Halbwachs’un Kollektif Hafıza Kavramı Üzerinden Animal Triste’yi Okumak
2 Şubat 2019 Edebiyat

Halbwachs’un Kollektif Hafıza Kavramı Üzerinden Animal Triste’yi Okumak


Twitter'da Paylaş
0

Animal Triste’nin isimsiz anlatıcısı sorunlu bir geçmiş yaşamıştır. Yaşadığı sorunlu geçmiş ile anlattığı öykü arasında zamansal bir mesafe vardır. Travmatik geçmişi henüz geçmemiştir. 

Edebiyat eserlerini okumak başka insanların yaşamları ya da yaşamı algılayışları üzerine, insanın insanla, insanın dünyayla ve insanın kendisiyle ilişkileri üzerine düşünmemizi sağlar. Tolstoy’un da belirttiği gibi, “eğer insan kendisini gözlemleyebiliyor, değerlendirebiliyor ve diğer insanlara da içtenlikle yaklaşabiliyorsa, bu insanın duygularını ortaya koyması, sanata yakınlaşmasıdır.”  20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran büyülü gerçekçiliğin büyük ustası Gabriel Gárcía Marquez’in anılarını anlattığı eserine verdiği adı hatırlayalım, Anlatmak için Yaşamak.  Bu eserine şu sözlerle başlar Marquez:  “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”

Anlatmak, anlatmak için yaşadığına bakmak. Kendimizi keşfetmek için anlatmak. Başkalarının dayattıklarını mı, yoksa kendi seçimlerimizi yaşadığımızı anlamak için anlatmak. Katı doktrinler altında sizi kul yapanların, keskin kurallı öğretilerin, insanı sürü yapma derdinde olanlara hayır diyebilmek için, kendinizi keşfetmek için anlatmak. Anılar arasında onlarca yıllık deneyimlerinin birikimini yakalamak, açığa çıkarmak için anlatmak. Bu benim yaşamım, bu benim diyebilmek için anlatmak.  Dünkü kendiniz ile şimdiki halinizi karşılaştırın. Önce kendiniz olun, içinizdekileri keşfedin, başlayın anlatmaya, içinizi dökmeye, sonra nasılsa gerisi gelir. Hiçbir acınız ilk değil aslında.  Hiçbir aşk da sonsuza değin yaşamayı beceremez. Hiçbir sevda ölümsüz değildir. Her terk edilişinizde öleceğinizi sandınız, yenisine dek.  O zaman önce kendiniz olun.  İçinizdekini keşfedin. En zoru da bu değil mi?  Belki bu yüzden, kendimizi, yani hiç tanımadığımız kendimizi, anlatmak zor.

Kendimizi anlatmak zor çünkü en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek. Anlatıcının bu konuda tespitlerinden biri şöyle: “Hayatta en az yapabildiğimiz şeyin kendimizi tanımak olduğunu kabullendim. Nasıl göründüğümüzü bile bilmiyoruz. Kendi ayna görüntümüzü biliyoruz, kendimizi fotoğraflardan ya da filmlerden tanıyoruz, hepsi bu kadar.” (s.35)

Yumuşacık, kırılgan yanımızın fark edilmesi, masumiyetimizi yitirmediğimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması. Oysa biz güçsüzlüklerimizle boğuşurken, duygularımızı bastırırken, o uçucu, masum, sevimli çocukluğumuzu gizlerken,  ne kadar güçlü olduğumuzu gösterme derdindeyiz. Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız. Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak, kırılmaktan korkmasak, incinsek, yaralansak, darbe alsak, bir daha alsak, ne olur?  Yeniden açsak kendimizi, atabilsek üstümüzden bu kabuğu.

Bilirsiniz, yaşlanınca, insanın bakışları içeri döner, geçmişte yaşadıklarını yeniden görmeye başlar. Anımsama bir kez başladı mı arkası gelir. Yeni şeyler hatırlanır, her konuda rasgele söylenen sözler gibi, anılar birbirine karışır. Bir aşk gibi bu anılar insanın içine işlemiştir bir kere.  Anılar olmazsa yaşanmaz; onlarla yaşar, kâh onlarla mutlu kâh hüzünlü olursunuz. Yüreğinize yerleşmişlerdir bir kere. Alman yazar Monika Maron’un Animal Triste böyle bir anlatı.

Hayatının büyük bir kısmını Doğu Berlin’de geçiren Monika Maron bu romanında Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte yaşanan değişimleri yaşlı bir kadının bakış açısıyla göz önüne seriyor.  Anlatıcının adı yok, yaşı belirtilmiyorsa da orta yaşa gelmiş bir kadın olduğunu anlıyoruz.  Öykü açıldıkça, bunamaya yüz tutmuş bu kadının hayatını yeniden kurguladığına tanık oluyoruz.  Kocasını, kızını ve ilk gençlik yıllarına dair yaşantısını anımsamakta zorlanıyor. Ölümle yüz yüze geldiği bir anı anlatırken, “O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım?  Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz” ifadesi aşka ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi.  Anlıyoruz ki, evliliği aşk evliliği olmamış ve kaçırmayıp yakaladığı aşkı sevgilisi Frank ile yaşamış.  Bu ilişkiyi öyle bir anımsıyor ki, bu hatırlama onu zaman-dışı bir gerçekliğe hapsediyor.  Yaşanan aşk bitmiş olsa da, sevgilisi onu terk etmiş olsa da, yaşamının geri kalanını Frank’ın ona verdiği mutlulukla ve acıda geçiriyor. Vedalaşmadan ayrılan sevgilinin arkasında kalır anlatıcı.

Monika Maron kadın anlatıcının gözünden kadın olmayı, âşık olmayı, “unutmayı” ve “hatırlamayı” sanrılı, paranoyak bir ruhsal karmaşa içinde sarsıcı bir şekilde anlatıyor.

“Partir …c’est mourir un peu”(ayrılmak biraz da ölümdür) sözünü hep bellemişizdir ama nice yıllardan sonra, bir sevgili sesin fısıltısını sanki ilk kez yeniden duyarsınız. Apansız karşınıza çıkan bir nesne, beklenmedik bir şarkı, bir şiir çıkar o yitirilmiş sevilmeleri çağrıştırır. Bu ilişkinin bittiğine kendini inandırmak istemediğinden, “unutuşu” seçmiş oluyor. Bu ilişki bittikten sonra yaşananla yaşanılmasını arzu ettiği, düşlerini süsleyen anılarla birleştiriyor, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla bağlıyor. Anlatı boyunca anlatıcının sesi yer yer kırılganlaşıyor, kimi yerde yaralı bir hayvanın çığlıklarını andırıyor.  Kimi zaman mesafeli bir tonda, kimi zaman deliliğe varan bir isyanda kendi dengesinden çıkıyor.

Adını bilmediğimiz anlatıcı tüm bu duyguları yaşıyor. Kendisi tam emin olmasa da yüz yaşında olduğunu söylüyor, yalnız yaşayan, yaşlı bir kadın.  Bir evlilik yapmış, bir kızı oluş, Doğu Berlin Doğa Müzesi’nde yıllarca çalışmış, çocukken 1. Dünya Savaşını görmüş, Berlin Duvarı’nın yıkılmasını, yarım kalmış aşkının acısını yıllarca içinde taşımış. Yaşadığı ufak tefek ayrıntıları unutmuş, ama bir sonbahar günü giden evli sevgilisinin onu terk etmesini içine sindirememiş.  Bu yüzden hayata küsmüş, şu anki yaşlılığında geçmişiyle bir iç hesaplaşması içinde, sevgilisinden kalanları hatırlayarak, yaşatarak ve kimi olayları unutarak ömrünü geçiriyor.  Sevgilisi Frank’a olan takıntısı, onu sahiplenme isteği, onu hatırlama ve unutma anları etrafında parça parça kurgulanan bir öykü ile karşı karşıya kalıyoruz.  Gelgitlerle ve tekrarla gerçekleşen bu “hatırlama” ve “unutma” anları zorlayıcı, karşı konulmaz bir ıstıraba dönüşüyor. Kendini farkında olmadan bu ilişkinin tuzağına atıyor. Gidip gelen bu hastalıklı hatırlama ve düşünme anlarının kıskacında boğuşan bir kadın çıkıyor ortaya.

Monika Maron kadın anlatıcının gözünden kadın olmayı, âşık olmayı, “unutmayı” ve “hatırlamayı” sanrılı, paranoyak bir ruhsal karmaşa içinde sarsıcı bir şekilde anlatıyor. Aşkla beraber daha güzel, daha uysal, daha bilge olduğunu, kibrinden ve fesatlığından kurtulduğunu, en kötü düşmanına boyun eğecek duruma geldiğini, her ağacı, her caddeyi, her dakikayı mutluluğuyla ışıttığını ve aşk sayesinde o zamana kadar keşfedilmemiş güzelliklere şaşırdığını, kendisiyle, dünyayla, doğayla, yağmurla, rüzgârla bir hissettiğini duyumsuyor.  Aşk o kadar büyük bir güç ki, “Nihayet bu dünyaya aitizdir ve nihayet artık bu dünyaya ait değilizdir.” yorumunu yapabilecek bir deneyim yaşamış oluyor. Erkek kadın ilişkisinin en karmaşık, en dramatik, en sancılı süreçlerini yaşayan kadın anlatıcı zamanla onu terk eden sevgiliyi bekliyor oluşuna alışmaya başlıyor.  Hiç kavuşma ümidi olmadan beklemek… Bu süre içinde öğreti gibi saptadığı şu düşünce: “Unutmak ruhun bayılmasıdır. Hatırlamanın, unutmakla hiçbir ilgisi yoktur.”  Elbette hafızanın türlü oyunlar oynadığı bu yaşlı kadının neyi gerçekten yaşadığını, neyi düşlerinde canlandırdığını anlamamız çok güç Yaşamak nedir, diye soruyor kendine. Düşünüyor, düşünüyor. Yılların muhasebesini çıkarıp koyuyor önüne. Bunca yılın muhasebesini yapmak kolay mı? Elbet değil, zor ama insan düşünmeden edemiyor işte... Önce kâr hanesine bakıyor,  yıllar ne getirmiş, neler kazanmış, neler götürmüş ondan... Hayli kabarık bir liste çıkıyor karşısına.

Yaşanan tutkulu aşk öyküsünün arka planında Doğu ve Batı Almanya’nın duvar ile ikiye ayrılması, savaş sonrası dönem, Berlin duvarın yıkılması ve Berlin şehrinin iki tarafının birleşmesi sonucu yaşanan kaosla birlikte şehrin geçirdiği değişim yer alıyor. Doğu Bloğunda yaşayan kadın kahraman Rus etkisinde bir çocukluk geçirirken, Batı Berlin’de yaşayan sevgilisi Amerikan etkisinde çocukluğunu sürdürüyor.  Öğrendikleri çocuk şarkıları bile farklı.  Sevgili kilisede ilahiler öğrenmişken kendisi İsa’nın yerini almış Stalin’i öven şarkılarla büyüyor.  Bir tarafta doğuda daha kısıtlı bir hayat sürmüş olan kadın kahraman, diğer yanda batıda, özgür sevgilisi Frank.

Ağır insanlık suçlarıyla, örneğin bir soykırımla veya ağır insan hakları ihlallerinden oluşan kabarık bir suç dosyası ile yüklü bir geçmişe sahip bir toplumun geçmişiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının önemi çok çeşitli disiplinlerin başlıca konusu haline geldi.  Hafıza ve hatırlama konuları sadece sosyal bilimlerde değil, tıp, psikoloji, psikanaliz, kültür antropolojisi, edebiyat gibi alanlarda en gözde konular haline geldi.  Bu bağlamda araştırma yapan çağımız yaşayan felsefecilerinden Avishai Margalit, anıların hayatımıza nasıl anlam verdiği üzerine odaklanıyor. Toplumsal hafıza nasıl oluşuyor? Hatırlamanın görevi nedir?  Hatırlamanın insanın üzerindeki etkisi nedir gibi sorulara yanıt arıyor. Freudcu bakış açısından kişinin yaşam deneyimlerinin altında onu iyileştirici bilgilerin olduğu yönündeki bakış açısı giderek sorgulanır oluyor.  Bilinçaltının derinliklerindekileri ortaya çıkarmakla kişi yaşamış olduğu travmatik bir olaydan iyileşme sağlayabilir mi?  Travmatik bir olayı hatırlama bağışlama duygusunun yerine nefret duygusunu aşılar mı? Margalit bu çalışmalarını “ethics of memory” altında topluyor. Hatırlamanın Etiği  formalize edilmiş entelektüel bir sistem değil, tamamen hayata karşı alınması gereken bir tavır. Bu çalışmalarını paylaşılan ortak bir geçmişte kuvvetli bağlarla kenetlenmiş bireyler üzerinden yürütüyor.  Çalışmalarında “paylaşılmış geçmiş” üzerine yoğunlaşıyor.  “Paylaşılmış geçmiş” bireyleri birlikte bir toplum olma evresine götürür. Toplumun geçmişi, şimdisi ve geleceğini içinde barındırır; toplumu zenginleştirir. Bireyleri birbirlerine bağlayan en kuvvetli bağın aile bireylerinden yani küçük bir çevreden başlayıp topluma yayıldığını söylüyor.

Bireysel hafızanın varlığı konusunda bir tereddüt bulunmamakla birlikte “kolektif hafıza” kavramı üzerine uzun tartışmalar oldu.  Durkheim’in öğrencilerinden ünlü Fransız sosyolog Maurice Halbwachs’ın Hafızanın Toplumsal Çerçevesi ve Kolektif Hafıza adlı eserleri bu konuda çığır açan çalışmalar oldu.  Ancak Halbwachs bu kavramı ortaya attığında ciddi tartışmalara neden oldu.  Bugün “kolektif hafıza” kavramı, sadece küçük topluluklara değil, etnik gruplar, uluslar ve devletler gibi büyük topluluklara da uyarlanmakta.

 

Halbwachs’a göre bireysel hafıza ile toplumsal hafıza ayrılamaz.  Halbwachs’in tezini “hafızanın toplumsal şartlara bağlı” olduğu üzerine kurmuştur. Gerçi hafıza her zaman bireye aittir; ama bu hafıza toplumsal olarak belirlenir. En kişisel anılar bile, sadece sosyal grupların iletişim ve etkileşimi üzerinden yapılanır.  Sadece başkalarından öğrendiklerimizi hatırlamayız; aynı zamanda onların anlattıklarını, anlamlı diye vurguladıklarını ve yansıttıklarını hatırlarız.  Çünkü Halbwachs’a göre algısız hatırlama yoktur. İnsanları bir topluma yerleştirdiğimiz andan itibaren, içsel ve dışsal izlenimleri birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Hafıza da, tıpkı dil gibi, iletişimsel süreçlerde, yani hatıraların anlatılması ve sahiplenmesi yoluyla oluşur.  Buna göre hafıza, her zaman diğer bireylerle, siyasal düzlemle ve başka gruplarla ilişki içindedir.  Bizden önce meydana gelmiş, yaşamadığımız olayları, genellikle kendimizi ait hissettiğimiz grup açısından önem taşıdıkları ölçüde hatırlarız.  Bu açıdan, grup hatırlama edimini Halbwachs “çerçeve” ya da “filtre” terimiyle açıklıyor.

Ağır insanlık suçlarıyla, örneğin bir soykırımla veya ağır insan hakları ihlallerinden oluşan kabarık bir suç dosyası ile yüklü bir geçmişe sahip bir toplumun geçmişiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının önemi çok çeşitli disiplinlerin başlıca konusu haline geldi. 

Ne kadar kişisel olursa olsun, her hatırlama, başka birçok kimsenin de sahip olduğu bir düşünceler kümesiyle ilişki içinde olur; kişiler, yerler, tarh, sözcükler, dil biçimleri gibi şeylerle, yani parçası olduğumuz toplumla birlikte gerçekleşir.  Halbwachs’a göre hafıza canlıdır ve her canlı organizma gibi sürekli devinim halinde varlığını sürdürür. Bu devinim durursa unutma ortaya çıkar.  İnsan sadece kendi hafızasının çerçevesinde içine yerleştirdiği şeyleri hatırlar. Hatırlamayı toplumsal bir inşa olarak görür. Ona göre hafıza tarihsel gerçekliğini birebir yansıtan bir ayna değil, geçmişin yeniden inşa edildiği bir alandır.  Hiçbir hafıza, geçmişi olduğu gibi koruyamaz fikrini savunur.  Kısaca Halbwachs’a göre hafıza, yeniden kurma işlemine dayanır.  Geçmiş, hafızada sürekli olarak yeniden kurgulanır. Bu noktada Friedrich Nietzche’nin Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine eserindeki şu sözleri açıklayıcı olacak:   “İnsan unutmayı bir türlü öğrenemeyip de hep geçmişe bağlı kaldığı için şaşar durur kendine de:  İstediği kadar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürür, hızla akıp geçen olaylara bağlıdır gene de.  Şaşılacak bir şey:  An, birden burada, bir yok, daha önce bir hiç, daha sonra bir hiç, yine de bir hayal gibi yeniden gelir ve daha sonraki bir an’ın rahatını kaçırır.  Zaman tomarından boyuna bir yaprak çözülür, düşer, uçup gider-birden yeniden insanın kucağına geri döner.  İşe o zaman insan “anımsıyorum” der.

Animal Triste’nin isimsiz anlatıcısı sorunlu bir geçmiş yaşamıştır. Yaşadığı sorunlu geçmiş ile anlattığı öykü arasında zamansal bir mesafe vardır. Travmatik geçmişi henüz geçmemiştir.  Geçmişle hesaplaşma bakımından, geçmişin anlatı zamanı üzerindeki egemenliğini kırma çabası öncelikli hale gelmiştir.  Yaşanan geçmişi kabul etmek, açıkça dile getirmek ve hesaplaşmaya çalışma içindedir.  Travma büyük acı veren olaylarla ortay çıkar.  Acısı öyle büyüktür ki, algı, kapılarını bu büyük basınca karşı kapatır.  Anlatıcının kimlik kurgusu çerçevesinde anlatılamaz ve hatırlanamaz nitelikteki bu acı, bilinç tarafından paranteze alınarak kapalı tutulur. Bu şekilde zihnin bir köşesinde tutulan olay unutulmaz, ama dondurulur.  Travmanın bilinçli hatırlamaya dönüşmesi ve anlatılabilir hale gelmesi için uzun süre beklemek gerekebilir.  Anlatıcının da belirttiği gibi, kendini yüz yaşında hissetmesi belki de bu yüzdendir.  Kendi kimliğini ve yaşadıklarını dondurmuş olmasından kaynaklanabilir.  Bu bakımdan Animal Triste’yi okurken isimsiz kahramanın bu anlatısını kesintisiz ve ucu açık bir süreç olarak düşünmek gerekir. Monika Maron’un sorduğu soru şu:  Kişinin kendisine bir başkasıymış gibi bakabilmesi, malzemesini yabancı ve tarafsız gözlerle gözden geçirmesi sahiden ne kadar mümkündür?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR