Hacı Abi, Hanım Teyze, Ben ve Sokak Kedisi Bich, Bir de Nicolas
1 Aralık 2018 Öykü

Hacı Abi, Hanım Teyze, Ben ve Sokak Kedisi Bich, Bir de Nicolas


Twitter'da Paylaş
2

Odamın penceresi, oturduğumuz binanın ön tarafındaki dükkânın bir adam boyu üstüne denk geliyor.

Bazen martılar, bazen kediler. Hepsi bir arada olmamak üzere çoğu geceler uğrayıp uykumun içine ederler.

O gece yine bir tıkırtıya uyandım.

Çok soğuk kanlı olduğumdan mıdır, alışık olduğumdan mı, yoksa korkaklığımdan mı? Gözlerimi açar açmaz nefesimi tutup, beni uykumdan eden tıkırtının ne olduğunu anlamaya çalışmaya çalıştım.

Hırsız! Yok artık. O’lum mahallede yabancı hırsız yok ki. Hepsi tanıdık çocuklar. Gelip bizi mi soyacaklar? Kiremitler uçmuştur gene, mart ayı sonuçta. Lodos bir başladı mı süpürür götürür kar altında esir ettiği pislikleri ve de en çok fakir esnafların kiremitlerini. Kiremit uçmuştur kiremit.

Yok yok, kedidir o kedi. Derken derken hareket etmeye başladım yatakta.

Tam sigara paketine elimi uzattığımda bir çığlıktır aklımı aldı. Sikeyim kiremidi n’oluyo lan?

Çığlık sesi iniltiye dönünce rahatladım.

Kim nerede olsa tanır bu inlemeyi. Orgazmın uç noktası, gecenin bir yarısı ve İstanbul’da bir çatının ortası.

Yuh be fantaziye bak.

Sevişmenin yeri saati yok desem haklıyım işte.

O sırada yatak odasının lambası koridordan benim odaya yansıdı.

"Uyandın mı Ömer. Duydun mu? Senin o taraf çatıdan geldi. Bakalım neyin nesi,” demesi ile odaya dalması bir oldu. Aynı anda ben de yataktan çıkıp, bu saatte bizi pencerenin önünde birleştiren sesin failleri ile  yüzleştik.

"Lânet olsun orospu çocuğu. Anası da çatılarda gezerdi bunun. Neyse yapacak bir şey yok. Sana iyi geceler" diyerek çıktı Hanım Teyze.

Bizim kara kedi Bihc manita yapmış kendine. E normal tabii, mart ayı dedik. Bir de onun sayesinde şunu öğrendim ki, kediler sadece mart aylarında değil, istek duydukça çiftleşebiliyorlarmış.

Bu arada isterseniz Bich'e piç diyebilirsiniz. Hane içinde biz öyle diyoruz. Hacı Abi ele güne karşı ayıp kaçar diye uydurdu Bihc ismini. Asıl adı Piç. Rahat olun.

Bu esrarengiz eve taşınalı altı ayı doldurmuştum. Esrarengiz diyorum çünkü ilk geldiğim günün akşamı, Bich'in anası boncuk evin içinde kaybolmuştu ve inanmasam da Hanım Teyze olayı, fizik ötesi varlıklara bağlamış, beni de etkilemişti.

Bu ev, hanım teyzenin rahmetli kocasının babasından kalma. Eski sanat yapılarının hayatta kalmayı başarmış örneklerinden biri... Aslında küçük bir konak desem tam isabet olur. Giriş katın altında, sanırım eskiden mahzen olarak kullanılan bir kat daha var. İçerde ise Hacı Abi ile bana kalsa bir ayda tüketeceğimiz, birbirinden lezzetli şaraplar ve antik değeri olduğuna inandığım, daha önce görmediğim değişik alet edevatlar var.

Hacı Abi ile yollarımızın bir şekilde kesişip ahbaplığımızın da haddinden fazla pekişmesinin ardından, sağ olsun Hanım Teyze’nin de tarifi mümkün olmayan cana yakınlığı ve halden anlayan kişiliği, benim burada yaşamama müsaade etti.

İlk geldiğim ayların neredeyse her akşamını, Hanım Teyze’nin kocasından öğrendiği gizemli hikâyeleri dinleyerek geçirdim. Hanım Teyze’nin ataları tıpkı kocasınınkiler gibi İstanbul'un eski ev sahiplerinden. Atalarının ataları da Anadolu’dan göç etmişler.

Sabah kahvaltı masasında otururken, "Bu yaramaz kediyi artık eve kapatmanın zamanı geldi" dedi Hanım Teyze.

Hacı Abi önce Hanım Teyze’ye sonra da bana bakarak, "Onun için depoya bir yer yapalım ne dersiniz?” dedi.

Dudaklarımı büzüştürüp sol kaşımı yukarı sağı aşağı çekip, mantıklı olup olmadığını düşünüyormuş gibi yaparken, "Bence de iyi olur, hem pencereden kaçmasını da engelleriz. Yalnız bu sizi biraz yoracak, küçük bir temizlik yapmanız gerekebilir. Ben de yardım ederim size,” diyerek masayı toplamaya başladı Hanım Teyze. Biz de çaylarımızı bitirip aşağı kata indik. Yapacağımız iş beni biraz heyecanlandırmıştı. Her zaman merak etmişimdir o mahzene benzettiğim, Hanım Teyze’nin depo olarak kullandığı mekânın hangi amaçla yapıldığını.

Peşimizden Hanım Teyze, Bich'i de alıp geldi. Yaramaz kediyi kucağından bırakır bırakmaz kedi, bizim görmediğimiz başka canlılar var da, onların varlığını deşifre etmeye çabalıyor gibi mekânı taramaya başladı.

İçerdeki eşyaların kalabalığı depoyu tarif etmemi pek mümkün kılmayacağa benziyordu.

Deponun duvarları küçük tuğlalarla baştan savma örülmüş gibiydi. Bunu, kapı tarafında kalan duvara, yerden bir metre yükseğe girintili çıkıntılı yapılmış takalardan anladım. Yalnız bu alelade işçiliğe, takaların içine istiflenmiş şarap şişelerinin başka bir hava kattığı gözden kaçmayacak derecede fark edilebiliyordu.

Hacı Abi ve Hanım Teyze uygun bir yer bakarken yaramaz kedi Bich'in yardım istercesine miyavlayışı bizi sesin geldiği sandıkların oraya yöneltti.

Bir an önce ne olduğunu anlamak için sandıkları taşımaya başladık. Bu sırada Bich hâlâ ateşe düşmüş gibi miyavlıyordu.

Sandıklar, kapıdan girildiğinde tam karşımıza düşen duvarın binadan taraf köşesine istiflenmişti. Hepsini yerinden kaldırıldıktan sonra köşeye denk gelen yerde, sanki bir kanal gibi basamak yüksekliğinde ve takribi bir metre uzunluğunda yere paralel olarak yapılmış, su giderine benzeyen çıkıntıyla karşılaştık. Baca deliğinden biraz daha dar olan oyuktan içeri bakmak için eğildiğimde müthiş bir koku midemi bulandırdı.

Benim kendimi çekmemle Hacı Abi eğilip kolunu içeri soktu. "İşte buldum seni, yakaladım," diyerek içeri sıkışan kediyi çekip çıkardı. Kokuyu o da hissetmiş olacak ki ayağa kalktığında yüzünü buruşturup, "Boncuk," dedi ve ekledi. "Sanırım o zavallı kedi de burada sıkışıp can vermiş.”
"Emin misin?" dedi Hanım Teyze.
"Bunu anlayabilmek için, bu ne işe yaradığı belli olmayan yapıyı kırmamız gerek.”

Duvar kısmına kadar kırıp açtığımız delik tam duvarın bitişiğinden aşağı doğru uzanıyordu. Birkaç saatlik uğraş sonunda tamamen ortaya çıkan şey, tahmini bir metrekare genişliğinde bir çukurdu.

Zavallı kedinin çürümüş cesedini alıp bir torbaya koyarak imha ettik. Bizi asıl şaşırtan ve Boncuk’a üzülmemize engel olan şey, açtığımız çukurun içinden çıkan küçük sandık oldu.

Şaşkınlık içinde kucağında sandıkla yukarı kata çıkan Hacı Abi’yi takip ettik. Hacı Abi biraz uğraş verdikten sonra açabildi sandığı. İçinden çıkan, rulo şeklinde sarılmış ne derisi olduğunu bilemediğimiz ama harita olduğuna kanaat getirdiğimiz şeyi incelemeye başladık... Üzerinde benim bilmediğim yazılar, semboller ve bir yerin koordinatlarını gösteren çizimler vardı. "Bu bir define haritası," dedi Hacı Abi. Hanım Teyze başıyla onu onaylayıp, "Evet bu bir harita. Beyim hep bahsederdi bundan ama akıbeti hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Böyle bir şeyden en iyi papaz Nicolas anlar, ben onu alıp geleyim," diye çıktı evden.

Papaz Efendi Hanım Teyze’nin kuzeni. Kilisesinin bitişiğinde, kendine ait olan evinde yalnız yaşıyor. Hanım Teyze’den de başka kimsesi yok. Kendi tarihleri ve bu gibi konularda bilgi sahibi olduğunu ve de çok meraklı olduğunu biliyorum. Ev dışında bir yerlerde ne zaman karşılaşıp da muhabbet etsek, konuyu bu mevzulara getirip ballandıra ballandıra hikâyeler anlatır. Tuhaf bir adam.

Nicolas haritayı inceledikten sonra, "Bu Anadolu’dan göç etmiş bir köye ait, bütün hazinelerinin gizlendiği yeraltı şehrinin haritası,” dedi. “Köyün ismi Mihaylen. Yalnız bu çizim o dönemki yerleşkeyi gösteriyor. Şu an orada başka bir köy ya da şehir var mı bilinmez. Ama durun bakalım bize yardım edecek birini tanıyorum."

İçine düştüğümüz ve bir anda gelişen bu olay bizi, değişik bir maceranın içine sürüklemeye başlamıştı. Hacı Abi ve Hanım Teyze’nin yüzünde hem mutluluk hem de bir tedirginlik olduğu apaçık belli oluyordu. Memlekette yaşadığım dönemlerde böyle şeylere merak sarmıştım ama sadece merak olarak kalmıştı. Şimdi birebir böyle bir olayın içinde olmak beni biraz korkutsa da bir an önce haritanın sırrının çözülmesi için elimden geleni yapmaya hazırdım.

Ertesi gün Nicolas güzel bir haberle geldi; haritadaki köyün şimdiki konumunu ve öğrendiği diğer bilgileri bizimle paylaştı. Tesadüf o ki; köyün bulunduğu yer, benim köyümün sınırları içerisine düşüyormuş. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışırken. Hacı Abi ile göz göze geldik. "Sizin...”

“Evet abi bizim köy.”

Nicolas buna çok sevindi.
“Desenize bu iş sandığımızdan da kolay olacak, inanılır gibi değil."

"Yalnız bu biraz tehlikeli olabilir. Böyle bir işe kalkışırken mutlaka yanında işin ehli biri olmalı, arkadaşım da benimle hemfikir. Gerekirse iki hafta sonra müsait olacağını ve bizimle gelebileceğini söyledi" dedi Nicolas. Hacı Abi karşı çıktı. "Ganimetten faydalanmak için öyle söylemiştir o," dedi.

“Abicim bununla ilgili çeşitli efsaneler anlatılır bizim oralarda. Bir dönem merak sarmıştım böyle işlere. Yakın tanıdığım ve bu işlerle uğraşan biri vardı. Orayla ilgili çok araştırma yapmış. İstanbul’da tanıştığı bir Ermeni gizemli şeyler anlatmış ona. Hazine odalarından falan bahsetmiş. Orayı bilmeyen birinin girişi bulsa dahi odalara ulaşmasının imkânsız olduğunu söylemiş. Birçok tuzak ve tılsımdan bahsedince, benim arkadaş cesaret edemediğinden öylece kapanmış mevzu.”

"Ben öyle şeylere inanmam, hepsi masal efsanesi boş verin siz. Elimizde harita var işte, göreceksiniz çok basit olacak,” dedi Hacı Abi. Hanım Teyze karşı çıkmak istese de Hacı Abi’nin kendinden emin duruşu onu da ikna etti. Nicolas ve ben ise çaresiz kabullenip, benim arabayla akşam yola çıkmak üzere hazırlıklara başladık.

Nicolas, “Tılsımlarda papaz büyüsü kullanmışlardır, bunun için Bich'e ihtiyacımız olacak, onu da yanımıza almamız gerekecek,” dedi.

Kedi büyü için ne işe yarayacaksa artık.

Vakit kaybetmeden yola koyulduk.

Sabaha karşı köye ulaşmıştık. Arabayı gideceğimiz yere yakın ormanın içine gizleyip kazma, kürek, el feneri gibi gerekli eşyaları sırtlanıp engebeli tepeleri aşarak varacağımız yere vardık.

Hem koordinatlardan hem de daha önce dinlediğim hikâyelerden faydalanarak belirtilen yere ulaşmamız zor olmadı.

Üç ayrı dereden akan su yatağının birleştiği yerin batısına düşen kayalıkların tepesine çıktık. Giriş anahtarının orada olduğunu gösteriyordu harita. Kayalıkların tepesinde Horasan harcı ile yapılmış küçük bir düzlüğün üzerinde, doğu yönünü gösteren bir işaret bulduk. Ok yönünde takip ettiğimiz tarafta ise kayanın üzerine kazınmış eski yazılar bulunuyordu.

Nicolas yazıyı büyük bir dikkatle okuyup tercüme etmeye çalıştı.

Evet giriş burada değil. Bilmece gibi bir şey karalamışlar buraya.

Hacı Abi, "Ne yazıyor?" dedi.

"Dön sırtını bak karşıya. Tilkinin evi senin de evin."

Hiçbir anlam çıkaramadığımız bu yazının ne anlatmak istediği üzerine fikir yürütmeye başladık... Hepimize de mantıklı gelen cevabı Hacı Abi verdi:

"Giriş karşıda ve bir tilki yuvasına benziyor olmalı."
“Tabii ya," dedi Nicolas.

Karşıya geçip tilki yuvası ya da benzer bir oyuk-delik her neyse aramaya başladık. Yalnız böyle bir şeyin bunca yıl açık bir şekilde yeryüzünde görünür kalması mümkün değildi.

Uzun bir arayışın ardından ümidimizi kaybetmiştik. Ortada ne bir tilki yuvası ne de bir iz vardı.

Kayalıkların su yatağına daha yakın tarafında gezinen Hacı Abi, "Buraya gelin, galiba bir şey buldum," diye seslendi. Yanına vardığımızda gerçekten de bir tilki yuvasına benzeyen oyukla karşılaştık. Biraz dikkatli incelendiğinde el yapımı olduğu anlaşılıyordu. “Belli ki bunun arkası boş, bir çeşit harçla kapatmışlar. Kırıp, deliği genişletmemiz lâzım,” dedi Nicolas.

Nihayet... Dikkatli bir çalışmanın ardından girişi bulmayı başarmıştık. Ben ve Nicolas az çok bir şeyler duymuştuk, yani bir şeyler biliyorduk. İçeri girmek için ne kadar sabırsız olsak da bir müddet beklememiz gerekiyordu. Yıllarca kapalı kalmış toprak altı bir mekân da zehirli gaz birikme olasılığı elbette mümkündü.

Uygun bir yer bulup çadırlarımızı kurduk. Akşam olmak üzereydi. Bir şeyler yiyip içip yaktığımız ateşin başında toplandık. Yarın ki yapılacaklar hakkında planlarımızı yapıp zengin olma hülyaları içinde uykuya daldık.

Alışık olmadığımızdan mı, içine düştüğümüz maceranın verdiği heyecan mı, kimse rahat bir uyku uyuyamadı.

Sabah erkenden ayaklanmıştık. Güneşin doğmasını bekledik.

Nicolas, "Hadi bakalım artık vakit tamam,” diyerek kediyi kucağına alıp açtığımız deliğin önüne vardı. Beni de yanına çağırıp kucağındaki kedinin başını okşamamı ve gözlerimi kapamamı istedi. Böyle bir şey için neden beni kullanıyorsun demek geçti içimden ama diyemedim. Anlam yükleyemediğim bir şeyler söylemeye başladı. Korkuyordum. Bir an gözlerimi açmak istedim; lakin göz kapaklarım mühürlenmişti sanki... Bu beni daha da tedirgin etti. “Nihayet büyü çözüldü, açabilirsin gözlerini,” dedi Nicolas. Bunu nereden anladığı hakkında tabi ki bizim bilgimiz yoktu.

“Saçma,” diye alaylı tebessüm etti Hacı Abi. Saçma da olsa başıma bir iş gelmeden kurtulduğuma sevindim.

Hacı Abi, “Hadi artık girelim şuraya,” dedi, el fenerini alıp eğilerek önce kafasını sonra bedenini içeri soktu. Sonra tekrar çıkıp, “Aşağı doğru batı yönüne kıvrılarak inen bir merdiven var. Sanırım bu bizi karşıdaki büyük kayalıklarının altına götürecek. İçeride yolumuz uzun olabilir. Dikkatli olmamız gerek,” dedi. “Evet haklısın,” dedi Nicolas. Bunun için hepimiz girmeyeceğiz. Olası bir tehlikede dışarıda birinin kalması bize yarar sağlar,” diyerek Hanım Teyze’yi görevlendirdi.

Önden Nicolas arkasından Hacı Abi ve onun arkasında da ben, biraz heyecan biraz da korku ile nefesimizi tutup merdivenleri indik. Aşağı inesiye kadar elli iki basamak saydım. Basamağın bitti yerde, altı kişilik asansör büyüklüğünce bir alan ve karşımızda iki oda kapısı genişliğinde bir kapı duruyordu. Nicolas kendi fenerini haritaya tutarak kapının nasıl açılacağına dair bir şeyler olup olmadığını inceledi. "Haritada kapı hakkında bir şey yok. Kapıyı iterek açmayı deneyeceğim bana müsaade edin."

Ben sol tarafına Hacı Abi de sağ tarafına geçtik. Nicolas omuzladığı kapıyı ittirdi. Kapı ortasından iki yana açıldı. Açıldığı anda Nicolas olduğu yere yığıldı. Hacı Abi de ben de korkudan donmuş, ellerimizdeki fenerleri önce kapıdan içeri sonra Nicolas’ın bedenine tutarak vücuduna saplanmış oklara bakakaldık. Kapının iç tarafının hemen üzerine yerleştirilmiş bir mekanizmadan fırlamıştı bu oklar. Süzülerek olduğum yere yığıldım. Gözlerim dolmuş ama ağlayamıyordum. Orada o şekilde ne kadar süre kaldık hatırlamıyorum. Hanım Teyze’nin sesini duyunca kendimize geldik. Yerde yatan kuzenini görünce kucağındaki kediyi bir kenara bırakıp, “Lanet olsun. Söylemişti... Tuzak olabilir demişti,” diyerek Nicolas’ın üzerine kapanıp ağlamaya başladı. Böyle durumlarda ne yapılacağını bilmiyordum. “Olan oldu onu dışarı çıkaramayız biz devam edelim,” diyen Hacı Abi’yi, "Sen ne duygusuz bir adamsın," diye tartaklamaya başladı Hanım Teyze. Hacı Abi onu omuzlarından tutup salladı. "Ne dememi bekliyorsun? Ne yapabiliriz? Nerede, ne iş peşinde olduğumuzun farkında değil misin? Hem biliyorsun bütün bunlar...”

Hanım Teyze daha fazla bağırarak sözünü kesti ve bir an da sakinleşti. Tavırlarına hiçbir anlam veremedim. Hacı Abi haklıydı belki ama ben bu olanlardan sonra hemen buradan kaçmamız gerektiğini düşünüyordum.

“Bence daha fazlasını yaşamadan çıkıp gidelim,” dedim.

“Evet,” dedi Hanım Teyze. "Bir an önce gidelim buradan," diye merdivenlere yöneldi.
Hacı Abi, "Hayır. Hiçbir yere gitmiyoruz. İçeri gireceğiz," dedi, titrek adımlarla yürümeye başladı.

Gerçekten de içeri girebileceğine ihtimal vermedim fakat o gözden kaybolmuştu. Hanım Teyze de ondan cesaret alıp peşine takıldı. Arkalarından seslenip, gidiyorum diyerek hiç beklemeden, soluk soluğa merdivenleri tırmanarak kendimi dışarı attım.

Bir müddet bekledikten sonra da arabanın bulunduğu yere varıp, oradan da köye geçtim.

Köyde de bu işlerle uğraşan arkadaşımın evine misafir oldum. Ona hiçbir şey anlatmadım.

Bir haftayı geçmişti. Hacı Abi ve Hanım Teyze’den haber yoktu. Onları o şekilde orada terk edip kaçtığım için hem kendime hem de benimle gelmedikleri için onlara kızıyordum.

Bir akşam arkadaşımla muhabbet ederken, konuyu define işlerine getirip orası hakkında ne bildiğini sordum.

"İstanbul’da tanıştığım o Ermeni’nin anlattıkları beni bu işlerden soğuttu kardeş. Çok oldu. Bıraktım o işleri".

“Ne anlattı ki sana?”

"Orada çok büyük bir hazine olduğunu bu çevrede bilmeyen yok. Kırk odalı bir yeraltı şehri diye anlatmıştı bana. Giriş kapısını bulup açtığın an, yayından boşanacak okların hedefi olmak istemiyorsan dikkatli olacaksın. İlk tuzaktan kurtulup içeri girdiğinde ise ayaklarının altında bir sürü yılan dolaşacak. Biraz daha ilerlediğinde bir su yatağı göreceksin. Geçilmez sandığın akıntı seni caydırabilir. Korkmayacaksın. Yürüyerek geçebilirsin karşıya. Karşıya geçtiğinde ise, iki ayrı kapı göreceksin. Kapılardan biri yeraltı şehrine açılıyor. Diğer kapı ise açıldığı an da yeraltı şehrinin kendi içine çökmesi için tasarlanmış. Doğru kapıyı açar da şehre ulaşırsan kapıları açık üç oda bulacaksın bunların ikisi değerli ziynet eşyaları ile dolu üçüncü odada ise sadece bir kitap var. Ben senden hiçbir şey istemiyorum sadece kitabı bana getir demişti."

"Ben de cesaret edip kabul etmedim. Yalnız... Beni ikna etmek için mi dedi bilmiyorum ama anlattıkları tuzakların hepsini tılsıma çevirebileceğinden bahsetmişti.

“Nasıl yani! İsmini hatırlıyor musun bu adamın?”

"Nico muydu Nicol muydu öyle bir şey işte.”

“Nicolas olabilir mi?”

"Evet, evet tamam Nicolas. Çok çelişkili konuşunca güvenemedim bu adama. Her şeyi biliyorsan kendi başına neden yapmıyorsun dedim. Tuzakları tılsıma dönüştürebilmesi için o bölgede doğmuş, güvenilir birine ihtiyacım var demişti.”

“Lanet olsun.”

"Anlamadım kardeş."

“İnanmıyorum.”

"İnansan da inanmasan da hikâye bu kardeşim."

“Ben böyle hikâyenin içine edeyim.”


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


Peyami Ulutürk
[Bazarov olsa idi “abi” demezdi.] Meclise katkı yapmak isterim, dostlarım. Şu canı sıkılan adama, şu yirmi birinci yüzyıl aydınına kulak verin. Kah Kah Kah! Rus romanlarında karakterler böyle gülüyor, ne yapayım? Çeviren de amma çevirmiş ha. Aydın dedim, çok mu kibirliyim? Neyse. Neyse ki “neyse” var. Kurtarıcımız bizim o. Kurtarıcımız Kilisesi’ne bağış yapın. “Abi” dememek protest bir eylemdir. Vay be… Cümleye bak cümleye. Aforizma tapkını seni. Bak, yeni bir kelime buldum. Tapkın. Çapkın gibi. Tapkın, tapan, tapıcı, falan fıstık feşmekân. Nerde kaldık? “Abi” dememek protest bir eylemdir. Bir tavır, bir duruş, birey olmaya, Bazarov’un torunu olmaya giden yolda ilk merhaledir, dostlarım. Lütfen, lütfen şu yirmi birinci yüzyıl aydınına, kelimelerle zehirlenmiş bu zavallıya kulak verin. Bak… Bak nedir ya? Look ve listen gibi. Anladın mı? Anladım. Bak, şöyle anlatayım, Ali abi dedin, Ali bey dedin, ne bileyim, Ali amca dedin, dedin oğlu dedin… Bir de Ali Yılmaz dedin, sözgelimi, "Merhaba Ali Yılmaz". Bilmem aradaki farkı anlatmama gerek var mı? Asıl söylemek istediğim dostlarım, bu kadar abinin, ablanın, amcanın, hocamın, başkanımın, üstadın, büyüğün, haşmetlünün, falan fıstık feşmekânın olduğu bir toplumda birey çıkmaz, eleştiri gelişmez, text critic heç gelişmez. Bilmem niçin text critic dedim, ah, bilmem niçin?
9:33 PM
Sermet Yavuz
"Abi, orospu çocuğu, yuh be..." Hayata dair her şey edebiyata dahil mi? Bütün sözler, sözcükler, cümleler, deyişler, söylemler vs... Edebiyat yapma/yapmama kaygısı ne ola ki? Realite bu mu acep? Peki, rafine edebiyat? Hayatın, sokağın, insanın, insana içkin olanın, insandan ileri gelenin imbikten geçirilmiş haali bu mudur? Not: Konu ahlakla değil, edebiyatın estetiği, estetiğin edebiyatı ile ilgilidir. Selam. s.y.
8:45 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR