Hakkı Devrim ve Hulki Aktunç: Türkçe elastik midir...
7 Eylül 2015 Söyleşi

Hakkı Devrim ve Hulki Aktunç: Türkçe elastik midir...


Twitter'da Paylaş
0

Hakkı Devrim ile Hulki Aktunç, Türkçenin saygınlığı için bütün hayatları boyunca gösterdikleri titizlikle örnek oldular. Yazarlara ve okurlara dilin ne denli önemli olduğunu anlattılar. Şubat 2000’de yaptıkları bu söyleşi hem güncelliğini koruyor hem de her sözü üstünde durup düşünmeye değer.

Hakkı Devrim: Umuyorum ki beni buraya “dil uzmanı” olarak değil, “lafebesi” olarak davet ettiler. Davet edildiğimde ben düşündüm ki, izleyiciler “zarf nedir, edat nedir?” derlerse cevap veremem, rezil olma faslı bana aittir. Bugün için de bu konuşmalara gelenler zihinlerinde bir plan yapıyor. Ben iyi, tecrübeli bir konuşmacı değilim. Küçük bir hazırlığım var. Bugün Tahsin Yücel Bey gelebilirdi buraya, o bir bilimadamı, tesadüfen ben geldim. Hulki Bey dostum da, bildiğiniz gibi, dilde behresi olan bir arkadaşımızdır. Hem bir edip olarak, edebiyatçı olarak, hem de, benim için çok kıymetli bir vasfıyla, sözlük yazarı olarak. Ben müsaade ederseniz Türkiye’de sözlük yazarlarını azizler meyanında görüyorum. Her kim ki kullanılabilir bir sözlük yapmıştır, benim gözümde aziz mesafesindedir. Benim aziz kardeşlerimden biridir, yaşça çok küçük olduğu için böyle söylüyorum. Şöyle bir hileli plan düşündüm. Beni de lütfen aranızda bir seyirci kabul ediniz. Ben de Hulki Bey’e sualler tevcih etmek üzere, kısmen sizin aklınıza gelen, kısmen benim aklıma gelen muzır sualler bulabilirim merak etmeyin. Ben burada hokka gibi oturayım, konuşmayı o açsın. Sistemli bir şekilde götürebilir. Ben de haddim oldukça bu konuşmalara katılayım. Sözü size devrettim aziz üstadım.

Hulki Aktunç: Estağfurullah! Bir kere benim elli yıllık yaşamımda Hakkı Devrim’in çok önemli bir yeri vardır, bilenler bilir. 1967-1968’de ben on yedi, on sekiz yaşında bir meraklı genç olarak Meydan Larousse kadrosuna girdiğimde hepimizin başkanıydı. Dolayısıyla bütün söylediklerini böylece nakzetmiş olduğumu düşünüyorum. Kendileri benim ustamdır. Orada şunu gördüm; bu türlü devasa bir ansiklopedide, belirli ve çok sıkıştırıcı bir takvimi olan, şu gün şu kadar bitirilecek, her gün 4800 satır okunacak, gibi kuralları olan bir yerde, oradaki yazarları, dilcileri yönetmek çok az kimsenin haddidir. O yüzden gerçekten bu tevazu beni, kusura bakmasınlar ama, inandırmıyor. Ben kendilerinden çok şey öğrendim. Neyi öğrendim? Şunu öğrendim; her şeyde önce tutarlılık, tutarlı olma zorunluluğu, zamanı doğru kullanmak, her şeyden önce kalıcı bir söylem içinden konuşabilmek... Bütün bunları on yedi, on sekiz yaşında bir gençken orada öğrendim. Dolayısıyla kendilerine çok şey borçlu olduğumu yinelemek istiyorum.  

hakkı devrim

HD: Çok naziksiniz, sağ olunuz!

Ne yapayım, dilin sorunlarını ele alan bir kitapta, belki siz de hatırlayacaksınız, şöyle bir cümle vardı: “Erkeklerimizin fesli, sarıklı sokaklarda dolaştığını zannediyorlar.” Şimdi “fesli, sarıklı sokaklar” olmaz.

HA: Dil sorunu, bana sorarsanız, 1980’lere kadar çok mekanik bir şekilde tartışılmıştı. Şöyle: Dilimizi yabancı sözcükler istila etmektedir, buna karşı önlem alalım... Elbette buna karşı önlem alacağız. Ancak dil, sadece başka dillerin sözcüklerinin istilasıyla harap olmuyor. Dilin harap olmasının son derece önemli ve mekanik olmayan, zaman içinde gelişe gelişe bir kanser gibi yayılan bazı nedenleri var. Bu nedenler konusunda elden geldiğince kafa yormaya çalışmışımdır. Ben de dilci değilim. Bir sözlük yazdıysam, bunun nedeni şuydu: Argo Sözlüğü, yazarı Ferit Devellioğlu rahmetli olduğu için zamana yenilmişti. Başka birisi de çıkıp, zaman içinde akıl almaz zenginlikler kazanan ve bunu da anadiline veren argo gibi bir hazineyi değerlendirmemişti. Ben de bir leksikolog olmadığım halde oturup yedi sekiz yıl içinde bu argo sözlüğünü bitirdim. Hâlâ da onun serüveni devam etmekte. Çünkü argo değişiyor ve sözlükler, kurallar dile yetişemiyor. Ben, bir dilin sorunları sadece yabancı sözcüklerin istilasıyla başlar görüşü mekanik bir görüştür, derken şunu kastediyorum. Şimdi, konuşma dilinde, yazı dilinde bozulmalar var. Hakkı Devrim üstadın söylediği gibi, bir de işin kurallarının konulduğu noktalarda bozulmalar var. Kendileri bir konuşmalarında şöyle demişti: “Dünyanın hiçbir yerinde her önüne gelenin imla kılavuzu basıp yaydığı görülmemiştir. Belirli bir otorite vardır; o otorite veya otoriteler topluluğu yapar, bize verir ve biz de neyin doğru, neyin yanlış olduğunu oradan anlarız.” Böylece Hakkı Bey’in bir düşüncesini tırtıklamış oldum. Konuşma dilimiz ile yazı dilimiz arasında çok ilginç bazı ilişkiler var. Genç Kalemler döneminde yani 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında, başta Ömer Seyfettin olmak üzere bazı yazarlar şöyle bir sav ile ortaya çıktı: “Bizim yazı dilimiz çok ağır bir dildir. Konuşma diline ne kadar yaklaştırırsak kültürü, edebiyatı geniş kesimlere o kadar yayabiliriz.” Oysa burada tehlikeli bir ilişki var. Konuşma dilimizde, Türkçenin en büyük zenginliklerinden “tonlama” dediğimiz bir olanağımız var. Bu olanak hep verdiğim bir örnekle “Ali okula gitti” gibi son derece yalın bir cümleciği bile çok değişik anlamamıza yol açan bir olanak. “Ali okula gitti” başkadır, “Ali okula gitti” dememiz başkadır, “Ali okula gitti” dememiz başkadır. Şimdi; konuşma dilimizin bu entonasyon zenginliği aynı zamanda yazma dilimiz için bir tehlike. Genç Kalemler’in ilk başlarda haklı olarak önerdiği gibi, dilimiz, konuşma dilimizin şıkır şıkırlığına ne kadar yaklaşırsa, temizliğine, yalınlığına ne kadar yaklaşırsa o kadar iyi olur savı, içinde böyle bir tehlikeyi taşıyordu. O da şu: yazı dilinin problemleri. Buna bir örnek vereyim, bu sorun en başta sentaksta başladı. Sentaks (sözdizimi), bana göre dilin mantığı. Sözdizimi tam olarak karşılamıyor. Syntaksis: Bir araya getirme ve düzenleme demektir. Ben buna “düzenleyim” diyorum, çünkü sentaks sadece sözdiziminde söz konusu değildir. Şu anda şuradaki masamızın üzerindeki düzen de bir sentakstır. Sentaks da şu yüzden yazı dilinde başladı. Bir örnek verdim diye bana kızanlar olmuştu. Ne yapayım, dilin sorunlarını ele alan bir kitapta, belki siz de hatırlayacaksınız, şöyle bir cümle vardı: “Erkeklerimizin fesli, sarıklı sokaklarda dolaştığını zannediyorlar.” Şimdi “fesli, sarıklı sokaklar” olmaz. Bu konuşma dilinde tonlamasıyla yüzde yüz doğrudur ama yazı diline aynen geçerse “fesli, sarıklı sokak” oluyor, ki böyle şey olmaz. Bu çok tipik örnektir. Dilin kendisine özgü mantığı, yazı dilinin kendisine özgü mantığı “düzenleyim” olmadıkça çökecek olan bir mantıktır. Bu mantık çöktükten sonra işte konuşma dilinde “Kartal Belediye Başkanı” başlıyor. Konuşma dilinin incelikleri, tonlamaları ile yazı dilinin olmazsa olmaz (öldürücü) sonuçlara yol açacağını bildiğimiz “düzenleyim” kurallarının unutulması, dili kendi içinde çökertiyor. O zaman yabancı sözcükler de giriyor, konuşmalar da bozuluyor. O zaman çocuklar, bir eğitim vakfının radyo tanıtım spotunda, “Türküm, doğruyum, çalışkanım, ilkem” diyor. Veya bir spiker “Endonezya” yerine “Endonezya” diyor. Bence dili savunmaya çalışanların en başta bu sorunları çözecek bir eğitsel süreç başlatmaları lazım. Bu süreç başlamadıkça biz burada konuşuruz, birbirimizi anlarız, doğru söylüyor veya şurada yanılıyor, deriz fakat herhangi bir sorun çözülemez. Bunu da şuna benzetiyorum; 1950’lerde –ki sık sık “1955’lerde, 1956’larda” deniyor, yok böyle bir şey– Sait Faik, “Son Kuşlar” öyküsünde bir çevreci çığlık atıyor. “Gidiyor elden, doğa elden gidiyor. Kuşlar gidiyor, çayırlar sökülüyor!” Belki çok erken söylemiş bunu, 1950’lerde, “Doğa elden gidiyor ey çocuklar! Siz göremeyeceksiniz ilerde bütün bu güzellikleri. Benden söylemesi!” diye bitiriyor. “Benden söylemesi!” sürecinde kalmışız çevre konusunda. İşte dil konusunda da çoktandır bu durumdayız. Bu önlemleri almaya başlayacak kuruluşların ve bunlara katılacak kişilerin ileride Türkçenin hayrı ve sağlığı için son derece büyük bir işe girişmiş olacaklarını söyleyerek sözümü şimdilik bağlıyorum. Teşekkür ederim.

Dördüncü alfabedeyiz! Yani az ırkın başına gelmiş bir beladır bu. Bilinen tarihi boyunca bir ırkın dört kere alfabe değiştirmesi...

HD: Çetin Altan’ın 17 Aralık 1999 tarihli yazısının başlığı: “Yüz yıl sonra Türkçe de kaybolacak mı?” Diyor ki: “İçim sızlayarak söylüyorum ama yüz yıl sonra Türkçenin de kaybolma olasılığı büyük görünüyor. Tıpkı Osmanlıca gibi!” Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan da diyor ki: “Benim için vatan önemli değil, dil daha önemlidir.” Aile içinde iki farklı görüş ama bıçkın aileler öyle olur biliyorsunuz. Ama böyle ciddi bir endişe olsa gerek. Çünkü “Türkçe nasıl muhafaza edilebilirmiş?” diye düşünüyorum bazen. Belki bir seyahat çantası, matara içinde muhafaza edilse korunabilirmiş. Bu kadar uzun süren, çalkantılı bir yolculuğa çıkan bir milletin dilini sakınabilmesi o kadar kolay bir şey gibi de gözükmüyor. Kabaca olan bilgisini kabaca söyleyeceğim. Yani Çin kültürü, Hint kültürü, Fas kültürü, Arap kültürü, Bizans kültürü, Rus kültürü var ve bütün bunların baskısı var. “Çorba” Rusça bir kelime... Çok da kusurlu bulmuyorum kendimi. Bir Japon dilinin muhafazasıyla, ırk olarak bu macerayı yaşayan Türklerin dillerinin muhafazası aynı emniyet tedbirleriyle mümkün değildi gibi geliyor bana. Daha fazla koruyucu tedbirler almak gerekirdi herhalde. Daha çok tedbir alacağımız konuda biz hemen hemen tedbirsiz davranmışız. Geldiğimiz yerlere çok kolay hayran olmuşuz; bu bir göçebe psikolojisi galiba. Eğer siz dünyadan tesir almaya bu kadar teşneyseniz, sonu yok dünyanın maşallah! Dördüncü alfabedeyiz! Yani az ırkın başına gelmiş bir beladır bu. Bilinen tarihi boyunca bir ırkın dört kere alfabe değiştirmesi... Siz dinleyici olarak buradasınız, ben ise aşağı yukarı elli senedir dili mesleğinin malzemesi olarak kullanmak zorunda olan bir adamım. Yaptığım işin testeresi, çekici, keseri dildir. Bir usta aletlerini ne kadar dikkatle korursa dilinize de o kadar dikkat etmek durumundasınız. Mahkûm da edilirsiniz kolaylıkla. Size, Türkçe konuşanlardan oluşan, bu işi bilen, seçkin bir zümre olarak, şunu söylediğimde beni mazur görün, Türkler bu konuda laf anlamıyor. Özetle bu! Bana, köşemde yazdığım yazılardan dolayı teşekkür mektupları geliyor. Ama aynı mektupta o köşede otuz kere açıkladığım bir soru soruluyor. Diyor ki, “eski İstanbul valisi” mi, “İstanbul eski valisi” mi diyeceğiz? Otuz kere yazdım bunu. Eğer beni gerçekten takip etmişlerse bu soruyu zaafa bağlıyorum. Zahir, okuduklarını anlamıyorlar, diyorum, darılmayın ama. Eğer muhatabınız böyleyse dilin sakatlığını nasıl tamir edeceksiniz? Benim bir cesaretsiz yanım olduğunu bu arada söyleyeyim. Bir şey daha var. Yanlışla yarış etmeniz mümkün değil. Onun yayılma hızı akıl almayacak bir şeydir. Mesela “Hayret bi şey” sözünün ne süratle yayıldığını tespit etseniz dehşete düşersiniz. O çarpık olduğu için hoşlarına gidiyor herhalde. “İstanbul Valisi” bir unvandır, bir bütündür; ha bire bunun arasına kelime sokmayın! “İstanbul yeni valisi” demiyorsunuz da “İstanbul eski valisi” neden diyorsunuz? Bunu anlatmak mümkün değil. Onun için biz burada fevkalade kararlar alsak, ıslah edici tedbirleri düşünsek, ne yapacağımızı planlasak, nasıl tatbik edeceğiz? Ben bu pratiğin içinde cesaretimi biraz kaybetmiş durumdayım. Çetin Altan’a hak vermiyor da değilim. Şu anda Türk dilinin bir Hayrettin Karaca’sı olduğu da söylenemez. Halbuki en az çevre kadar Türk dili de bir tehlikeye maruz, Çetin’in endişe ettiği istikamette. Bu, düşününce insanın tüylerini ürpertiyor ama bir gerçek, her sene Kıbrıs kadar bir toprak erozyon sebebiyle Türkiye’den akıp aşağı doğru gidiyor, dediği zaman nasıl itiraz edemiyorsak, bu bir matematik, ölçülebilir bir gerçekse; burada ölçme imkânımız yok ama biraz ilgilenen fark ediyor ki hakikaten çok büyük bir kayba uğramaktadır Türkçe ve düzelme toparlanma yolunda değildir. Yani sizler dil allamesi olsanız ben çok ağır laflar etme ihtiyacını duyacağım. Çünkü ben malzemenin kötülüğünden şikâyet ediyorum ve işi bu olanlar vazifelerini yapmamışlar, yerine getirmemişler, çok ihmal etmişler, geç kalmışlar diye onlardan şikâyetçiyim. Şimdi size muhtelif bir iki örnek söyleyeceğim. Hulki Bey’in dediği gibi biz bu Meydan Larousse işine girerken, sermayedar korktu, bu lügate çok para gidiyor, bu ansiklopediyle, lügatle kazanılmaz bu para, dedi. Biz Ankara’ya gidelim, biraz abone sağlayalım, emniyette olalım, şu kadar basacağız ama bu kadarını da bir yerlere vereceğiz diye. O vesileyle Ankara’ya gittik. Süleyman Bey başvekildi, başvekâlete gittik. Şimdi ben Süleyman Bey’e diyeceğim ki; Türkiye’de sözlük boşluğu var. Türkler sözlükle bağdaşamamışlar, dillerini iyi kullanamamaktan şikâyetçiler. Yani bir hanım diyor ki işte, yemeğimi beğenmiyor evin adamı ve çocukları. Gidiyorsunuz ki kaşık yok, çatal yok, niye beğensin ki, o mutfakta yemek pişmez ki. Sözlük yok Türkiye’de, böyle bir sıkıntı var, bunu söyleyeceğim ben. Sözlük var da, Türkler sözlüğü kullanma ihtiyacını henüz duymuyor, hayret edilecek nispette duymuyorlar. Şimdi ben, böyle hafif şaklabanlıkları sevdiğim için, güya başvekile bu gerçeği, unutmayacağı bir şekilde hatırlatayım istiyorum. Dedim ki, “Beyefendi bir şey anlatacağım size, bunu anlatabilmem için bir sözlüğe ihtiyacım var. Lütfen emreder misiniz bir sözlük getirsinler.” “Derhal,” dedi. Sekreterlere söylediler, orada yokmuş. Biraz sonra bir telaş başladı. Ben sükûnetle bekliyorum, aşağı yukarı eminim alacağım neticeden. Sinirlendi başbakan, sözlük gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti sene 1967, tarihle söyleyeyim size, 68 yahut. Türkiye Cumhuriyeti başvekilinin makam odasındayız. O sırada Munis Faik Ozansoy, başbakanlık müsteşarı, okur yazar bir büyüğümüz bizim. Sahiden ediptir. Ona telefon etti, “Ya Munis Faik Bey bir sözlük bulunamıyor. Arıyoruz, bir lügat bulamadık,” dedi. “Ben getireyim,” demiş adam. Munis Faik koltuğunda, benim babamdan bildiğim eski yazı “Lügat-i Naci” denir, Muallim Naci’nin lügatidir o, onunla geldi. Başvekile dedim ki, “Beyefendi, eski yazı okuyor musunuz?” Ben de okuyamam. Sefa Bey dedi ki, “Ben bakarım.” Dedim ki, “Ben lügate bakmayacaktım, ben size diyecektim ki Türkiye’de lügat yok, Türkler lügat kullanmıyor. Dümdüz söylesem anlamayacaktınız, zannediyorum ki şimdi unutmazsınız.” Tabii hemen ilave edeyim ki buna bir gazetecilik eki olsun, fevkalade ilgilendi bizim işimizle, ben o zaman bir ansiklopediye ve lügate devlet ne kadar abone olabilir diye kendi kendime araştırmıştım, 1600, 1700 civarında bir rakam çıkıyor. Başbakan dedi ki, “Hakkı Bey, lise kütüphanelerinde, il kütüphanelerinde, üniversitelerde, her köyde bu ansiklopediden bir takım bulunacak.” Çıktık biz, ben Munis Faik Bey’e gidecek oldum ki, “Başvekil bey galiba sayı bilmiyor,” diyecektim. Adam devlet adamı olduğu için hemen kızardı, ben hemen kapattım, öyle bir laf orada söylenmez diye, keşke tamamlasaymışım. Kaç abone oldu devlet söyleyeceğim size, sıfır. Bu bir tablodur, bu bir röntgendir, sıfırdır rakam. Şimdi ben gazetelerde yani doğrudan doğruya dilden bahsetmiyorum ama o teknik meseleler böyle bir toplantının konusu değil gibi geliyor bana. Bizim toptan bu dil meselesinde sıkıntımız var, rahatsızlığını hepimiz duyuyoruz. Ben tespit edebildiğim ana hatlarla sebepleri bulup söylemeye çalışıyorum. Gazetede çalışıyoruz biz, bir gazete çıktı Radikal diye, ben de orada çalışıyorum. Çok garip bir kutuyla hediye gönderdim aşağıya, Türk Dil Kurumu’nun lügatlerinden altmış tane kadar, bir kutunun içinde. Çünkü her şey alınacak, yeni kurulan gazeteye eminim ki bir sözlük alınmayacaktı. Şimdi geliyorlar soruyorum, hepinizin yanında bir imla kılavuzu var mı? Bu söylediğimi sıradan bir şey zannetmeyin lütfen. Yani adam dil diye neden bahsediyor demeyin sakın. Yazı yazan her insanın, yazı yazılan her yerin bir imla kılavuzuna ihtiyacı var. Bu çok basit bir hakikattir ama Türkiye’de bilinmeyen bir hakikattir, mümkün olsa üç dört kere tekrarlamakta da fayda var. Elinizi uzattığınızda elinizin el ulağında bir imla kılavuzunuz var mı, diyorum. Müsaade ederseniz ne dediğimi onlara tekrarlayacağım, Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ü var mı? Devellioğlu’nun Osmanlıca Sözlük’ü var mı? Hulki Aktunç’un Argo Sözlüğü var mı? Deyimler ve atasözleri sözlükleriniz var mı? Bir de yabancı kelimeler, Türkçeye girmiş yabancı kelimeler karşılığı.

hulki aktunç

HA: Mustafa Nihat Bey çok güzel bir şey sormuştu.

HD: Evet. Yok, ben size parası pulu olan gazetelerden bahsediyorum. Olsa da bir manası yok, bakmayacaklar belli ki. Şimdi sözlüğe bakılmayan bir yerde Türk dili konuşmak ne demektir, hiç düşünüyor musunuz? Le Petit Larousse diye Fransızların bir lügati var, o da bir ansiklopedik lügat. Yarı yarıya lügattir, yarıdan biraz çoğu lügattir. 1200 sayfa lügattir, 700 sayfa kadar da küçük bir ansiklopedi gelir, bilgiler orada. Her sene bunun yeniden 1 milyon adet basılıp satıldığını biliyor musunuz? Nüfusu bizim kadar Fransa’nın aşağı yukarı. Her sene 1 milyon adet Le Petit Larousse yeniden satılıyor. Bilmiyorum sebebini, bir küçük sebep var, her sene 400-500-800 civarında kelime değişiyor, kelimeler eskimiştir atılıyor, sayfa sayısı hiç artmadan yenisi basıldığına göre demektir ki aşağı yukarı atıldığı kadar da yeni kelime giriyor. Biliyoruz orada Fransız Akademisi’nin lügati çok daha muhafazakâr bir lügat, yavaş yavaş yeniden baskılar yapılıyor, kullanılmaya başlamış bir kelime on sene geçmeden lügatlere alınmıyor. Ama Le Petit Larousse öyle değil, bizim ihtiyacımız olduğu üzere, bir kelime kullanılmaya başlamışsa ertesi sene o sözlükte yerini, karşılığıyla mana tarifiyle buluyor. Şimdi benim için –“benim için” diye tashih ediyorum, yaygın anlamda öyle olmadı öyle kabul edilmedi– önemli bir kültür hadisesi, bir yayıncılık hadisesidir Meydan Larousse. Ben zannediyorum ki şu anda mevcut Türkçe-Türkçe, Osmanlıca-Türkçe, yabancı kelimeler, deyimler ve terimler de dahil olmak üzere Türkiye’de mevcut en büyük sözlük oradadır. Yani kelime adedi itibariyle oradadır. Benim için en büyük sözlük odur. Kelimenin mana tarifleri sırayla geldikten sonra, deyimlere geçer, deyimler bittikten sonra, bahis bahis her ihtisas konusuna göre terimlere de gelir. Böyle bir tamamlanmış lügat olmadığı için bunu söylüyorum. İlk lügattir, malzeme önemli, malzeme hakkında onları yapanların da ne düşündüğünün ayrı bir manası olduğunu zannediyorum. Onun için söylüyorum, ondan sonra gene Adnan Benk başkanlığında yapılan Büyük Larousse diye tekrar baskıdır o, tamamlanmış ilk lügat, el altında olduğu için bence çağa daha yakın, bugün için daha kullanışlı lügattir. Bu da doğru mu?

HA: Doğrudur.

Çünkü “apteshane” kelimesine rastladık. Şimdi gitti o zavallı masum kelime “aptes” oldu. Abdest iken aptes oldu. Apteshane kelimesini nasıl tarif edecekleri hususunda çok büyük bir ihtilaf çıktı.

HD: Yani yenilenmiştir. Bazı yeni kelimeler orada kolaylıkla bulunuyor. Hatta karşılıkların mana Türkçesinde ben de oradan faydalanıyorum. Biz biraz Osmanlıcaya daha yakın kalmışız. Biraz dediğim ben değil, bir lügat heyeti kurmak gerekti. O zaman ben, ansiklopedide kafamızı hangi taşlara vuracağımızı birdenbire hissettim. Çünkü bizim işe başladığımız 1966-1967 senelerinde –1969 senesinin başında biz yayımlanmaya başladık– Türkiye üniversitelerinin edebiyat fakültelerinde tematik diye bir ders yoktu. Tematik, anlambilim demek zannediyorum. Yani biliyorsunuz ki mana tarifleri, anlam tarifleri çok zor bir iş. Kolay gibi görülüyor. Biz rahmetli Nihat Sâmi Banarlı’nın riyasetinde, İstanbul Üniversitesi elemanlarından bir ekip kurduk. Şimdi ben hukuk fakültesinde okudum fakat edebiyat fakültesine çok daha seve seve gittim. İtiraf ederim ki, iki sebebi vardı; birisi edebiyat beni daha çok ilgilendiriyordu. Hukuk fakültesi de çok erkeksi bir mektepti, yani 1500 talebenin 1400’ü falan erkekti. Edebiyat fakültesi daha feminen daha şenlikli olduğu için oraya gittiğimi itiraf ederim. Edebiyat fakültesinin bir özelliği vardı, İngiliz filolojisi, Fransız filolojisi, felsefe filan hafif solda olur, bak şimdi ne söylüyorum, adres veriyorum, Türkoloji, tarih, coğrafya sağda olur. Dilciler de bu meyandadır, daha muhafazakâr arkadaşlar gelir. Biz böyle bir ekip kurduk. Şimdi o ekibin genç asistanları profesörlükten emekli oldular, vefat edenler oldu. Aşağı yukarı otuz beş sene öncesinden bahsediyorum. Ben lügatin nasıl olacağını çok merak ediyorum. Başka hiçbir ilave bilgim yok, yetkim de yok. Onun için o heyetin çalışmalarının yapıldığı odada ufak ufak bulunmaya gayret ediyorum. Gözüm kesmedi, orada ne yapılacağını tam anlayamadım. A ve B harfi başlangıçta çok sıkıntılı bir noktaya geldiler. Ben de o zaman dizi filmmiş gibi bir seansa girmeye başladım. Çünkü “apteshane” kelimesine rastladık. Şimdi gitti o zavallı masum kelime “aptes” oldu. Abdest iken aptes oldu. Apteshane kelimesini nasıl tarif edecekleri hususunda çok büyük bir ihtilaf çıktı. Bildiğiniz gibi değil. Hakikaten şaka maka değil, tarif ediyorlar; birisi, şurası sakat diyor. Ben bile söyledim, tarifin biri, artık mutabakata vardıkları tarif, evin belli bir mahalli olduğu tarif ediliyor, münasip kelimelerle orada ne işe yaradığı orada neler yapılacağı söylenerek tarif kapatılıyor. Bitti oh, dediler. “Bir dakika,” dedim, “bir şey de ben söyleyeceğim, ben Anadolu’da çok ev gördüm, evin içinde değil apteshane, bahçede.” Haydi tekrar baştan aldık. İnanın ki sekiz on seans oldu takıldık apteshaneye. Hulki Bey’in dediği gibi yayın ritmi diye bir şey var. Ben rahmetli Adnan Benk’e gittim. Dedim ki, “Adnan Hoca şuna baksana, bu adamlar nasıl tarif etmiş burayı.” Diyorlar ki, tabii ihtiyaçların giderildiği yerdir. Meydan Larousse’ta budur tarifi apteshanenin. Benim emeklerimle oluşmuştur. Yani bir hizmet sayılırsa Türkiye’ye böyle bir hizmetim olduğunu burada zikretmek istiyorum. O tarihte bir hevese daha kapıldık, senin ciddi söyleyeceklerin varsa ben susayım.

HA: Aman.

hakkı devrim

HD: Bir hevese daha kapıldım. Şunu gördüm ki Türkiye’de biz sözlük lügat, neyse o laf, onun heyetini kurduk, “bunun içinde yer alın” veya “başına geçin, lütfen bu işi yapın” diyeceğiniz yetişmiş hazır eleman yok. İÜ Edebiyat Fakültesi’nin Türkoloji bölümünde ailevi irtibatlar sebebiyle Arapça bilen tek asistan olduğunu öğrendik, Mertol Tulun, başka Arapça bilen yok. Faruk Bey Arapça bilmiyordu. Olur mu? Türkiye’de lügat yapacaksınız Farisi bilmeyen Arabi bilmeyen insanlarla o lügati nasıl yapacaksınız. O sırada benim kızım Dame de Sion’un edebiyat kısmını bitiriyordu. Birincilikle bitiriyordu, Fransızcası çok iyiydi, Türkçesi de fena değildir. Bir de hâlâ var mı bilmiyorum Fransızca tedrisat yapan liseler, İstanbul’da o zaman sayıları yediydi zannediyorum. Galatasaray da dahil her sene on çocuğa Fransız devleti burs verir ve imtihan yaparlar kendi aralarında, o imtihanlarda mülakat da, yazılı da vardır. Seçilen on çocuğa Fransız devleti burs verir, benim kızım o bursu da kazandığı için, yani istediği üniversiteye gidebileceği için, Adnan Benk’le karar verdik, Sorbonne’da lengüistik okumasına karar verdik. Çocuk sömestr tatilinde buraya geldi, işe bakın ki oradaki (Sorbonne’daki) talebelerin hepsi iyi Fransızca biliyormuş. Ayrıca klasik liseyi bitirdikleri için ölü dillerden (Grekçe, Latince) ve canlı dillerden (İspanyolca, İtalyanca) bir dil daha biliyorlar. Ben burnu kanarken gördüm kızımı, Latince çalışıyormuş. Dedim ki kızımı harcayamam. O çocuğumu Sorbonne’dan sonra, Mısır’da El-Ezher Üniversitesi’ne göndermeyi ve birkaç sene de Tahran’da bulundurmayı planlamıştık fakat bu sinsi planımızda muvaffak olamadık. İlk sömestrde sahiden burnu kanadı. Böyle şakayla karışık söylüyorum ama tatsız şeyler söylüyorum farkındaysanız. Sahiden sözlük yapmaya ehil bir heyetin teşkil edilebileceğini sanmıyorum. Şimdi genç arkadaşım der ki, “Senden beri çok değişiklikler oldu. Şöyle şöyle elemanlar var, böyle bir heyet kurulabilir...” Bakalım der mi?

Eğitimcilerin bu anlamda eğitilmesi lazım. Her medya kuruluşunun bünyesinde mutlaka belirli bir dil uzmanını barındırması lazım. Dil uzmanı da demeye utanıyorum; sözlüklere ve kılavuzlara bakma alışkanlığı edindirilmiş birisi lazım hiç değilse.

HA: Çok zor abi. Bir kere böyle bir heyetin kurulmasından öte şöyle bir hesap yapıldığını hatırlıyorum. Türkiye’de şu anda eski Osmanlı coğrafyasında yer alan bütün ülkeleri son derece ilgilendiren Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelerin bütünüyle yeni dile aktarılabilmesi için 2000 uzmanın elli yıl çalışması gerektiği söyleniyor. Bu da yok... Belki uluslararası federasyonlar yapılacak. Polonya’da doktora yapan bir öğrenci konu olarak Büyük Argo Sözlüğü’nü alabiliyor. Belki uluslararası bir organizasyona gitmek gerekecek, Türkologlar Konfederasyonu gibi. Şimdi büyük büyük Türkçe sözlüğün olması, yüzde bin olması gerekiyor. İki bin yılının hemen üç dört yıl öncesinde büyük bir kuruluş bana bu kültür alanında ne yapabileceklerini sormuştu. Ben de dedim ki, “Bizim şu anda büyük büyük Türkçe sözlüğümüz yok.” Ne kastediyorsun? Hani Oxford Sözlüğü vardır, tabure gibi üstüne oturabilirsin. Bizim dilimiz aslında büyük bir dil. Arapçadan söz ediliyor, daha yeni yayımlandı, Arapçadaki Türkçe Sözcükler Sözlüğü. Sadece siz Arapça sözcükleri alıyorsunuz da onlar almıyor değil ki. Bu geçişim dediğimiz, diller arası ozmos dediğimiz şey bütün dünyada var. Çok anlamlı bulurum ki 1071 Malazgirt’tir, 1072’de Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugat’üt-Türk’e “temmet” yazdığı, yani bitirdiği tarihtir. Bu ikisi arasında çok anlamlı bağlar yok mu? Yeni bir coğrafyaya geldim, burada pek çok dil var ama benim dilim de böyle bir dildir, demektedir. Şu anda bizim buna çok ihtiyacımız var. Dilimiz birçok yönden başka dillerin, kültürlerin, medya söylemlerinin istilası tehlikesiyle karşı karşıyadır ama bizim şu anda büyük büyük bir sözlüğümüz yok. Hakkı Bey’in çok haklı olarak söylediği gibi biz Türkiye’deki kültürel etkinlik alanlarını ideolojilere bölmüştük. Felsefe’de okursanız sağcı olamazsanız, Türkoloji’de okursanız solcu olamazsınız. İlgi alanınız değiştiğinde dünyanın neresinde ideoloji de değişiyor, bunu çok merak ediyorum. Belirli bir bilgi üretme alanında geleneklerin daha ağır basması söz konusu olabilir. Ama bizde çok uzun yıllar böyle olmuştur. Örneğin Nurullah Ataç ideolojikleştirilmiştir. Nurullah Ataç çok açık söylüyor: “Bana Osmanlıca karşıtı falan diyorlar. Hiç alakası yok! Ben bilgisizliğin karşısındayım.” Yani müzekkere, tezkere derken bunların altında zikr kelimesinin olduğunu bilmeyen bir kişi bu sözcükleri kullandığı zaman hata yapar. Bakın benden sekiz on yaş büyük meslektaşım baktım bir gün yazı yazmış, “taktir” kelimesi geçiyor. Dedim ki, “‘Taktir’ değil ‘takdir’dir bu.” “Niçin?” dedi. “Biri başka kökten, biri başka kökten geliyor,” dedim. “İmla kılavuzunda ‘taktir’ var,” dedi. Taktir var ama yukarıda da takdir var... Şöyle yazı: “Maaş liyakate göre taktir edilecektir.” Türkçesi şu oluyor: “Maaşınız layık olduğunuz biçimde damlatılacaktır.” Bütün bu nedenlerle bizim büyük büyük sözlüğe ihtiyacımız var. Kulağı çınlasın, Nezihe Araz hanımefendi, ki Meydan Larousse’ta benim yöneticimdi, ben bu sohbeti yaparken, “Bir dakika bir dakika,” dedi, tonlamalar konusunda. “Türkçeyi doğru dürüst konuşan insanlar var, sen büyük sözlüğe bir de kasetler, CD’ler eklemek zorundasın.” Dolayısıyla buna çok büyük bir şiddetle ihtiyaç var. Dil ile ideoloji arasında geçmişteki saçmalıkların artık terk edilmesi lazım. Eski TDK iyiydi, şimdiki çok kötü, diye bir şey de yok. Evet, bir tek imla kılavuzu lazım. Eğitimcilerin bu anlamda eğitilmesi lazım. Her medya kuruluşunun bünyesinde mutlaka belirli bir dil uzmanını barındırması lazım. Dil uzmanı da demeye utanıyorum; sözlüklere ve kılavuzlara bakma alışkanlığı edindirilmiş birisi lazım hiç değilse. Ben size 1960-1970 yılları arasında yakından bildiğim Cumhuriyet gazetesinin düzelti bölümünde kimler çalışıyordu söyleyeyim: Mustafa Baydar, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Kemal Özer, Adnan Özyalçıner. Bunlar benim bildiklerim. Cumhuriyet gazetesinin düzelti bölümünde çalışan ustalar. Şu anda hangi gazetede kimler var bilemiyorum.

HD: Hiç yok! Musahhih yok artık... Herkes bilgisayarda yazıyor ve gönderiyor; kompozisyona giriyor. Arada bir adama ihtiyaç yok. E peki hepsinin aynı imla kılavuzunu kullanacağından emin misiniz? Hayır. Oluyor abi, diyorlar. Hakikaten oluyor. Cumhuriyet gazetesinde yine birkaç kişi var ama diğerlerinde yok.

hulki aktunç

HA: Biz büyük bir kültür kopukluğu yaşadık. Ben de bir anımı anlatayım. Gerçekten Türkiye’de şimdiye kadar yayımlanmış en doyurucu ansiklopedilerden birisi olan Meydan Larousse’ta, “A” harfinde dehşet bir şey vardı ve hepimiz ürpermiştik bu yanlışı fark edince. Kültür kopukluğunu bu kadar güzel gösteren ikinci bir şey göremedim. Biz sözlüklerde, ansiklopedilerde çalışanlar hangi maddede işe girdiklerini söylerler, ben “Buzkıran” maddesinde işe girmiştim. Fakat daha önce çıkmış “A” maddeleri arasında üst üste çıkmış iki madde vardır. Birisi, “Ahundov Fetali”, onun altında “Ahundzade Mirza Fetali” diye madde vardır. Bunların ikisi aynı adamdır. İlk baskıda bu yanlış vardır. Birinci madde (Ahundov) Fransızcadan çevrilmiştir, ikinci madde (Ahundzade) İslam Ansiklopedisi gibi kaynaklardan yararlanılarak yazılmıştır. Şimdi sevgili ustam Hakkı Bey alfabe kopukluklarından bahsetti, bir başka kopukluk da kültürde, kuşaklar arasında ve dile ideolojik anlamlar yüklemelerdir... Bir esprim vardır, hep yaparım onu, “Buzkıran” maddesinde girdim, “Zızzzt” maddesinde kovuldum.

HD: Sahi kovuldun mu?

HA: Tabii.

İmla kılavuzuyla ilgili hepimiz düşünelim. Hayrettin Bey TEMA’yla nasıl bir hareket başlattıysa bu dil de en az TEMA kadar himmete muhtaçtır. Bizim dertlerimizin birazını bilin diye söylüyorum.

HD: Şu imla kılavuzuna biraz gireyim mi? Biz biraz mehil verelim, bize soracaklarınız olursa onlara cevap vermeye gayret edelim. Ben imla kılavuzunun bu dil bahsinde bizim için nirengi noktası olabileceğini düşünüyorum. Hulki Bey’in yaptığı teklifi şöyle yapmaya hazırım ama nedense harekete geçemiyorum. Demek istiyorum ki, imla kılavuzuna ihtiyacımız olduğu konusunda müttefikiz. İmla kılavuzu, bir konvansiyon, bir anlaşmadan ibaret. Bu şapkayı koyacağız ya da koymayacağız. Nasıl olsa tam bir fonetik dil yapmaya imkânımız yok. Yanına nota ekleyemeyeceğimize göre... Benim teklifim şu... Şimdi bizim mesleğimizde teklif yapmanın çok büyük bir tehlikesi vardır. Gereken tedbirleri almazsanız teklif omuzlarınıza kalır. Benim mensup olduğum Doğan Grubu Türkiye’nin en büyük yayın grubu. Sabah Grubu’yla, Cumhuriyet’le anlaşırız. Hep birlikte dilcilere bir teklifte bulunalım. İmla kılavuzunun çok olmasının sebebi dilciler arasındaki bölünmedir. Çok geçerli iki imla kılavuzu var. Birisi 12 Eylül’den önceki TDK’nın imla kılavuzu ki onu şimdi Ana Yayıncılık’tan çıkan Ömer Asım Bey’in İmla Kılavuzu temsil ediyor. Diğeri 12 Eylül’den sonraki TDK’nın yaptığı İmla Kılavuzu. Bu ikisi arasında bir çatışma var. Ben haber alıyorum ki bu iki zümrenin bir araya gelmesi mümkün değilmiş. Aralarında kan davası varmış... Bizim tatil köyümüz var, hepsini oraya davet edelim; on beş kişi varlar sanırım, refikalarıyla birlikte davet edelim ve onları on beş gün ağırlayalım. Açılış konuşmasını da ben yapayım ve diyeyim ki, “Beyler! Sizin bu ihtilafınız bize çok zarar veriyor. Yani biz, bu memlekette keşke hiç dilci olmasaydı diye dua etmeye başladık. Siz bizim başımızın belası durumundasınız. Rica ederiz bu on beş günde meseleyi çözün. Atla deve değil çünkü, iki ana problemimiz var: Birisi şapkalar... Apostrof yok artık, neş’e, mes’ut yok artık. Tamam... Bir de bitişik mi, ayrı mı? Acıbadem, karabatak vs. çok önemli bir mesele bu. Ne derlerse onu yaparız. Zaten yol boyu ayrılıp bitişiyor. Yani ‘Gaziosmanpaşa’yı bitişik yazıyorsunuz, ‘Tunalı Hilmi’yi ayrı. Niçin? Frekans sebebiyle, kullanma sıklığı fazla olduğu için. O artık şahıs adı olmaktan çıkmış, tabelaya dönüşmüş. Ama katiyen ‘Fevziçakmak Mahallesi’ diyemiyorsunuz, çünkü daha zamana ihtiyaç var. Fizik kurallarıyla olmaz bu, canlı bir şeye hükmediyorsunuz. Lütfen aranızda anlaşın. Şöyle bir tehditle bağlamak için ilk sözü ben alıyorum. Tarih önünde size bir diyeceğim var: Eğer bu on beş gün içinde anlaşamazsanız, biz sekiz on kişilik bir ekip kurduk. Bir imla kılavuzu yaparız. İkişer ay fasılayla bir senede altı defa bedava imla kılavuzu basarız, promosyon diye dağıtırız bedava. Hepinizin adını da yazarız ve deriz ki: ‘Bunun içinde hatalar varsa bu hanımların ve beylerin boynunadır.’” Teklifim bu, içinde tehdit de var ama. İmla kılavuzuyla ilgili hepimiz düşünelim. Hayrettin Bey TEMA’yla nasıl bir hareket başlattıysa bu dil de en az TEMA kadar himmete muhtaçtır. Bizim dertlerimizin birazını bilin diye söylüyorum. Bir gemi geldi bir gün... Ben gazeteciyim, haber halinde gelir kelimeler bize. Dediler ki, “Böyle bir resmi var.” “Ben bunu tanıyorum, buna Aéroglisseur der Fransızlar,” dedim. Dediler ki, “Yok abi hovercraft bunun adı.” Türkçe ne diyecekmişiz? “Hava yastıklı tekne.” Böyle terim olur mu? “Nasılsın, iyi misin, çoktan beri seni görmedim” böyle terim olur mu? İzah cümlesi bu! Şu ihtiyacı çok duyuyoruz gazetelerde ve televizyonlarda... İzahı kolay olmayan bir ihtiyaç var. Enformasyon büroları var ya, bizim böyle bir büro kurmamız gerekiyor. Gazeteciler Cemiyeti mi yapar, TDK mı yapar? Gemi daha rıhtıma yanaşmadan kelimenin teklifini yapması lazım. Yanlış bir şey söylerse kimse zapt edemez! Ben bu kadar yanlışa müptela bir topluluk olduğunu zannetmiyorum. Yalnız dile mahsus bir şey değil bu! İmla kılavuzu diyoruz, çok kolay zannediyorlar. Fransızlarda mezar taşı gibi kalmış harfler var, onları atalım derken kavgalar oldu ve yapamadılar. Kitapçılar geldi ve, “Peki akademi bizim depolardaki milyonlarca kitabımızı da satın alıyor mu?” dediler. Eski harflerle basılmış hepsi. Şimdilik uyuttular... Yine bir gazetede gördüm, 19. yüzyıl ortalarında imla meselesini konuşmaya başlamış Almanlar, 1876’da kararlar almışlar, bu kararlar 1901’de imla kuralları olarak yürürlüğe girmiş. Fakat savaş ertesi 1954’te yeni bir heyet kuruldu ve çalışmaya başladı. 1998’de uygulamaya koyma kararı aldılar, 2005 senesinde mecburi hale gelecek. Yani Goethe’nin Almanyası imla meselesini böyle bir süreç içinde halletmeye çalışıyor. Türkiye’de hiçbir hareket yok! Bu gibi toplantılarda âdet vardır, gülmeye vesile olacak kelimeler vardır, onları herkes çıkarır. Ben Türk milletini bu konuda kendisiyle şaka yapılamayacak kadar kararlı gördüğümden hiç bu söyleme, imla yanlışlarına girmek istemiyorum. Böyle bir toplantıdan aldığım intiba da şu, sizlerin bu konuda düşünmek üzere burada bulunmanız da güzel bir işaret. Ben o kadar umudumu kaybetmiş durumdayım. Eğer sualleriniz varsa Hulki Bey’e sorar mısınız?

HA: Gerçekten ben de çok çok teşekkür ediyorum. Sorularınız varsa yanıtlamaya çalışacağız. İzleyici Bu imla kılavuzu bu kadar önemliyse Milli Eğitim Bakanlığı her öğrencinin imla kılavuzu olması zorunluluğunu getirebilir.

HD: Tek bir imla kılavuzu yok...

İzleyici: Türk toplumu okumayan bir toplum. Siz büyük sözlüklerden bahsediyorsunuz. Köşe yazarları toplumun anlamayacağı bir dille yazıyor.

HD: Ben artık devlet zoruyla bu işlerin olacağını sanmıyorum. Önce bir imla kılavuzu üzerinde birleşilirse gerisi kolay. Talim Terbiye Kurulu cesaretini kaybettiği için ipin ucunu bıraktı. Ders kitapları oradan geçerdi ve TDK’nın kılavuzuna uyulurdu. Gazeteler Ömer Asım Aksoy’un kılavuzunu kullanıyor büyük bir ekseriyetle.

Selahattin Özpalabıyıklar: İzleyici Beyefendinin söylediği kendi içinde çelişiyor. Bir yandan gazete okumuyoruz diyor, bir yandan da köşe yazarlarını suçluyor. Bence bu yanlış, merak eden sözlüğe baksın.

HD: Bence ikiniz bir gerçeğin iki yüzünü söylüyorsunuz. Evet, köşe yazarının kullandığı kelimeleri okurun bilmesi gerekir. Ama bilin ki, gelen sualler çok tuhaftı, çok büyüktü, başa çıkılır gibi değildi. Tamamen lügate emanet ederseniz aradaki mesafenin büyümesine de neden olabilirsiniz. Lügate bakma alışkanlığını kazandırmak lazım ama biraz da yardımcı olmakta fayda var.

: 1993’ten beri Yapı Kredi Yayınları’nda çalışıyorum. Daha önce de iki ansiklopedide ve bir gazetede çalıştım. Neyse... Tamamen yıllar içinden gelen otodidaktik bir yanım var. Yani darmadağınık okumalarla oradan buradan bir sürü şey öğrendim. Herhangi bir konunun A’sında bilmediğim var, öte yandan Z’sinde bildiklerim var. İki ansiklopedide, bir gazetede ve şu anda çalıştığım yayınevinde sürekli gözlemlediğim bir şey var: Herhangi bir soru, örneğin “Komprador ne demektir?” Kolaycılığa kapılıp gelip bana soruyorlar, benim de bir şey bildiğimden değil, ola ki biliyorumdur diye... Samuel Johnson bana kalırsa dünya tarihinin en büyük sözlükçüsü. Tek başına İngiliz dilinin sözlüğünü hazırlamış. Adamın adı “Sözlük Johnson”a çıkıyor bu yüzden. Söylediği bir laf var ki bence çok önemli: “İki tür bilgi vardır. Ya bir şeyi biliriz ya da onun hakkındaki bilgiyi nerede bulabileceğimizi biliriz.” İşin sırrı burada. Arkadaşlar herhangi bir sözcüğün anlamında takıldıklarında otomatikman gelip bana soruyor. Yahu, elinin altında ansiklopediler, sözlükler var, git ona bak.

HD: Sizin çocuğunuz var mı?

: Yok.

HA: Başka bir dilde “ayaklı kütüphane” diye bir deyim var mı, bilmiyorum.

: “Ayaklı” değil ama “yürüyen sözlük” ya da “yürüyen ansiklopedi” diye bir deyim hatırlıyorum İngilizcede.

HD: Çocuklara sözlüğe ve ansiklopediye bakma alışkanlığı vermek bence öğretimin bir kısmı. Ben torunlarım üzerinde bir deneme yapıyorum. Çok tembel olduklarından emin olabilirsiniz ama bu yapılmadıkça mesele çözülemez. Hemen cevap vermemek, bakmasını söylemek, bakmayı öğretmek lazım. Birtakım pratiklerde yardımcı olursanız – bunlar manipülasyon meraklısı çünkü... Ama kolay olmuyor.

İzleyici: İkinizin de adı Arapça. Hakkı ve Hulki... Maalesef bugün nüfusun yüzde yirmisinin bile ismi Türkçe değildir. Arapça isim taşıyan birisi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz.

HA: Soyadlarımız da Türkçe! İki gelenek var benim bildiğim. Birisi Müslümanlık; ikincisi, örneğin genç bir çift çocuklarına “Tayanç” adını verirse büyük bir olasılıkla ona bir de göbek adı verecektir. Bu göbek adı ya İslami bir isim olacak ya da dedesinin, atasının ismi olacaktır. Bu da Arapça olacak...

HD: Batı’da bütün isimler azizler ve azizelerden alınıyor. Bugün ne oluyor? Biz bu özelliklerimizi, hatalarımızı düzeltmeye çalışmalıyız. Biz çok kolay intibak sağlıyoruz. Mesela yeni bir âleme katılmak üzereyiz; hiçbir millet bizimle yarışamaz. Azerbaycan’la aramızda ilk münasebetler kurulurken bir köprü vardı orada, bir tören yapılacaktı. Bir hudut vardı, oradan ancak sorumlular geçebilirdi: Bütün tedbirleri aldılar, kimse yokken ilk defa Türkler buradan oraya geçip gitti. Bizimkiler tarafından açılmış bir pazaryeriyle karşılaştılar... Bizim böyle bir yanımız var. Mesela ben Anadolu kadınının erkeğe çok yakın olduğunu, feminizmin çok burjuva bir terim olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar Anadolu kadınını bilmiyor. Ben Arap ismi alıyoruz diye hiç komplekse kapılmıyorum. Benim gelinim Fransız, ilk torunumuz erkek oldu. İsmini “Can” koymak istiyorlardı. Şimdi moda çıktı, büyükler karışmasın, diyorlar ve de karışmıyoruz. Ben tek heceli isimleri sevmiyorum. Bu bir müzikalite meselesi... Sonra fark ettim ki, John’a yakın olacağını zannediyorlar Can’ın. Sonra gelip bana sordular. Dedim ki, “Bunun önüne bir isim koyarsak olur,” – önüne bir Selim koyduk, dört dörtlük oturdu. İşin komik tarafı, Can’ı “Kan” diye telaffuz ediyor Fransızlar ve Selim’i gayet selis bir şekilde söylüyorlar. Bu başka bir mesele...

1 Şubat 2000


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR