Hanende Muazzez
29 Eylül 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Hanende Muazzez


Twitter'da Paylaş
0

Kuyucaklı Yusuf ile “Hanende Melek”in yazılması geniş bir zamana yayılmış da olsa şu veya bu şekilde bir denk düşme var. Birbirini etkileyen, birbirinin içine giren “yaratıcı zihinsel” süreçlerden söz edebiliriz pekâlâ.
Atilla Birkiye
Kuyucaklı Yusuf’un sonunda Yusuf, karısı Muazzez’i gömdükten sonra, yanaklarından aşağı doğru yağmur gibi inen iri gözyaşlarını siler, “... ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru” sürer. Bunun ardından gelen satırlarda da anlatıcı, Yusuf’un yeni bir hayata doğru yol aldığını söyleyerek romanı bitirir; dahası, yazar “macera”yı şimdilik sonlandırır. Sabahattin Ali’nin bir “devam” romanı (hatta üçleme) daha yazacağı bir yana; bu son, romansal hakikat bağlamında bizdeki “eşkıya mitos”unun da müjdecisidir. Muazzez, kocasının dağlarda, bayırlarda, uzak köylerde vergi toplamak için kaldığı zamanlarda, yoksulluklarını kullanan annesinin peşkeş çekmesiyle kendini kasaba eşrafının kucağında bulmuştur. Muazzez’in ölümünü “ahlaki bir son” olarak belirtebiliriz ama –bunu da bir yana bırakarak– Woody Allen’ın bir filminden, Kahire’nin Mor Gülü’nden iz sürerek, onu mezarından çıkaralım. Sözü geçen filmde, bir sahne vardır. Perdede siyah beyaz bir film oynamaktadır. O filmdeki bir karakter, perdeden çıkar, sinema salonuna iner, oradan sokağa atar kendini; dolayısıyla hayata karışır. Kuşkusuz bu bir filmdir; ama filmin içindeki kurgusal olan, filmin içindeki gerçek olana dönüşmüştür. Dolayısıyla Muazzez ölmeseydi, kocası Yusuf ile ne kadar daha birlikte olabilirdi; nereye kadar kaçabilirlerdi. Yusuf o geceyi ne kadarıyla unutabilirdi? Silahıyla hepsini temizlemişti! Ya da romandaki o çatışmadan Muazzez sağ çıksaydı da Yusuf ölseydi, acaba Muazzez’in “geleceği” ne olacaktı? Sarhoş Çamurlar İçinde! “Hanende Melek” hikâyesinde, kimselerin pek sevmediği, yanına pek yaklaşmadığı, içkiye düşmüş dava vekili Hüseyin Avni’nin umutsuz aşkı ya da cinsel arzusu vardır. Bunun öznesi de kasabanın berbat kahvesinde berbat bir saz heyetinin önünde şarkı söyleyen, bir anlamda “düşmüş” bir kadın olan Melek’tir! Hüseyin Avni, karısının altın bileziklerini, ailesinin ekmek parasını Melek’e uyanık kemancıyla göndermesine karşın, her gece saza gelmesine karşın amacına bir türlü ulaşamamıştır. Melek de kendine gelen, bir ailenin maddi varlığı olan bu armağanları kabul etmiş, ama yağ tulumu sarhoş adamdan hiç hoşlanmamış, hep bir yol bulup kaçmıştır. Hikâyenin omurgası olan o gecenin sonunda, yani saz bittikten, müşteriler dağıldıktan sonra Melek’i oteline “götürmek” isteyen Hüseyin Avni reddedildiğinde küçükten bir rezalet çıkarmış, dövülüp kahveden sokağa, çamura atılmıştır. Epeyce etkileyici ve trajik bir sahnedir. Onu oteline götürecek olan garsonla birlikte kahveden dışarı çıkan Melek, kendisiyle yatmak için yanıp tutuşan yaşlı, sarhoş hayranını çamurlar içinde bulur. Asıl trajik olan, babasını kaldırmaya çabalayan 9-10 yaşlarındaki küçük kızın ağlayarak yalvarmasıdır: “Babacığım, hadi gidelim. Annem söz verdi, içtin diye kavga etmeyecek... Bir şey getirmedin diye de kavga etmeyecek... Hiç kavga etmeyecek...” Melek, adamdan çok kıza acımıştır ve ilk kez gördüğü bu küçük kız ya da o an, kendisini belki de hızlı bir bellek ya da “geçmiş” yolculuğuna çıkartmıştır. Küçük kızla benzerlik kurma “başlamış”tır. Kızın yalvaran bakışları arasında: “Kaldırıversenize, ne olur! İki gündür eve uğramıyor, hepimiz açız. O gelmeyince annem büsbütün sinirlenip bizi dövüyor, gidin getirin diyor!” demesiyle de harekete geçer. Burada kuşkusuz, düşünce değil, duygu vardır. Duygusal bir eylemdir kadınınki! Garsonla birlikte kollarına girip Hüseyin Avni’yi çamurlara bata çıka evine götürür. Adam sızmıştır, güç bela bahçe kapısından içeri sokarlar, evin açık kapısında karısı durmaktadır; kadının “Demek şimdiki de sensin ha?” diye söylenmesine Melek hiç karşılık vermez. Ancak çantasının içinden çıkardığı dört-beş altın bilezik ile bir çift küpeyi kadına uzatır. Biraz mahcup biçimde, başı öne eğik: “Bana bunları boşuna vermişti...” der. Sonrasında da hikâye çarpıcı bir biçimde biter: “Gitmek için döndü. Kapının kenarına dayanmış duran küçük kızı gördü. Kendini tutamayarak onu kolundan yakaladı ve çekti, sırsıklam saçlarından tuttuğu başını göğsüne bastırdı. Sonra eğildi, şaşkın şaşkın kendine bakan kızın yaşlardan ve yağmurdan ıslanmış yüzünü sıkı sıkı öptü. “Bir kabahat işliyormuş gibi çabuk ve sinirli hareketlerle çantasını tekrar açtı, biraz evvel aldığı bir buçuk lira yevmiye ile dünden kalan yirmi, otuz kuruş parayı kızın avucuna sıkıştırdı. “Sonra hiç arkasına bakmadan, yanı başında sessizce yürüyen garsonla beraber, çamurlu yollardan geriye, kendisini bekleyen han odasına döndü.” Küçük Kız Melek mi? Gerek Kuyucaklı Yusuf gerekse “Hanende Melek”in yazılma öncesi aşamalarının ele alınması kuşkusuz bir başka konu, bir başka alan (disiplin). Ancak Sabahattin Ali’nin romanı 1931-1932 yıllarında yazdığı (hazırladığı) biliniyor; belki de daha sonra elden geçirdi, ekledi çıkardı, değişiklikler yaptı. Romanın kitap olarak yayımlanışı ise –çeşitli tefrika girişimlerinden sonra– 1937. Hikâyenin yayımlanış tarihi de 1937 ama ne zaman yazıldı, doğrusu bilmiyorum, sanırım kesin tarih bir yerlerde yok. Ancak, Ayşe Sıtkı’ya yazdığı 6 Temmuz 1933 tarihli bir mektupta, Yozgat’ta görevliyken, bir kahvede şarkı söyleyen Melek adlı genç bir kızdan, hikâyenin de atmosferi olan o taşra atmosferinden söz ediyor (s. 99, Bezirci). Belli ki bu hikâye o izlenimlerden dönüştürülmüş/yazılmış, Kuyucaklı Yusuf romanından sonra kaleme alınmış. Hikâye yazma sürecinde, romanda da eklemeler, değişiklikler olmuş olabilir. Belki de hikâyeyi yayımlandığı yıl yazdı. Sonuçta roman ile hikâyenin yazılması (yaratılması) geniş bir zamana yayılmış da olsa şu veya bu şekilde bir denk düşme var. Birbirini etkileyen, birbirinin içine giren “yaratıcı zihinsel” süreçlerden söz edebiliriz pekâlâ. Ayrıca yazarın bilinçdışı da var. Bunun nasıl ortaya çıktığı, nasıl yazınsal gerçeğe dönüştüğü üzerine kafa yormak da başka bir disiplin. Öte yandan bir insanın, yazarın bilinçdışını, zihinsel süreçlerini tam anlamıyla bilebilir miyiz? (Gerçi “tahmin” yürütebiliriz!) Melek’in küçük kıza acıdığını, yardım elini uzattığını görüyoruz; ama daha çok kızda, geçmişe dönerek kendisini gördüğü söylenebilir. Kendi çocukluğunu anımsaması! Onun da babası Hüseyin Avni gibi ayyaş biriydi, kadınların peşinde koşan ama çamura düşen! Ya da karısını, çocuklarını, dolayısıyla Melek’i ihmal eden ve “yazgı”sını değiştiren. Melek’in elinde avucunda ne varsa küçük kıza vermesi bir “yazgı”yı değiştirmenin iyi niyetli edimi olabilir; ama öte yandan kendi yazgısına olan nefretin bilinçdışı edimi de olabilir. Bu eylemiyle küçük kızın yazgısını değiştirebilecek midir? Kasabaya gelecek olan başka bir hanendeye, iade ettiği altın bilezikler acaba verilmeyecek midir, daha sonra? Bunun pek bir önemi yoktur, farkında da değildir, davranışı son derece duygusaldır; çamurlara bata çıka han odasına dönmektedir! Bir anlamda, o armağanları “hak etmemiştir” ve zaten içine hiç sinmemiştir! “Çamurlu bir yaşamdan” da pek kurtulacağı yoktur! Büyük bir olasılıkla Hanende’nin adı Melek de değildi; Ayşe’ydi, Fatma’ydı, Zehra’ydı, belki de Muazzez’di! Muazzez’e Ne Olacaktı? Bir kez daha Woody Allen’ın filmini anımsatarak, “ölmemiş” Muazzez’i, acaba daha sonraki yıllarda Anadolu’nun yalnızlık kasabalarında “Hanende Melek” gibi, pis, çamurlu kahvelerde, arkasındaki keman-tambur eşliğinde ağır, iç bayıltan, kederle yıkanmış şarkılar söylerken bulur muyduk? Taşra erkeklerinin, zabitlerin, memurların, kasapların, perişan kocaların, buğulanmış bekârların gözdesi bir kadın olarak bulur muyduk? Zaman zaman Melek gibi onlarla yatan, yatmak zorunda kalan, bırakılan bir kadın olarak bulur muyduk? Onunla bir gece geçirmek için, ona “sahip” olmak için her şeyi göze alanların, yapanların gözdesi olarak o kahvedeki gibi “kürsü kılıklı bir kerevet”te görür müydük? Dinler miydik, Hanende Muazzez olarak! Kaynakça Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, Cem Yayınları, 1980. Sabahattin Ali, Yeni Dünya, Cem Yayınları, 1982. Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Çınar Yayınları, 1992.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR