Haden Öz • Çığlık
14 Nisan 2018 Öykü

Haden Öz • Çığlık


Twitter'da Paylaş
0

“Neden kadın değilim,” diye düşündü Levent. “Neden erkeklik kahrediyor beni? Ruhum neden bu erkek bedenimde acı çekiyor? Yoksa bu acı, erkek bedenimle ilgili değil mi? Kadın olsaydım kadınlık da böyle acı verir miydi bana?” Etrafındaki kadınları süzdü. Ellerine baktı kiminin, kiminin ayaklarına, kiminin gözlerine takıldı gözleri. Hemen kaçırdı gözlerini. Kadınları süzen erkekleri gözledi. Onların kadınlar üzerindeki bakışlarını süzdü. O bakışların kadınların bedenlerinin hangi noktasına yöneldiğini anlamaya çalıştı ve o bakışları yakaladı. Birinden öbürüne kaydı bakışları. Sonra kadınlara baktı. Erkek bakışları altında çeşitli hallere bürünen kadınlara baktı. “Neden erkeğim," diye düşündü. İçini bir kusma isteği sardı. Kendine yönelmiş bakışlara yöneldi gözleri. “Çıplak mıyım,” diye geçirdi içinden. Süzdü üzerindeki giysileri. Ellerine baktı. Ayaklarına baktı. Trenin penceresindeki aksini süzdü. Ne kadar da yabancı bir suret! Bu ben miyim? Düşüncelerim bu suretten mi çıkıyor? “Neden çıplak değilim,” dedi içinden bir ses. Üstündeki kıyafetler de ayrı bir yüktü. Erkeklere baktı. Çıplak düşündü onları. İçi kalktı. Kendini zor tuttu. Kadınlara baktı. Hemen gözlerini kaçırdı. Sonra, "Neden gözlerimi kaçırdım ki?" diye düşündü. "Ruhumun bir kadın bedeninde olmasını istemiyor muyum?" Şu yorulmak bilmeyen sorular! Başını önüne eğdi. Küçüldü olduğu yerde. Küçüldü. Bir nokta kadar olduğunu hissetti. “Buhar olup havaya karışsam, toz olup gitsem,” diye düşündü. Yok olma düşüncesi sardı bütün ruhunu. Nasıl bir duyguydu acaba? Hissedebilir miydi? Acaba, iyi ki yokmuşum, diye bir cümle sarf edebilecek miydi bir zaman? "Şu an kadın olsaydım ne düşünüyor olurdum acaba? Ne hissederdim bu kadar erkek arasında. Nasıl bakardım erkeklere, kadınlara. Vücutlarının hangi bölgesine bakardım en çok. Bakıp da ne düşünürdüm. Bir erkeğin yerinde olmak ister miydim acaba?" dedi içten içe. Bir süre daha dolaştı zihninin labirentlerinde. Kadın bedenlerine girdi, erkek olarak kaldı, çocuk oldu. Duvardan duvara çarptı ruhunu. Olduğu yerde devleşti. Her şey mini minnacık kaldı. Ulaşamadı hiçbir şeye, hiç kimseye. Bir kadının kendisini süzdüğünü fark etti. Göz göze geldi. Gözlerini kaçırmadı. Bir süre baktı. Kadın baktıkça bakıyordu. Sıkıldı. Utandı. Gözlerini kaçırdı. Sonra inenlere binenlere baktı bir süre. İçinde bulunduğu vagonda birkaç kadın vardı. Tıklım tıklım olan vagon havasızdı. Açılan kapılarla soğuk hava içeri sızıyor. Sonra kapının kapanmasıyla içerisi tekrar eski sıcaklığına kavuşuyordu. Kalabalığın üstünde gözlerini gezdirdi. Tek tek adamlara baktı. Onların nereye baktıklarına baktı. Baktıkları yere baktı. Kadınlara baktı. Erkeklerin neler düşünüyor olabileceklerini düşündü. Zihinlerinden şu an neler geçiyordu her birinin. Kestirmeye çalıştı. Kulak kesildi. Kadınların neler düşündüklerini merak etti. Üzerindeki bakışlara bakışlarını düşündü. Köşede bir yerde etrafında birçok erkek olan bir kadına baktı. Başını eğmiş kitap okuyordu. En azından okuyor görünüyordu. O kadının yerinde olmak istemedi her nedense. "Neden erkeğim hâlâ," diye düşündü. İçindeki erkek hallerini düşündü. O erkek hallerinin kadınlarla ilişkisini düşündü. Annesiyle, kız kardeşiyle, arkadaşlarıyla, dostlarıyla, hayatına girip çıkan bütün kadınları düşündü. O kadın hallerinin kendi erkek halleri ile çatışmalarını, uyumluluğunu, sevgisini, öfkesini düşündü. Kapıya yanaştı. Tren durdu. Kendisiyle birlikte bir kadın ve birkaç adam indi. Kadınla aynı yöne yürüdü. Kadın birkaç adım önündeydi. Levent hızlandı ve kadını geçti. Kadın arkada kaldı. Birden kadınların arkasından yürürken rahatsız olduğunu düşündü. Daha çok onların rahatsız olabileceği düşüncesi kendisini rahatsız ediyordu. İçindeki erkek halleri titriyordu, eriyordu. Bir bir yontuyordu onları. Kavgaya tutuşuyordu her biriyle. "Neden kadın değilim," diye düşündü. Şu an kadın olsaydı ve arkasında bir erkek yürüyor olsaydı ne hissederdi acaba? Düşündü ama bilemedi. İçine hapsolduğu toplumu düşündü. Kafasında çatışan, uçuşan, kaynaşan fikirleri düşündü. Hangileri tamamen kendisine aitti? Hangileri o toplumun ona dayattığı fikirlerdi? Hangileri onu esir alıyordu? Hangileri ona sonsuz bir özgürlük veriyordu? Ruhu yoruldu. İçini bir bulantı sardı. Yürüdüğü yolda öylece durdu. Sanki kilitlenmişti. Gelip geçenlere aldırmadan çakılı kaldı. Gözlerini kapadı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. İçinde karşı koyamadığı bir çığlık atma isteği belirdi. Etrafına bakındı. Gelip geçenler, geçip gidenler, tuhaf tuhaf bakanlar, görmeyenler; kadınlar, erkekler, çocuklar... Birden kendini o akıp giden kalabalıkta yapayalnız hissetti. Sanki kimsecikler yoktu. Sanki koskoca bir şehrin bu caddesine fırlatılmıştı. Öyle yapayalnız. Sanki şehrin bütün insanları, kedileri, köpekleri, yaşama belirtisi gösteren ne varsa çekip gitmişti de Levent bir başına kalmıştı. Başını kaldırıp tekrar göğe baktı. Bir tek güneş vardı. Koskoca gökyüzünde bir tek güneş. Öylece duruyordu orada. Yapayalnız. Güneşin yalnızlığı kadar kendini yalnız hissetti Levent. Gırtlağı yırtılırcasına bağırmak istedi. Sonra bir ağlama isteği kapladı içini. Aksın gözyaşları sular seller gibi. Etrafına baktı. Kalabalık. Gelip geçenler, gidenler... Karşıda, bir duvarın dibine kıvrılmış, uyuyan bir köpek ve köpeğin yanında sırtını duvara yaslayıp oturmuş, sigarasını tüttüren bir adam. Levent sanki elektrik çarpmış gibi irkildi birden. Adama ve köpeğe tekrar tekrar baktı. Gözleri karardı, ayırt edemedi. Hangisi köpekti, hangisi insan? Koşmaya başladı aniden. İnsanlara çarpmamaya özen göstererek ama arada çarparak koşuyordu. Bir sokağa saptı. Eski bir binanın kapısından içeri girdi. Merdivenlerden hızlı hızlı indi. Kapıyı açtı. Evet, nihayet evindeydi. Kendini bir parça huzurlu hissettiği, günlerce dışarı çıkmadığı bu küçük izbedeydi. Derin derin soluyordu. Terlemişti. Kendini hemen kanepenin üstüne attı. Sırt üstü uzandı. Derin derin soluyarak tavana dikti gözlerini. Başı çatlayacak gibiydi. Parmak uçlarını alnına bastırdı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu, sanki göğsünün kafesinden uçup gidecekti. “Ah kalbim bir özgür bırakabilsem seni,” diye geçirdi içinden. Gözleri nemin tavanda bıraktığı çizgileri takip etti. Bu çizgilerden figürler oluşturdu. Her zaman yaptığı gibi. Kadın figürleri, erkek figürleri, hayvanlar, çiçekler, deniz… Daha önce onlarca figür oluşturmuştu. Şimdi onlara yenilerini ekliyordu. Eskilerini tekrar çiziyordu zihninde. Zihnindeki tüm karmaşa yansıyordu tavandaki figürlere. Teri soğumuştu. Nefesi seyrekleşmeye, kalp ritmi de normalleşmeye başladı. Dışarıdaki kalabalık geldi aklına. Ürperdi. “Ah benim yanlış yazgım! Neden erkeğim hâlâ? Neden bu erkek bedenimden, bu hapishaneden kurtulamıyorum?” diye düşündü. Ters dönüp yüzükoyun uzandı. Yüzünü yastığa gömdü. Yastığı dişledi. Sesini, gözyaşlarını yastıkla boğdu. Bütün bedeni sarsılıyordu. Bedeninde bir savaş vardı. Ruhundaki bütün kalabalık ayaklanmış var gücüyle bedenini sarsıyordu. Sarsıntı giderek arttı. Öyle ki kanepe de sallanıyordu. Deprem oluyordu. Sonra sarsıntılar ağır ağır geçmeye başladı. Kalabalık dağılıyordu. Ruhundaki son adam da çekip gitti. Bedeni duruldu. Öylece kıpırtısız kaldı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR