ilerlemelerini sağlar. Bu hali ile ailenin itici gücü onda toplanmıştır. Jewel’ın destan kahramanlarının insanüstü güçlerine benzeyen yenilmez bir gücü vardır. Son kertede bencil olan Jewel’la Anse’ın öncülüğünde ailenin ortak istemi belirir ve yolculuk her türlü engele karşın sürer gider. Karşıt uçtaki Darl’ın kişiliğinde ise kahraman ve kurban rolleri birbiri ile örtüşür. Darl bir anlamda ailenin ölümle altüst olan düzeninin yerine gelmesi için verilmesi gereken kurbandır; bir anlamda da romanın başkişisi olarak görülebilir. Monologların çoğu ona ait olduğu için olup bitenler genellikle onun bilincinde yaşanır. Romanın dış olay örgüsündeki gelişme nasıl Addie’nin uzayan cenaze töreninin tamamlanmasına doğru yönelmişse, iç olay örgüsündeki gelişme de Darl’ın zihninin çözülmesi, deliliğin su yüzüne çıkması olayına doğru yönelmiştir. Kurban ve kahraman rollerinin örtüşmesi tersinleme biçimine uygundur. Ölmez Otu’nda toplum ve kişiler mitoslardaki örneklerinin çarpıtılmış ya da tersyüz edilmiş çağrışımları ile belirlenir. Burada da kişiler topluma gönülsüzce bağlıdırlar. Bir arada kalmalarını sağlayan ortak çıkarlara karşın, her an birbirlerinin üstüne atlamaya hazır, düşmanca bir tutum içindedirler. Uzunca Ali Çukurova’ya annesini yanına almadan gelince, yaşlı kadının yürüyemediği için çokça yiyeceklerle birlikte köyde bırakıldığını düşünmek doğal olduğu halde, köylüler oğlunun onu öldürdüğüne inanmayı yeğlerler. Hemen köyce varsayımlar ileri sürülmeye başlar. Uzunca Ali’yi bu işi yaparken gördüğünü söyleyenler çıkar. O sırada başka bir cinayet için soruşturma yapan yetkililere de aynı şeyleri gerçekmiş gibi anlatırlar. Bu olayda olduğu gibi başka olaylarda da köylüyü bir arada tutan ortak çıkar kadar güçlü bir nefret duygusudur. Ölmez Otu’ndaki önderlik rolü de iki ayrı kişi arasında bölünmüştür: Bunlar Muhtar Sefer’le, ermiş Taşbaşoğlu’dur. Köylüler köyün resmi başı olan Sefer’in dediğinden çıkmazlar. Ancak, ne üç karısı ve çocukları, ne de köyden hiç kimse onunla konuşmaz. Çünkü o Taşbaşoğlu’nu ele vermiş, Taşbaş da köylüye onunla konuşmayı yasaklamıştır. Sefer mitosların zorba önderlerine benzer. Jewel gibi o da acımasız ve anlaşılmaz bir insandır; hep asık suratlı gezer; kurnaz ve kıyıcıdır. Köylülerce hiç sevilmez ama boyun eğilir. Köyün ruhani önderi Taşbaşoğlu’nun da köylü üzerindeki gücü oldukça büyüktür. Köylülerin umut ve beklentilerini simgeleyen Taşbaş hem sevilen hem de korku duyulan bir tanrı gibidir. Sonunda köylünün onu canından bezdirmesi kimi mitoslardaki tanrı-kralın yerine yenisini geçirmek üzere öldürülmesini anımsatır. Taşbaş’ın kişiliğince önder ve kurban rolleri örtüşür. Ölmez Otu’nun başkişisi ise tipik bir küçük adam olan Memidik’tir. Memidik destan kahramanlarını değil masal kahramanlarını andıran ufak tefek, yoksul, yüreksiz bir halk çocuğudur. Önemli ve zor bir görevi üstlenmiştir. Sevdiği kıza kavuşmadan önce düşmanı Sefer’i öldürüp erkekliğini kanıtlayacaktır. Gece karanlığında kendisine bir dev kadar kocaman görünen Sefer’i korku dolu yüreği ile izler durur. Yine de belirli aşamalardan geçerek masallardaki gibi amacına ulaşır. Tehlikeli yolculuk, yanılgı, düşmanla savaşım, kesin yengi ve yücelme Memidik’in öyküsünün başlıca adımlarını oluşturur. Yalnız masal düzeni önemli bir değişikliğe uğramıştır. Çünkü düşman Memidik’le sevdiği kızın birleşmesini engelleyen bir canavar, kızı sevdiğine vermeyen kıskanç bir erkek akraba ya da onu elde etmek isteyen varlıklı bir rakip değildir. Memidik’in düşmanlığının nedenleri çok başka ve kişiseldir. Dolantının tek nedeni oğlanın evlenmeden önce düşmanını öldürmeye ant içmiş olmasıdır. Ayrıca, Memidik, Sefer’i öldürmeden Saliha ile birleşir. Kızın zoru ile bu işe razı olan delikanlı yine de Sefer’i öldürmeden evlenmeye yanaşmaz. Böylece dolantı gerçek bir engelden değil, tümüyle psikolojik bir engelden kaynaklanmaktadır. Memidik’in öyküsü evlenip muradına ermekle sonuçlanmaz. Onu şeytani dünyanın önemli bir öğesi olan cezaevinde bırakırız. Ancak yaptığı iş nedeni ile toplumun gözünde yücelmiştir, hem de sevdiği kız onu bekleyecektir. Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’nda hayvanların oluşturduğu dünya da şeytani dünyanın olumsuz çağrışımlarını uyandıran imgelerle donatılmıştır. Bunlardan en belirgin olanları kuş, at ve balıktır. Her iki romanda da kokuşan ölüyü izleyen yırtıcı kuşlar bulunur. Bunlar ölümle bozulan düzeni kendi bildiğince yerine getirmeye çalışan kişilerin, Vardaman’la Memidik’in düşmanıdırlar. Yırtıcı kuşların sürekli izleyişi düzenin yerine gelmesini önleyecek bir uğursuzluğun, zorlu ve sürekli bir tehlikenin belirtisidir. Her iki romanda da kullanılan bir başka mitos imgesi attır. Efsanenin büyülü beyaz atı Döşeğimde Ölürken’de Jewel’in yarı evcilleşmiş benekli atına dönüşmüştür. Üstün bir güce sahip olan bu hayvanın içinde sanki bir şeytan gizlidir. Yaşar Kemal ise mitos öğesini vurgulamak için büyülü üç sayısından da yararlanmış, üç beyaz giysili adamı biri kır, biri doru, biri al, üç çıplak ata bindirmiştir. Bu atların geliş-gidişleri onların kendi peşinde olduğunu sanan Memidik’çe öyle büyük bir heyecanla izlenir ki, gerçek değil de hayal ürünü oldukları duygusu uyanır kimi zaman. İki romanda da kullanılan bir başka hayvan imgesi balıktır. Balığın alışılmış olumlu çağrışımlarını ters çeviren yazarlar bu imgeye, şeytani dünyaya uyan, ölümle ilgili anlamlar kazandırırlar. Döşeğimde Ölürken’de Vardaman henüz mantığın sınırlarını tanımayan çocuk bilinci ile kişisel bir mitos yaratır: Değil mi ki o tam annesi ölürken bir balık tutmuştur, o halde şimdi annesi bu balıktır, o tabuttaki şey annesi değildir. Vardaman balığın parçalanıp yenildiğini öğrenince büyük bir öfke ve acele ile balığın bir zamanlar var olduğunu gören tanıklar bulmaya çalışır. Yoksa annesinin hâlâ var olduğuna kendisi de inanamayacaktır. Çünkü kokuşan ölü ve üzerinde dolanan yırtıcı kuşlar ölümün hayvanlar için neyse insanlar içinde aynı şey olduğunu kanıtlamaktadır. Ölmez Otu’nda balık imgesi yine ölüm kavramı ile ilintili olarak kullanılmıştır. Memidik’in derede ağacın köküne bağladığı ölüyü önce üstüne üşüşen balıklar didikler. Böylece balık imgesinin alışılmış çağrışımları olan yaşam, bereket, bolluk bu romanlarda ölüm, dağılma ve yok olmaya dönüşmüştür. Ölmez Otu’nda olumsuz çağrışımları olan başka hayvanlar da vardır. Sivrisinekler gündüz yaptıkları ağır işten bitkin, uyumaya çalışan köylülerde dirlik bırakmadığı gibi sıtmanın korkunç nöbetlerini de getirirler. Yaşar Kemal yerel adlarını vererek çeşitli başka sineklerden de söz eder. Kelebekler bile bu romanda alışılmış çağrışımları olan güzellik ve saflıkla değil, ölüm ve dağılma ile ilintilidir. Her iki romanın da bitki örtüleri, hayvanları gibi, olumsuz çağrışımlar uyandırmak üzere düzenlenmiştir. Şeytani dünyanın en belirgin özelliklerinden biri olan selden yıkıntıya uğramış topraklar Döşeğimde Ölürken’de Bundren’ların çevresini almıştır. Aile selin bitki örtüsünde yaptığı yıkıntıdan kurtulduğu an kendini çorak kentin içinde bulur. Ölmez Otu’ndaki pamuk tarlaları da mevsimsiz yağmurlarla sel altında kalır. Zaten tarlalar daha çok pamuk işçiliğinin tinsel ve nesnel güçlükleri ve işçilerden beklenen insanüstü çaba açısından ele alınmıştır. Üçlünün ikinci kitabının adı bu romanlarda betimlenen şeytani dünyayı çok iyi tanımlar. Çukurova’da herkes için yer demirdir gök de bakır.
Döşeğimde Ölürken’le Ölmez Otu’nda hayvanların oluşturduğu dünya da şeytani dünyanın olumsuz çağrışımlarını uyandıran imgelerle donatılmıştır. Bunlardan en belirgin olanları kuş, at ve balıktır. Her iki romanda da kokuşan ölüyü izleyen yırtıcı kuşlar bulunur. Bunlar ölümle bozulan düzeni kendi bildiğince yerine getirmeye çalışan kişilerin, Vardaman’la Memidik’in düşmanıdırlar.
Faulkner’la Yaşar Kemal romanlarının nesnel dünyalarını yaratırken de mitoslardan gelme imgelerin şeytani olanlarından yararlanırlar. Döşeğimde Ölürken’de Bundren’lar selin kırsal bölgelerdeki yıkıntısından çıkıp kente geldiklerinde şeytani dünyanın dolambacını simgeleyen kente girerler. Yabancı sokakları, evleri, düşman, saldırgan ve düzenci insanları ile kent, özlenecek bir yer değildir. Sonunda Bundren’lar annelerini gömerek eve, kendi dünyalarına dönmeye hazırdırlar. Ancak Darl’ı nesneler dünyasının şeytani imgelerinden biri olan akıl hastanesinde delilik canavarı ile boğuşmak üzere bırakırlar. Döşeğimde Ölürken’deki akıl hastanesine koşut olarak Ölmez Otu’nda cezaevi vardır. Bu iki romandan birinin başkişisini akıl hastanesinde, ötekini cezaevinde bırakmamız yaratılan dünyaların benzer niteliklerini anlamlı bir biçimde belirtmektedir. Ölmez Otu’nda şeytani dünyanın başka nesnel öğeleri de vardır: Meryemce’nin tek başına kaldığı ıssız köy, kavurucu güneşin altında işçiler için gerçek bir cehennem niteliğini taşıyan Çukurova’nın kendisi gibi. Her iki roman da temelde güldürü yapısında olduğundan az çok mutlu bir sonuca ulaşırlar. Döşeğimde Ölürken’de Anse, karısı Addie’ye verdiği sözü bütün güçlüklere karşın tutmuştur. Addie’nin yaşamı sırasında başlıca mutsuzluk nedeni, çözmesi gereken tek düğüm, insanların davranışları ile sözleri arasındaki uçurumdu. Anse’ın sözünü ilk kez davranışları ile doğrulaması, bu nedenle, olay örgüsü için olumlu bir gelişmedir. Ayrıca, güldürü türünün özelliklerine uygun olmak üzere roman bir evlilikle sonuçlanır. Anse Bundren kendine bu kez, hem de sözlerle davranışlar arasındaki uçurumdan tedirgin olmayan, nerede gömüleceği konusunda kafa yormayan bir eş bulmuştur. Cenaze arabası dönüş yolculuğunda düğün arabasına dönüşür. Yine olumlu bir gelişme Dewy Dell durumunda görülür. Çocuk düşürme çabaları başarısızlıkla sonuçlanan genç kız bebeğini doğuracaktır. Başka bir deyişle, bu kez, yaşam ölümü yenmiştir. Bütün bu olumlu gelişmelere karşın Bundren’ların yolculuğunun başarısı tam değildir. Aile olağan yaşamını sürdürmek üzere yine hep birlikte eve dönmektedir ama içlerinden birini kurban vermiştir. Hele Cash’in bir adamın ne zaman deli, ne zaman akıllı olduğunun bilinemeyeceği yolundaki sözleri anımsanırsa Darl’ın boş yere kurban edildiği de düşünülebilir. Kısacası, erişilen mutlu son içinde yaşanan şeytani dünyanın koşulları ile sınırlıdır. Ölmez Otu da olumlu gelişmelerle sonuçlanır. Romanın bitiminde pamuk toplama mevsiminin sonu gelmiş, aldıkları para köylüleri sevindirmiş, rahatlatmıştır. Şimdi artık dağ köylerinin serin ve sağlıklı havasına kavuşabilir, bir süre tasasız yaşayabilirler. Bu olayı önce topluca ırmakta yıkanarak, sonra da saz çalıp oyunlar oynayarak kutlarlar. Ancak, bu başarı çok sınırlı bir başarıdır. Irmaktaki arınmanın uyandırdığı kırsal şükran törenlerinin coşkusu ile ilintili çağrışımlar köylülerin cılız, çıplak bedenleri ve bunları kaplayan sivrisinek ısırıklarının kabuk tutmuş yaralarının içler acısı görünüşü ile dengelenir. Ayrıca köylüler Sefer’in egemenliğinden kurtulmuşlardır, tefeciye olan borçlarını şimdilik ödeyebileceklerdir ama bu düzen içinde ilerdeki mevsimlerin neler getireceği hiç belli olmaz. Hem onlar da Bundren’lar gibi kurban vermişler, Memidik’i cezaevine, Taşbaş’la Koca Halil’i ölüme göndermişlerdir. Bu sonuç hem romandaki tersinlemeyi gözler önüne serer, hem de Yaşar Kemal’in toplumsal görüşüne ışık tutar: Feodal toplumda kendi yazgısını değiştirme gücü yoktur.  1 Northrop Frye, Anatomy of Criticism, Princeton: Princeton University Press, 1957, s. 147. 2 a.g.y.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR