Gizli gizli, babası oğlunun yatak odasına girmeye başladı. Saatlerce orada oturuyor, yalnızca ipucu aramak için bozuyordu hareketsizliğini. Onu şaşırtan, Ali’nin gitgide daha tertipli olmaya başlamasıydı. Genellikle giysiler, kitaplar, kriket sopaları, video oyunlarının birbirine dolandığı oda, tertipli ve düzenli bir hale gelmeye başlamıştı; önceleri yalnızca kargaşanın olduğu bazı yerlerde artık, boş alanlar belirmeye başlamıştı.
Başlarda, Pervez memnundu: Oğlu yeniyetmelerin davranışlarından sıyrılıyordu. Ama bir gün, Pervez, çöp tenekesinin yanında, içinde yalnızca eski oyuncakların değil, bilgisayar disketleri, video bantları, yeni kitaplar ve çocuğun bir iki ay önce almış olduğu son moda giysilerin de olduğu yırtık bir alışveriş torbası buldu. Aynı şekilde, Ali, hiç açıklama yapmadan, eve gelip giden İngiliz kız arkadaşından da ayrılmıştı. Eski arkadaşları telefon etmez olmuştu.
Pervez, kendisinin bile anlamadığı nedenlerden, Ali’nin bu olağandışı davranışlarını konuşmaya yanaşamıyordu. İki suskunluk arası epeyce keskin dilli olmaya başlamış olan oğlundan birazcık korkmaya başladığının farkındaydı. Pervez’in nihayet söylediği bir söz –“artık gitarını pek çalmıyorsun”– gizemli ama kesin bir yanıt buldu: “Yapacak daha önemli şeyler var.”
Yine de oğlunun tuhaflıkları Pervez’e haksızlık gibi geliyordu. İngiltere’de, başkalarının oğullarının düştüğü tuzakların farkında olmuştu hep. Pervez’in gün boyu çalışması hep Ali içindi; Ali’nin muhasebeci eğitimi alması için çok para harcamıştı. Ali’ye güzel giysiler, gereksinim duyduğu tüm kitapları, bir de bilgisayar almıştı. Şimdi de gitmiş, tüm sahip olduğu şeyleri çöpe atıyordu! Gitarı, televizyon, video ve stereo düzeneği izledi. Kısa bir süre içinde oda tam anlamıyla tamtakır kalmıştı.
Zavallı duvarlar, Ali’nin resimlerinin kaldırıldığı yerlerde solgun izler taşıyordu.
Pervez’i uyku tutmuyordu; viski şişesine daha sık başvuruyordu, işte olduğu sırada bile. Artık konuyu, duygularını paylaşacak birileriyle konuşmasının mutlaka gerekli olduğunu anlıyordu.
Pervez yirmi yıldır taksi şoförüydü. Bu sürenin yarısında aynı şirket için çalışmıştı. Öbür şoförlerin çoğu da onun gibi Pencaplıydı. Pencaplılar, yolların daha boş ve gelirin daha iyi olduğu gece saatlerinde çalışmayı yeğliyordu. Gündüzleri uyur, eşlerinden kurtulmuş olurlardı. Taksi kulübesinde hep beraber, neredeyse oğlan çocukları gibi yaşıyorlar, kâğıt oynayıp şakalar yapıyorlar, açık saçık fıkralar anlatıyor, mahalledeki Hint lokantalarından yiyecek alıp aralarında politika ve özel meselelerini konuşuyorlardı.
Pervez, Ali konusunu arkadaşlarıyla konuşamamıştı. Konuşamayacak kadar utanç duymuştu. Bir de, çocuğun yanlış yola sapması konusunda kendisini suçlayacaklarından korkmuştu, tıpkı kendisinin, çocukları kötü kızlarla gezmeye başlayan, okulu asıp çetelere katılan öbür babaları suçladığı gibi.
Yıllar boyu Pervez öbürlerine, Ali’nin krikette, yüzmede ve futbolda ne kadar iyi olduğu, derslerinde ne kadar dikkatli olduğu ve nasıl da çoğu dersten hep en yüksek notları aldığıyla böbürlenip durmuştu. Ali’nin iyi bir iş bulması, uygun bir kızla evlenmesi ve bir aile kurmasını istemek, aşırı bir istekte bulunmak mıydı? Bu gerçekleşince Pervez mutlu olacaktı. İngiltere’de başarılı olma hayali gerçekleşmiş olacaktı. Nerede yanlış yapmıştı?
Bir akşam, taksi yazıhanesinde, en yakın iki arkadaşıyla birlikte ortası çökmüş koltuklarda oturup bir Sylvester Stallone filmini seyrederken Pervez sessizliğini bozdu.
“Anlayamıyorum!” diye patladı. “Odasından her şey uçup gidiyor. Artık onunla konuşamıyorum da. Biz baba-oğul değildik – kardeştik biz! Nerede eski oğlum? Niye bana işkence ediyor?” Pervez başını elleri arasına aldı.
O, içini dökerken öbürleri başlarını sallıyor ve birbirlerine bilmiş bilmiş bakışlar fırlatıyordu.
“Bana, neler olduğunu anlatın!” diye onlardan bir yanıt bekledi.
Yanıt neredeyse zafer yüklüydü. Bir şeylerin iyi gitmediğini tahmin etmişlerdi. Şimdi anlaşılıyordu: Ali uyuşturucu kullanıyordu ve eşyalarını uyuşturucu alabilmek için satıyordu. Yatak odasının boşaltılmasının nedeni buydu.
“O zaman ne yapmam lazım?”
Pervez’in arkadaşları Ali’yi titizlikle izlemesini ve çocuk çıldırmadan, aşırı doz almadan ya da birini öldürmeden, ona karşı sert davranmasını öğütledi.
Pervez sabahın erken saatlerinin havasına sendeleyerek çıktığında, onların haklı olduğu dehşetini yaşıyordu. Oğlu, uyuşturucu bağımlısı katil ha!
Çok şükür, Bettina’yı arabasında oturur buldu.
Çoğu zaman gecenin son müşterileri mahallenin dilberleri ya da sokak kadınlarıydı. Taksi şoförleri onları iyi tanırdı ve onları ilişkilerine götürürlerdi. Gecelerinin bitiminde de şoförler onları evlerine taşırdı. Bazen de kızlar yazıhanedeki bir içki seansında onlara katılırdı. Arada bir şoförler kızlarla birlikte giderdi. “Bir sefer karşılığı bir sefer” denirdi buna.
Bettina, Pervez’i üç yıldır tanıyordu. Şehrin dışında oturuyordu ve eve dönerken uzun süren araba yolculuğunda, arkada yolcu koltuğunda değil, Pervez’in yanında oturur, Pervez ona hayatını, umutlarını anlatır, o da Pervez’e kendininkilerden söz ederdi. Çoğu akşam görüşürlerdi.
Bettina’ya, karısıyla hiç konuşamadığı konulardan söz edebiliyordu. Bettina da ona o gece yaptıklarını anlatırdı hep. Pervez, Bettina’nın nereye gittiğini ve kiminle birlikte olduğunu öğrenmek isterdi. Bir kez Pervez onu, şiddet kullanan bir müşterinin elinden kurtarmıştı ve o günden beri birbirleri için önemli hale gelmişlerdi.
Bettina, Ali’yle hiç tanışmamış olduğu halde, Pervez’in sürekli onun hakkında anlattıklarını dinlemişti. O akşam Pervez, Bettina’ya Ali’nin uyuşturucu kullandığından kuşkulandığını söylediğinde Bettina, Pervez’i çok rahatlatan bir şey yapmış, ne onu ne de oğlunu yargılamıştı. Sadece, “Gözlerden belli olur,” demişti. Gözler kanlı olabilirdi; gözbebekleri büyümüş olabilirdi; Ali yorgun görünüyor olabilirdi. Terlemeler ya da ani ruhsal değişimler gösterebilirdi. “Tamam mı?”
Pervez şükran duyguları içinde, uykusuz gece nöbetlerine başladı. Sorunun ne olduğunu biliyor olması, kendini daha iyi hissetmesini sağlamıştı. Eh, herhalde işler fazla da çığırından çıkmış olamazdı.
Çocuğun ağzına attığı her lokmayı izledi. Her fırsatta yanına oturdu ve gözlerinin içine baktı. Mümkün oldukça, çocuğun elini ellerine alıp ateşini kontrol etti. Çocuk evde olmadığı zamanlarda Pervez işe koyuluyor, halının altına, çekmecelerine, boş gardırobun arkasına bakıyor – kokluyor, inceliyor, deşiyordu. Ne aradığını biliyordu: Bettina kapsüllerin, şırıngaların, hapların, tozların, uyuşturucuların resimlerini çizmişti.
Her gece Bettina, Pervez’in nelere tanık olduğuna dair haberleri bekliyordu. Birkaç gün süren aralıksız gözlemeden sonra, çocuğun spordan vazgeçmiş olmasına karşın sağlıklı göründüğünü bildirecek duruma gelmişti. Gözleri berraktı. Pervez’in tahmin ettiği gibi, babasının bakışları karşısında gözlerini suçlu suçlu kaçırmıyordu. Aslında çocuk her zamankinden daha uyanık ve ağırbaşlı görünüyordu: Nemrut olmakla birlikte çok da tetikteydi. Babasının uzun bakışlarına fazlasıyla eleştiri, hatta serzenişle yanıt veriyordu – o kadar ki, Pervez hatanın çocukta değil, kendisinde olduğunu hissetmeye başladı.
“Fiziksel olarak başka bir farklılık yok mu yani?” diye sordu Bettina.
“Yok!” Pervez bir an düşündü. “Ama sakal bırakıyor.”
Bir gece, Bettina’yla bir gececi kahvesinde oturduktan sonra Pervez eve epeyce geç geldi. İsteksizce, Pervez ile Bettina uyuşturucu teorisini bırakmak zorunda kalmışlardı, çünkü Pervez, Ali’nin odasında uyuşturucuya benzer hiçbir şey bulamamıştı. Ayrıca Ali eşyalarını satmıyordu. Atıyordu, veriyordu ya da yardım amacıyla satış yapan dükkânlara bağışlıyordu.
Holde dururken, Pervez çocuğun çalar saatinin çaldığını duydu. Yatak odasına koştu, hâlâ uyanık olan karısı yatakta dikiş dikiyordu. Karısına oturmasını ve sesini kesmesini emretti. Kadıncağız ne ayağa kalkmıştı ne de tek bir kelime söylemişti. Karısı ona merakla bakarken Pervez, kapının aralığından oğlunu gözlemeye başladı.
Çocuk yıkanmak için banyoya girdi. Odasına dönüğünde, Pervez holü bir nefeste aşıp kulağını Ali’nin kapısına dayadı. İçeriden bir mırıltı sesi geldi. Pervez şaşırdı ama ferahlamıştı.
Bir kez bu ipucu bulunduğuna göre, Pervez çocuğu öbür zamanlarda da gözledi. Çocuk namaz kılıyordu. Evde olduğu zamanlarda, hiç aksatmadan, günde beş kez namaz kılıyordu.
Pervez, tüm genç erkeklere Kuran öğretilen Lahor’da büyümüştü. Kuran öğrenirken Pervez’in uyuyakalmasını engellemek için din hocası tavana bir sicim parçası iliştirmiş, ucunu da Pervez’in saçına bağlamıştı. Böylece başı öne düşerse, sarsıntıdan derhal uyanacaktı. Bu aşağılayıcı durumdan sonra Pervez tüm dinlerden kaçınmıştı. Öbür taksi şoförleri de daha dindar değildi zaten. Hatta gözleri, kendilerine emanet edilmiş oğlanlarla kızların üzerinde dolaşıp dururken insanlara nasıl yaşayacaklarını söyleyebileceklerini sanan, mahalledeki takkeli, sakallı mollalarla alay ediyorlardı.
Pervez, Bettina’ya ne keşfettiğini anlattı. Taksi yazıhanesindeki adamlara da anlattı. Daha önce o kadar meraklı olan arkadaşları şimdi garip bir şekilde sessizleşmişlerdi. Çocuğu dindarlığı nedeniyle pek suçlayamıyorlardı.
Pervez, bir gece izin alıp çocukla birlikte dışarıda bir yerlere gitmeye karar verdi. Gittiği yüksekokulda işlerin nasıl gittiğini öğrenmek istiyordu; Pakistan’daki ailesi hakkında ona öyküler anlatmak istiyordu. Her şeyden çok, Ali’nin, Bettina’nın deyişiyle, “ruhsal boyut”u nasıl keşfettiğini anlamak istiyordu.
Çocuk, Pervez’i şaşırtarak onunla gelmeyi reddetti. Verilmiş bir sözü olduğunu iddia ediyordu. Pervez, hiçbir sözün baba ile oğlunun buluşması kadar önemli olamayacağında ısrar etmek zorunda kaldı.
Ertesi gün Pervez derhal Bettina’nın yüksek topuklu pabuçlar, kısa bir etek ve geçen arabalara doğru açmayı umduğu uzun bir yağmurlukla yağmurda dikildiği sokağın köşesine gitti.
“Bin bin,” dedi.
Arabayla fundalık boş arazileri aşıp daha iyi günlerde, görüntüyü kilometreler boyu, vahşi geyikler ve atlardan başka hiçbir şeyin engellemediği ve geriye yaslanıp gözleri yarı kapalı, “İşte hayat bu,” dedikleri noktada arabayı park ettiler. Bu kez, Pervez titriyordu. Bettina kollarını Pervez’e doladı.
“Ne oldu?”
“Biraz önce, hayatımın en kötü deneyimini yaşadım.”
Bettina kafasını ovalarken Pervez ona, bir gece önce, oğlu yemek listesini incelerken, Pervez’in tanıdığı olan garsonun ona her zamanki su katılmış viskisini getirdiğini anlattı. Pervez kendini o kadar rahatsız hissediyormuş ki, önceden bir soru bile hazırlamış. Ali’ye, önündeki sınavlardan dolayı mı endişeli olduğunu soracakmış. Ama önce kravatını gevşetmiş, katır kutur bir poppadum1 yemiş ve içkisinden uzun bir yudum almış.
Pervez daha konuşamadan, Ali yüzünü buruşturmuş.
“Alkol içmenin yanlış olduğunu bilmiyor musun?” demiş.
“Benimle çok haşin bir şekilde konuştu,” dedi Pervez, Bettina’ya.
“Bu kadar küstah olduğu için neredeyse haddini bildirecektim ona ama kendimi tutmayı başardım.”
Pervez, yıllarca günde on saatten fazla çalıştığını, başka zevkler ve meraklar edinmediğini, şimdiye dek hiç tatile gitmemiş olduğunu anlatmış. Canı çekince bir bardak içki içmek cinayet olmaz herhalde demiş.
“Ama günah,” demiş çocuk.
Pervez omuz silkmiş. “Biliyorum.”
“Kumar da günah, değil mi?”
“Evet. Ama hepimiz insanız, öyle değil mi?”
Pervez içkisini her yudumlayışında çocuk yüzünü buruşturmuş ya da hoşnutsuzluk gösteren ifadeler takınmış. Bu, Pervez’in içkisini daha hızlı içmesine neden olmuş. Arkadaşını memnun etmek isteyen garson bir bardak viski daha getirmiş. Pervez sarhoş olmaya başladığını biliyormuş ama kendine engel olamamış. Ali’nin yüzünde dehşet ifadesi varmış, tiksinti ve eleştiri akıyormuş yüzünden. Sanki babasından nefret ediyor gibiymiş.
Yemeğin yarısında Pervez birden kendini kaybetmiş ve bir tabağı yere fırlatmış. İçinden, sofra örtüsünü de masadan çekip almak gelmiş ama garsonlar ve öbür müşteriler gözlerini dikmiş ona bakıyorlarmış. Yine de kendi oğlunun ona neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatmasına dayanamayacakmış. Kötü bir adam olmadığını biliyormuş. Vicdanlıymış. Utanç duyduğu birkaç şey varmış ama genelde edepli bir hayat yaşamış.
“Ahlaksızlık yapacak vakti ne zaman buldum ki?” diye sormuş Ali’ye.
Çocuk alçak, tekdüze bir sesle, Pervez’in aslında hiç de iyi bir hayat sürmemiş olduğunu açıklamış. Kuran’ın sayısız kuralını ihlal ettiğini söylemiş.
“Mesela?” diye sormuş Pervez.
Ali düşünmeye bile gerek duymamış. Sanki bu ânı bekliyormuşçasına babasına, domuz pastırmalı böreklere bayılıp bayılmadığını sormuş.
“Eh.” Pervez, yağda çevrilip kıtır kıtır olmuş domuz pastırmasının mantar ve hardala boğulup yağda kızartılmış ekmek dilimleri arasına sıkıştırılmasını sevdiğini gizleyecek değilmiş. Aslında bunu her sabah yermiş.
Ali daha sonra Pervez’in, karısına kendisi için domuz sosisi kızartmasını emrettiğini ve ona, “Artık köyünde değilsin. Burası İngiltere. Uyum sağlamalıyız,” dediğini hatırlatmış.
Pervez bu saldırı karşısında o kadar kızmış ve ne yapacağını bilememiş ki, yine içki ısmarlamış.
“Sorun şu,” demiş çocuk. Masaya abanarak babasına doğru uzanmış. O akşam ilk kez gözleri canlı görünüyormuş. “Sen Batı uygarlığını fazlaca benimsemişsin.”
Pervez geğirmiş, boğulacağını sanmış. “Benimsemişim!” demiş. “Yahu biz burada yaşıyoruz!”
“Batılı maddeciler bizden nefret ediyor,” demiş Ali. “Baba, senden nefret eden bir şeyi sen nasıl seversin?”
“Cevap ne o zaman,” demiş Pervez berbat bir durumda, “sana kalırsa?”
Ali’nin düşünmesi bile gerekmemiş. Babasına duraksamadan yanıt vermiş. Sanki Pervez, yatıştırılması ya da ikna edilmesi gereken gürültücü bir kalabalıkmış. İslam kanunları yönetecekmiş dünyayı; kâfirin derisi tekrar tekrar yanacakmış. Yahudiler ve gâvurlar bozguna uğratılacakmış. Batı ikiyüzlüler, zinacılar, homoseksüeller, uyuşturucu bağımlıları ve orospularla dolu bir pislik çukuruymuş.
Ali konuşurken Pervez pencereden dışarı bakıyormuş, hâlâ Londra’da olup olmadıklarından emin olmak için âdeta.
“Halkım yeterince çekti. Eğer zulüm bitmezse, cihat yapılacak. Ben ve milyonlarca başka insan bu dava için hayatımızı seve seve veririz.”
“Ama niçin, neden?” demiş Pervez.
“Biz ödülümüzü Cennet’te alacağız.”
“Cennet’te ha!”
Sonunda, Pervez’in gözleri yaşla dolarken, çocuk ona kendine çekidüzen vermesini söylemiş.
“Ama nasıl olacak bu?” diye sormuş Pervez.
“İbadet et,” diye ısrar etmiş Ali. “Benim yanımda ibadet et.”
Pervez hesabı ödeyip mümkün olduğunca kısa sürede çocuğu oradan dışarı çıkarmış. Daha fazla dayanamamış.
Ali sanki başkasının sesiyle konuşuyor gibiymiş.
Eve dönerlerken çocuk taksinin arka koltuğunda oturmuş, sanki bir müşteriymiş gibi. “Seni bu hale getiren ne?” diye sormuş Pervez, şu ya da bu şekilde kabahatin kendisinde olduğundan korkarak. “Seni etkileyen belli bir olay var mı?”
“Bu ülkede yaşıyor olmak.”
“Ama ben İngiltere’yi seviyorum,” demiş Pervez çocuğa dikiz aynasından bakarak. “Burada ne istersen yapmana izin veriyorlar.”
“Zaten sorun da o,” diye yanıt vermiş Ali.
Yıllardır ilk kez Pervez önünü doğru dürüst görememiş. Arabanın yan kısmını bir kamyona çarpmış ve yan aynalardan birini koparmış. Şansları varmış ki polis onları durdurmamış. Pervez ehliyetini ve işini kaybedebilirmiş.
Eve dönünce, arabadan çıkarken Pervez sendelemiş ve yere düşmüş, ellerini yaralamış, pantolonunu yırtmış. Ayağa kalkmayı başarmış. Çocuk ona yardım etmeyi teklif bile etmemiş.
Pervez, Bettina’ya, istediği buysa –gözündeki o acımasız bakışı silecekse– ibadet etmeye hazır olduğunu söyledi. “Ama benim itirazım,” dedi, “kendi oğlumun bana Cehennem’e gideceğimi söylemesi!”
Pervez’in tepesini attıran, çocuğun, okulunu ve muhasebeyi bıraktığını söylemesi olmuş. Pervez nedenini sorduğunda, Ali alaycı alaycı, nedenin çok açık olduğunu söylemiş. “Batı eğitimi insanda dine karşı bir tavır geliştiriyor.”
Ve muhasebecilerin dünyasında kadınlarla karşılaşmak, içki içmek ve tefecilik yapmak yaygınmış.
“Ama iyi gelir getiriyor,” diye savunmuş Pervez. “Yıllardır hazırlanıyorsun!”
Ali hapishanelerde, tüm yozluklara karşın saflıklarını korumaya çalışan yoksul Müslümanlar arasında çalışacağını söylemiş. Sonunda, akşam bitip Ali yatmaya giderken babasına, niye sakal ya da en azından bıyık bırakmadığını sormuş.
“Oğlumu kaybetmiş gibi hissediyorum,” dedi Pervez, Bettina’ya. “Bana sanki suçluymuşum gibi bakılmasına tahammül edemiyorum. Ne yapacağıma karar verdim.”
“Ne yapacaksın?”
“Seccadesini alıp evimden çıkıp gitmesini söyleyeceğim. Şimdiye kadar yaptığım en zor şey olacak, ama bu akşam bunu yapacağım.”
“Ama ondan ümidini kesme sakın,” dedi Bettina. “Bir sürü genç bu tarikat ve batıl inançlı grupların eline düşüyor. Bu, hep o şekilde hissedecekler demek değil ki.” Pervez’in, oğluna destek olmaya devam etmesi gerektiğini söyledi.
Pervez, oğluna şimdiye kadar tüm verdikleri karşısında bir teşekkür bile almamışken daha fazla sevgi vermeye hiç de istekli değilken yine de Bettina’nın haklı olduğuna ikna oldu.
Ondan sonraki iki hafta boyunca Pervez, oğlunun bakışlarına ve sitemlerine göğüs germek zorunda kaldı. Ali’nin inançları konusunda sohbet başlatmaya çalıştı. Ama Pervez birazcık eleştiri yöneltmeye kalksa, Ali’nin ters yanıtı hemen hazırdı. Bir keresinde Ali, Pervez’i beyazlara “dalkavukluk etmek”le suçladı; tam tersine, diye açıkladı, kendisi onlardan daha “aşağı” değildi; Batı kendisinin hep en iyi olduğunu düşünmesine karşın, dünyada Batı’dan başka şeyler de vardı.
“Nasıl oluyor da bunları biliyorsun?” diye sordu Pervez. “İngiltere’den başka bir yere gitmediğin düşünülecek olursa...”
Ali küçümser bir bakışla yanıt verdi.
Nefesinde içki kokusu olmadığından emin olduğu bir gece, Ali’yle birlikte mutfaktaki masaya oturdu Pervez. Ali’nin, bırakmakta olduğu sakal için kendisine iltifat edeceğini umuyordu, ama Ali pek fark etmemiş gibi görünüyordu.
Bir gün önce Pervez, Bettina’ya Batı’da insanların bazen içten içe bir boşluk hissettiklerini ve uyacakları bir felsefeye gereksinim duyduklarını düşündüğünü söylemişti.
“Evet,” demişti Bettina. “Cevap bu. Sen ona senin yaşam felsefenin ne olduğunu anlat. O zaman o da başka inançların da olduğunu anlar.”
Yorucu bir düşünme sürecinden sonra Pervez başlamaya hazırdı. Çocuk ona sanki hiçbir beklentisi yokmuş gibi bakıyordu. Pervez duraksayarak, insanların birbirlerine saygılı davranmaları, özellikle de çocukların anne babalarına saygılı olmaları gerektiğini söyledi. Bu bir an çocuğu gerçekten etkilemiş gibi göründü. Şevklenip devam etti Pervez. Kendi görüşüne göre, bu yaşam var olan tek yaşamdı ve insan ölünce toprakta çürürdü. “Mezarımdan otlar ve çiçekler büyüyecek, ama benim bir parçam yaşamaya devam edecek.”
“Nasıl yani?”
“Başka insanlarda. Örneğin ben yaşamaya seninle devam edeceğim.”
Bu noktada çocuk biraz sıkıntılı göründü.
“Ve senin torunlarınla,” diye ekledi Pervez, önceki sözlerine ek olarak, “ama ben burada, bu dünyadayken, en iyi şekilde yararlanmak isterim... Senin de yararlanmanı isterim!”
“‘Yararlanmak’ derken ne demek istiyorsun?” diye sordu çocuk.
“Eh,” dedi Pervez. “Bir kere... hayatın keyfini çıkarmalısın. Evet. Başkalarına zarar vermeden hayatın keyfini çıkarmalısın.”
Ali keyfin “dipsiz bir kuyu” olduğunu söyledi.
“Ama ben öyle keyiften söz etmiyorum ki,” dedi Pervez. “Ben yaşamanın güzelliğini kastetmiştim.”
Çocuğun yanıtı, “Dünyanın her yanında bizim insanlarımız baskı altında,” oldu.
“Biliyorum,” diye yanıt verdi Pervez, “bizim insanlarımız”dan kastedilenlerin tam olarak kimler olduğundan emin olmayarak. “Ama yine de – hayat yaşamak içindir!”
Ali, “Gerçek ahlak yüzlerce yıldır var. Dünyanın her yanında benim inançlarımı paylaşan milyonlarca, milyonlarca insan var. Onlar haksız da sen mi haklısın demek istiyorsun?” dedi. Ve babasına öyle bir saldırgan güvenle baktı ki, Pervez’in daha başka bir şey söylemesi olanaksızdı.
Birkaç akşam sonra, Bettina bir müşteriyi ziyaret ettikten sonra, Pervez’in arabasında gidiyordu. Yolda bir çocuğun yanından geçtiler.
“Şu benim oğlan işte,” dedi Pervez yüzü sertleşerek. Şehrin öbür yakasında, iki tane caminin olduğu yoksul bir semtteydiler.
Bettina görmek için döndü. “Yavaşla o zaman, yavaşla!”
“Yakışıklıymış,” dedi. “Bana seni hatırlatıyor. Ama yüzünde daha kararlı bir ifade var. Lütfen, durabilir miyiz?”
“Niye?”
“Onunla konuşmak isterdim.”
Pervez arabayı döndürdü ve çocuğun yanında durdu.
“Eve mi geliyorsun?” diye sordu Pervez. “Daha epeyce yolun var.”
Çocuk omzunu silkti, arka koltuğa oturdu. Bettina önde oturuyordu. Pervez, Bettina’nın kısa eteğini, gösterişli yüzüklerini ve gözlerine sürdüğü buz mavisi farı fark etti. Çok sevdiği parfümünün tüm arabanın içini sardığının farkını vardı. Pencereyi açtı.
Pervez olabildiğince hızla arabayı sürerken Bettina, Ali’ye şefkatle sordu: “Nerelerdeydin?”
“Camide,” dedi Ali.
“Peki okulda işler nasıl? Çok çalışıyor musun?”
“Sen kim oluyorsun da bana bu soruları soruyorsun?” dedi Ali pencereden dışarı bakarak. Derken sıkışık bir trafiğe çattılar ve araba durma noktasına geldi.
O zamana kadar Bettina farkında olmadan, elini Pervez’in omzuna koymuştu. “İyi bir insan olan baban senin için endişeleniyor. Biliyorsun ki seni kendi hayatından çok seviyor.”
“Beni sevdiğini söylüyorsun,” dedi çocuk.
“Evet!” dedi Bettina.
“O zaman senin gibi bir kadının ona böyle dokunmasına neden izin veriyor?”
Bettina’nın çocuğa bakışlarındaki ifade öfke idiyse, çocuk da Bettina’ya soğuk bir hiddetle baktı.
“Böyle sözleri işitmeyi hak ettiğime göre ne tür bir kadınım yani?”
“Ne tür olduğunu biliyorsun,” dedi. Sonra babasına döndü. “Bırak da çıkayım,” dedi.
“Kesinlikle olmaz,” diye yanıtladı Pervez.
“Merak etme, ben gidiyorum,” dedi Bettina.
“Hayır, gitme!” dedi Pervez. Ama araba hareket halinde olduğu halde, Bettina kapıyı açtı ve kendini dışarı attı –bunu daha önce de yapmıştı– ve yolun karşısına doğru koşmaya başladı. Pervez durdu ve birkaç kez Bettina’nın arkasından seslendi ama gitmişti.
Pervez, Ali’yi eve götürdü ve ona başka hiçbir şey söylemedi. Ali doğruca odasına gitti. Pervez gazeteyi okuyamadı, televizyon seyredemedi, hatta oturması bile mümkün olmadı. Durmadan kendine içki koydu.
En sonunda yukarı çıktı ve Ali’nin odasının kapısının önünde bir ileri, bir geri yürüyüp durdu. Sonunda Ali’nin kapısını açtı, Ali namaz kılıyordu. Çocuk ona bakmadı bile.
Pervez ona bir tekme atıp yere düşürdü. Sonra gömleğinin ön tarafından tutup onu yukarı kaldırdı ve vurdu. Çocuk arkaüstü düştü. Pervez ona tekrar vurdu. Çocuğun yüzü kan içindeydi. Pervez nefes nefeseydi; çocuğa ulaşabilmenin mümkün olmadığını biliyordu, ama yine de ona vuruyordu. Çocuk ne kendini savunuyor ne de karşılık veriyordu; gözlerinde korku yoktu. Yalnızca, patlamış dudaklarının arasından, “Peki şimdi fanatik olan kim?” dedi.
Çeviren: Lâle Akalın