Günümüzde Sanat (1908-2008): Şöhret ve Servet
7 Eylül 2019 Sanat

Günümüzde Sanat (1908-2008): Şöhret ve Servet


Twitter'da Paylaş
0

Yüzyılın son çeyreğinde üretilen sanatın çoğunu kapsayan, tanımlanabilir bir tutumun var olduğunu sanıyorum. Benim tanımladığım dönem 1988’de başlıyor, 2008’de bitiyor ve Damien Hirst’ün imzasını taşıyan iki olayla şekilleniyor.

20. yüzyılın son on yılı ve 21. yüzyılın ilk on yılında üretilen sanatı tanımlayacak, genel olarak kabul gören tek bir terim yok. Hareketler anlamında söylersek 1980’lerin sonlarına doğru kuvvetten düşen postmodernizm resmi olarak tanınan son hareketti. Son yirmi beş yılda çok fazla güncel sanat üretilip satıldı, kamuoyu ve medya daha önce konuya bu kadar ilgi göstermemişlerdi. Ve daha önce güncel sanat örneği görebileceğiniz bu denli çok mekân olmamıştı. Küresel bir modern sanat patlaması yaşıyoruz.

Jake ve Dinos Chapman, Trajik Anatomiler (1996)

Bu dönemde görülen eğilimlerden biri de sanatçıların kışkırtmayı ve şok etmeyi hedefleyen işler üreterek beğeni ve saygınlığa dair kabul görmüş sınırları sorgulamaları oldu. 60’lar farklılık çağının sona erişine tanıklık etmiş, 70’lerin punk hareketiyse gençliğin suratına bir küçümseme ifadesi yerleştirmişti. Ancak 80’lerin sonlarına dek kimi toplumsal kabullere apaçık meydan okunamadı. Bu yıllar gelene dek aşırı şiddet betimlemeleri hâlâ en rüşt rafta ve X-sınıfı film statüsündeydiler. Bu konular sadece göndermeler ve imalarla ele alınabiliyordu. Ancak sonra yeni sanatçılar kuşağı devreye girdi ve kılıçlar çekildi. Britanyalı sanatçılar Chapman Kardeşler’in kan revan işleri geldi. Trajik Anatomiler (1996) gibi işlerinde görüldüğü gibi çalışmaları genelde kötürüm bedenler ve açık yaralar içeriyordu. Bu B-sınıfı korku filmi sahnelerine, simgelerine dönüşen grotesk, cinsel olarak deforme edilmiş cücemsi oyuncak bebekler dahil edilerek daha karanlık bir hava yakaladılar.

Tüm bu eğilimlerin 1980’lerin sonlarından bugüne sanatın nasıl yapıldığı ve nasıl ele alındığı üzerinde etkileri oldu. Olup bitene toplu bir isim koyma girişimleri de olmadı değil. Monumentalizm (Anıtsalcılık), Deneyselcilik ve Sansasyonculuk terimleri çağı ve sanat hareketini tanımlama umuduyla denendi, ama ikna edici olmadılar. Şok ve dehşet, genel tema olabilirdi, ama sanatçıların bir görüş ya da yöntemde ortaklaştıkları, onları tanımlanabilir bir sanat hareketi kılacak hiçbir birleştirici ilke yoktu.

Damien Hirst

Bunlara rağmen ben, yüzyılın son çeyreğinde üretilen sanatın çoğunu kapsayan, tanımlanabilir bir tutumun var olduğunu sanıyorum. Bu dönemin sanatçılarının takip ettiği geniş üsluplar, fikirler ve yaklaşımlar çeşitliliğini birleştirmeye başlayan bir sözcük var. Hiçbir kategorileştirmenin tam anlamıyla tatmin edici olmayacağının farkındayım. Kafamdaki sözcük bu dönemi tanımlayacak bir harekete isim olmak üzere düşünülmedi, ama sanat adına yaratılanların arkasındaki motivasyonları anlamamıza yardımcı olmak açısından yine de geçerli bir terim olduğunu düşünüyorum. Benim tanımladığım dönem 1988’de başlıyor, 2008’de bitiyor ve Damien Hirst’ün imzasını taşıyan iki olayla şekilleniyor. Birinci olay Temmuz 1988’de büyük ölçüde Hirst’ün düzenlenmesine önayak olduğu güneydoğu Londra’nın Docklands bölgesinde bir depoda gerçekleştirilen bir sergi. Freeze adlı bu sergi Hirst ile birlikte Londra’da Goldsmiths College’da okuyan ve okumuş on altı genç Britanyalı sanatçının eserlerini içeriyordu. 

Damien Hirst, Yaşayan Birinin Zihninde Ölümün Fiziki İmkansızlığı (1991)

Aralarında ressam Gary Hume kavramsal sanatçı ve heykeltıraşlar Michael Landy, Angus Fairhurst, Sarah Lucas ve Nokta Resimleri’ni ilk kez gösteren Hirst yer alıyordu. Bu grup Genç Britanyalı Sanatçılar (YBA) diye bilinen sanatçılar grubunun çekirdeğini oluşturdular. Freeze sergisi bu genç sanatçıların kendi kaderlerini kendilerinin tayin edeceğini kamusal olarak ilk ilan edişleriydi. Mesele kişisel politika, para ya da estetik olduğu kadar tutumda da yatmaktaydı. Ürettikleri sanatın ve içinde yaşadığımız dünyanın içini dolduran onların girişimci ruhları oldu. Ve hiç kimse bu ruhu Damien Hirst’ten dazla cisimleştiremezdi. Genç bir öğrenciyken Britanyalı dışavurumcu ressam Francis Bacon’ın ürkütücü ve rahatsız edici resimlerini keşfetti. O sıralar Hirst kendini bir ressam olarak geliştirmeye çalışıyordu, ama sonunda vazgeçti çünkü ortaya çıkan tuvallerin “kötü Bacon’lardan ibaret” olduğuna kanaat getirdi. Bunun yerine kahramanı Bacon’ın resimlerinin üç boyutta nasıl olacaklarını hayal etmeye koyuldu ve onları heykel olarak yeniden yorumlamaya soyundu. 1990’da Bin Yıl isimli eserini yarattı. Ortaya çıkan sonuç neredeyse bir biyoloji dersi gibiydi, sanki öğretmenlerin yaşam döngüsünü gösterebilmesi için hazırlanmış bir set: Sinekler ineğin başına yumurtalarını bırakıyor, yumurtalar larvalara dönüşüyor, larvalar sineğe dönüşmeden önce ineğin çürümekte olan etinde besleniyor, sinekler şekerleri yiyor, başka sineklerle çiftleşiyor, ineğin kafasına yumurta bırakıyorlar, ölen sinekler ineğin başının üzerine düşerek çürüyen organik maddenin bir parçası oluyorlar ve böylece larvalar için besin görevi görüyor. Korkunç mu? Evet. Sanat mı? Kesinlikle.

Bin Yıl ya da diğer adıyla Sinek İşi yüz yıl kadar geriye sürülebilecek bir sanat kanonuna oturmaktadır. Konu, yani yaşam ve ölüm, doğum ve çürüme en az sanat kadar eskidir. Hirst ayrıca minimalizme gönderme yapan formları kullanır (dikdörtgen kasa, beyaz kutu). İnek başının çürüyen eti Bacon’ın resimlerine ıstıraplı gücünü veren pıhtılaşmış kan kırmızısı ile mor yağlıboyayı andırır. Sanat dokundurmalarının listesi sonsuza dek uzayabilir. Ancak Hirst postmodernist ironiye hiç meraklı değildi. Bin Yıl kafası karışık bir sanatçının işiydi. Geçmişten hoşuna ne giderse onu toplayıp bir dokunuşla tekrar paketlemek peşindeydi. 

Sarah Lucas

Öte yandan Chapman Kardeşler dehşet verici bir kıyım sahnesi sunuyorlardı. Marc Quinn beş aylık süre zarfında topladığı, kendi kanından yapılmış Kendilik (1991) adını verdiği büstünü üretti, Hirst’ün eski arkadaşı Marcus Harvey ise Myra adlı resmini sergiliyordu. Bu epey gürültü kopardı. Harvey’in çocukların avuç izlerini kullanarak portresini yaptığı kişi Britanyalı çocuk katili Myra Hindley idi. Hirst’ün Freeze sergisinde yer almış sanatçıların sekizi Sensation sergisinde boy gösterdi. Bunlardan biri Sarah Lucas idi. Sarah Lucas ondan önce gelen Warhol ile Lichtenstein gibi, kaynak malzeme arayışına girdiğinde tüketim medyasının ucuz uçlarına yüzünü çevirdi. Zamanla YBA’nın büyümüş de küçülmüşlüğünün simgesine dönüşecek İki Yağda Yumurta ve Bir Kebap (1992) heykelini yaptı. Birkaç yıl sonra Lucas gene gündelik nesneleri kullandığı bir başka heykel olan Au Naturel’i (1994) yaptı. Lucas’ın heykelleri, toplumun kadınları ve cinselliği nasıl gördüğü ve resmettiğine dair derin bir yorum olarak okunabilir. 

Takashi Murakami

Takashi Murakami değinilmesi gereken bir başka isim. Warhol ile Lichtenstein bolca etkilendikleri 1960’ların Amerikan pop kültürünün ürünüyken Murakami de Japon pop görsel kültürünün çocuğudur. Murakami’nin referans noktaları anime ve manga’dır. Buralardaki karakterleri ve üslupları heykellere, resimlere ve ticarete dönüştürür. 1990’ların sonlarında Japon gençlerin bu karakterlerle ilgili takıntılarının pek konuşulmayan bir yanını yorumlayan bir dizi gerçek boyutlu heykel yapmıştır. Eserlerinde gençlerin bilgisayar ekranlarına bakarken kurdukları fantezilere ve karmaşalara gönderme yapar. 2008’de eserlerinden biri olan Benim Yalnız Kovboyum müzayedeye çıktı. Rehberdeki fiyat dört milyon dolardı. İşi satın almak isteyen iki koleksiyoner fiyatı dört milyonun üzerine sürükleyince herkes şaşırdı. 

Japon imgelemi modern sanatın gelişiminde büyük rol oynamıştı. Empresyonistler, post-empresyonistler ve dahası 19. yüzyıl Japon Ukiyo-e ahşap baskılarından ilham almışlardı. Derken araya iki dünya savaşı girdi ve sanat dünyası, dümeni Amerika’ya kırdı. Japonya artık güncel sahnenin katılımcısı değil, tüketicisiydi. Murakami’nin yapıtının amacı bu dengeyi tehsis etmekti: Anavatanda üretilmiş Japon görsel kültürünü almak ve tüm dünyaya yaymak. 

Banksy, Süpüren Hizmetçi (2006)

Artık belki de sanatçıların bakışları ve zihinleri başka yerde. Bir sanatçı-girişimci olmanın sonuçlarından biri de iş dünyasındaki herkes kadar menfaatlerinizi kovalama felsefesine uyum göstermek durumunda olmanız, zaman zaman şeytanla yapılması gereken anlaşmaları kabul etmenizdir. Tabii eğer sokak ressamlarında olduğu gibi, tümüyle pazarın dışında çalışıyorsanız ve kaybedecek hiçbir şeyiniz yoksa başka. Sokak sanatının kökenlerinin izi Picasso’dan Pollock’a pek çok sanatçıya ilham veren primitif mağara resimlerine dek sürülebilir. Ancak sokak sanatı nosyonu 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başlarında, New York ve Paris gibi şehirler, gerilla görsel sanatçılarından oluşan bir kuşağın tuvaline dönüşünce yerleşti. O günlerden beri sokak sanatı hareketinin gücü ve popülerliği dijital medyanın doğumuyla daha da arttı. Günümüzde Nairobi’de yapılacak kartpostal büyüklüğündeki bir sokak sanatı örneği, yapıldıktan bir saat sonra küresel bir sansasyona dönüşebiliyor: Bu potansiyeli, 2011’deki Arap Baharı sırasında ve aynı yıl yaşanan Libya iç savaşında en çok tercih edilen sanat formu olmasını sağladı. Bu formu kullanan sanatçıların en ünlülerinden biri olan Banksy’nin işleri Bristol’de yer alan bir müzede 2009 yılında sergilendiğinde halkın tepkisi son derece olumlu oldu ve müzenin bir sergiyle toplayabildiği izleyici sayısı rekoru bir çırpıda kırıldı.

Marcel Duchamp bugün hayatta olsaydı acaba bir sokak sanatçısı mı olurdu diye kuşkulanıyorum bazen. Kuşkusuz gittiği her yerde övgülere boğulurdu. Duchamp günümüz sanatçılarının üzerlerindeki etkisinden en fazla bahsettiklerini duyduğum sanatçı. Yüzyılın ilk yarısına Picasso’nun ressam kişiliği hâkimdi, ama ikinci yarısının Duchampvari akıl oyunlarının sergilendiği bir perdenin önünde cereyan ettiğine kuşku yok.

Öyle görünüyor ki Duchamp ile Picasso’nun çapında biri, 21. yüzyılda henüz belirmedi.

Yoksa belirdi mi…

(Kaynak: Will Gompertz, Pardon Nereye Bakmıştınız? Süreyya Evren, 2013, YKY)

Derleyen: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR