Hasan Ali Toptaş: “Bir yazarı kendi yazdığı metinden daha iyi hiçbir şey eğitemez.”

Hasan Ali Toptaş: “Bir yazarı kendi yazdığı metinden daha iyi hiçbir şey eğitemez.”


Twitter'da Paylaş
0

Semih Gümüş: Heba sekiz yıl aradan sonra yayımlandı. Tanıdığım pek çok has romancı acele etmeden yazmıştır. Ama bu arada sekiz yıl nasıl geçti? Okurlar merak eder.

Hasan Ali Toptaş: Uykuların Doğusu 2005 sonbaharında yayımlanmıştı. Hemen ardından hayatım birdenbire hareketlendi; Yalnızlıklar Hollanda’da ve Türkiye’de tek kişilik oyun olarak sahnelendi, Gölgesizler filme çekildi ve Avrupa’daki söyleşiler başladı. Avusturya, Almanya, İsveç ve Hollanda’da, belli aralıklarla, yirmi sekiz şehirde otuz iki söyleşi yaptım. Bütün bunlar üç yıl sürdü ve ben bu üç yıl boyunca bir cümle bile yazamadım. Böyle oradan oraya koşuşturmak bana göre değil. Ben hareketsizliği ve sessizliği seven biriyim, ancak o vakit yazabiliyorum. Dolayısıyla, Heba’yı yazmaya 2009’da başladım.

SG: Şöyle bir gözlemim var: Uykuların Doğusu, senin bilinen dil ve anlatım biçimin içinde tastamamdı ama bu arada, Ne anlatıyor, sorusuyla da karşılaştı. Romanın bir sorunu olması sorunu yani. Nedir senin bu konudaki düşüncelerin? Bir romana başlarken onun sorunu da belirlenmiş midir?

HAT: “Ne anlatıyor” sorusu Uykuların Doğusu’ndan önce Bin Hüzünlü Haz için de sorulmuştu. Bence, üzerinde durulacak bir şey değil. Bir yazarın, romanında ne anlattığını anlatması da tuhaf olur ayrıca. Zaten Harfler ve Notalar’daki bir yazımda da dediğim gibi, sınırları olan her metin bir şey anlatır; bunun tersi mümkün değildir. O yazımı şöyle bitirmiştim, burada da tekrar edeyim: “Doğrusu, hiçbir şey anlatmamış olmayı çok isterdim. Her şeyi ancak o zaman anlatmış olurdum çünkü.” Bu konuda şunu da belirtmek isterim, evet, her roman bir şey anlatır ama roman sanatı bir şey anlatmaktan ibaret de değildir. “Bir romana başlarken onun meselesi belirlenmiş midir”e gelince; başlarken belirlenmese bile, elbette her romanın bir meselesi olmalı. Başlarken belirlediğimiz mesele bazen roman ilerledikçe tali bir meseleye dönüşebilir tabii, onun yerini daha büyük bir mesele alır ve metin artık o büyük meseleyi sırtlanarak, onu çalışarak yürür. Yahut, başlangıçta belirlenen mesele kendini muhafaza eder ve roman onun üstüne inşa edilir. Öteki romanlarımın olduğu gibi, Uykuların Doğusu’nun da bir meselesi var bana göre. Hatta, harikulade bir meselesi var. Bu meselenin yanında yöresinde tali meseleler de var.

SG: Romanın kahramanı Ziya’nın kaçışı şehirden doğaya. Şehir kötücül olanı, doğa onun karşıtını mı temsil ediyor? Nedir kaçtığımız ya da kaçamadığımız?

HAT: Tabiatı, şehrin karşıtı olarak düşünmedim. Ziya şehrin insana ettiklerinden, gürültüsünden patırtısından kaçıyor ama bu kaçış bütün kaçışlar gibi beyhude bir kaçış. Bizi mutlu yahut mutsuz eden şey bazen mekânmış gibi görünür ya hani, Heba’da Ziya’ya da öyle görünüyor. İnsan faktörünü göz ardı ediyor aslında. Kaçış diye bir şey yok bana göre, bu mümkün değil. Nerede insan varsa, orada iyilik de var, kötülük de. Ormanların içinde bir yerde, bir hayvan gibi yaşamayı göze alabilecek cesaretimiz de yok. Hadi diyelim bunu da göze aldık, geride bırakacağımız insanların üstümüze başımıza sinmişliğini, hareketlerimizdeki, düşüncelerimizdeki, alışkanlıklarımızdaki yahut hayallerimizdeki varlıklarını nereye koyacağız? Üstelik, biliyorsunuz, içimizdeki kalabalık her daim dışımızdakinden daha büyüktür.

SG: Peki askerlik? Bizim edebiyatımızda çok az yazılmış bir konu. Heba’nın bir bölümünde epeyce kapsamlı biçimde irdeleniyor askerlik. Onu yazmak zor olmadı mı?

HAT: Heba’da en zor yazdığım yer Ziya’nın kuşu vurduğu sayfaydı. Elindeki sapanın lastikleri, 2010 yazından 2011 yazına kadar öylece gerili kaldı ve ben her gün aynı sayfayı yazdım.

SG: Hasan Ali, dil sorunundan söz edelim. Senin âdeta dili yazdığını söylüyorum. Katılır mısın bilmem. Dili yazmak sözcüklerle başlıyor. Anlamı sözcükler taşıyor çünkü. Dolayısıyla sözcüklerin anlamlarından bir romanın büyük anlamına ulaşmak, çetin bir yaratıcılık etkinliği gerektiriyor...

HAT: Yeri gelmişken, buna bir örnek vereyim. Heba’daki Sınır bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: “Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine.” Bu cümleyi yazdım ama bir türlü içime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri de kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Birkaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanın 240. sayfasında şu şekilde yer aldı: “Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu.” Şimdi, bu cümledeki durumu okur fark eder mi diye sorulabilir. Bence bunun hiç önemi yok. Her şeyden önce, ben dili bu şekilde kullanmakla mükellefim. Bu cümledeki çalışma kullandığım malzemeye, kendime ve yaptığım işe saygının bir sonucudur. Fark eden okur olursa sevinirim tabii, fakat fark edilmemesine hiç üzülmem. Harf meleklerini görmek bana o cümleden alacağım en büyük sevinci yaşatmıştır çünkü. Biliyorsunuz, bir cümlenin şekliyle söylediği şey bu şekilde çakıştığında, harf melekleri gelir o cümledeki harflerin üstüne konar. Buna benzer çalışmalar, bana göre, zaten olması gereken şeyler. Bu nedenle, mesela dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü. Küreğin kulpu demeyip küreğin sapı diyorsa, kahramanına kahvaltı yaptırmayıp ettiriyorsa, kurşun atmakla kurşun sıkmak arasındaki farkı biliyorsa, doğru düzgün demeyip doğru dürüst diyorsa yahut cümlelerini hatasız kuruyorsa, bunlar eşyanın tabiatındandır; hanesine puan kazandırmaz. Yani bir yazarın dili övülecekse “yeter şart” olan şeyler geride bırakılıp, dili nasıl kurduğundan, o dilin matematiğinden, rüzgârını nereden aldığından, müziğinden ve dilin taşıdığı şeylerle bu şeyler arasındaki ilişkiyi nasıl inşa ettiğinden söz edilmeli.

SG: Bu arada romanın asıl sorunu, odak noktası, ne anlattığı... Bunlar da gözden kaçabilir mi bu roman anlayışında?

HAT: Roman anlayışı değil de dil anlayışı diyelim buna, yahut dil hassasiyeti diyelim. Bana göre, romanın asıl meselesine engel teşkil edecek bir şey değil bu durum. Tam tersine, asıl meselenin en iyi şekilde dile getirilmesini sağlayacak bir şey.

SG: Romanlarını baştan tasarlamadığını söylersin. Ben romancı olsaydım, bu benim anlayışıma ters düşerdi. Ben baştan sıkı biçimde tasarlamaktan yanayım. Sonra nasıl giderse gider. Sen tersini yapıyorsun. Aynı noktadan çıktığımızı varsayarsak, seninki başka bir yere mi gider?

HAT: Evet, baştan tasarlamadığımı söylüyorum ama bu, romanlarımı tasarlamadığım anlamına gelmiyor. Romanı romanın içinde düşünebiliyorum ben, orada, onunla birlikte planlayabiliyorum. Öyle alışmışım. Ayrıca, heyecanı önemsiyorum; belirlenmiş bir güzergâhta yol almaktan, belirlenmiş bir hedefe doğru yürümekten hoşlanmıyorum. Güzergâhın ve hedefin sadece benim aklımla belirlenmesini de istemiyorum ayrıca, metnin iç aklı dediğimiz aklın da bu konuda söz sahibi olmasını istiyorum. Baştan planlanan romanla benim romanım aynı yere gitmez bu durumda; ikisi de (biri metnin içinde, diğeri dışında) planlanmış ve en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış olur ama benim romanım heyecanla yazılmış ve yoldan çıkmalardan pay almış olur. Bir de daha önemlisi, ben onu yazarken benim romanım da beni yazmış olur.

SG: Bin Hüzünlü Haz ile roman anlayışında yeni bir dönemin başladığını belirtiyoruz. Bunu ben de güçlü biçimde dile getiriyorum. Peki öncesi ile sonrası arasında nasıl bir anlayış farkı var? Bu değişimin romancı için anlamı nedir?

HAT: Bir yazarın roman anlayışı, doğal olarak, yazdığı her romanla biraz daha gelişir. Bunun olağan bir seyri vardır. Bin Hüzünlü Haz’da bu, benim için olağan seyrin dışına çıktı sanki, birdenbire bir sıçrama oldu. Roman sanatından ne beklediğimin cevabını Bin Hüzünlü Haz’da daha net gördüm. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum, belki bende biriken bazı şeyler o romanı yazarken şekillenme imkânı buldu. Belki de üzerinde çalıştığım metin yaptı bunu. Biliyorsunuz, bir yazarı kendi yazdığı metinden daha iyi hiçbir şey eğitemez. Bu değişimin romancı için anlamı şudur; kendi roman yolculuğu içinde hatırı sayılır bir mesafe kaydetmiştir. Yolculuk devam eder tabii, onun sonu yok.

SG: Bugün dönüp baktığında, olmadığını gördüğün romanların var mı? Sıkıntısını duyduğun sorunlar, yerler...

HAT: Sanıyorum her yazar önceki romanlarını yeniden yazmak ister, böyle bir arzu içinde kımıldar durur. Fakat bu arzunun sonu yok. Ben ezeli bir acemi olarak kendi acemiliklerimi de seviyorum.

SG: Geçenlerde taşrayı tartıştınız bir yerde. Taşra, ayrıntıları kent yaşamına göre sınırlı bir kültürü anlatıyorsa, edebiyatı da sınırlı olabilir mi? Taşrayı anlatmak ile taşralı olmak arasında bu bağlamda bir ayrım var mı?

HAT: Bir metin sınırlıysa bu ele aldığı şeyden değil, yazarının bakış açısından ve anlayışındandır bana göre. Taşralı olmak ile taşrayı anlatmak çok farklı şeyler. Taşra-merkez tartışması da lüzumsuz bir tartışma bence; edebiyatın merkezi dildir.

SG: Edebiyatımızda kendi yazdıklarınla kardeş gördüğün yazarlar var mı? Kimleri kendine yakın görmüşsündür? Uzak gördüğün anlayışlar ya da...

HAT: Ahmet Hamdi Tanpınar ile Yusuf Atılgan bana akrabalarımmış gibi gelir. Metinler üzerinden böyle bir akrabalık kurulabilir mi bilmiyorum ama ben böyle hissederim.

SG: Bu arada yurtdışında çevriliyor, yayımlanıyor romanların. Kaç dile çevrildi bugüne dek? Senin için nasıl bir anlamı var bunun?

HAT: Gölgesizler Almancaya, Finceye, Hollandacaya, Koreceye ve Fransızcaya çevrildi. İspanyolca, İtalyanca ve İsveççesi için de sözleşmeler yaptık ama bu üçü henüz yayımlanmadı. Bir de bu yıl Bloomsbury ile yaptığımız sözleşme var; Bloomsbury, Heba’dan başlayarak, önümüzdeki yıldan itibaren bütün kitaplarımı İngiltere ve Amerika’da yayımlayacak. Romanlarımın başka dillere çevrilmesi beni sevindiriyor elbette. Çevrilmemiş olsaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı. Romanlarımın başka dillere çevrilmesi, filme çekilmesi yahut sahnelenmesi bana her daim dünyevi işlermiş gibi görünür. Bütün bunlar romanın son cümlesi yazıldıktan sonra olup biten şeyler. Benim için aslolan, ilk cümle ile son cümle arasındaki hayati alan.

SG: Ben son zamanlarda, nitelikli edebiyat ile popüler edebiyat ayrımının daha net biçimde yapılmasından yanayım. Önemli bir sorun görüyorum çünkü. Ama benim bu bakış açıma katılmayan okurlar ve yazarlar da var. Sen nasıl bakıyorsun?

HAT: Okurların çoğu, popüler olanla olmayanın ayrımını yapıyor bence. Fakat bu, onların kendi aralarında konuşurken, kitap satın alırken, okuma gruplarında tartışırken yahut söyleşilerde soru sorarken yaptıkları bir ayrım. Yayınevlerinin, yayımladıkları kitapları bu ayrıma göre etiketlemeleri düşünülemez sanıyorum. Kimsenin böyle bir şeyi talep etme hakkı da olamaz. Bence sözünü ettiğimiz bu ayrım okurun gözünde devam edecek. Bir de, benim on sayfasını okumaya tahammül edemeyeceğim bir roman birçok okura nitelikli edebiyat olarak görünüyor. Ya da bunun tersi oluyor. Bu ayrımı yapma konusunda, iş, eleştirmenlere düşüyor galiba.

SG: Romanla ilgili hem ciddi hem de aykırı bir soru sormak istiyorum, çünkü senin bu konudaki düşüncene önem veriyorum. Romanı, bir düzyazı türü olarak özellikle karşılaştırarak belirtenler vardır: Roman sanat değildir, hikâye anlatır, denir. Ben bir cümleye sığdırıyorum. Oysa öykü, şiirin kardeşi olarak, sanatsal bir türdür. Ne dersin?

HAT: “Roman geniş bir alandır, sarkmalara müsaittir; öykü dar alandır, oya gibi işlemek gerekir; şiir ise büyüteç altında, neredeyse kuyumcu terazisinde ölçüle biçile yazılan bir türdür,” derlerdi eskiden. Belki hâlâ böyle düşünüp böyle söyleyenler vardır. Ben bu cümleleri birkaç defa kendi kulaklarımla duydum. Her defasında da hiçbir anlam veremedim, ağzım bir karış açık kaldı. Bu darlığı, genişliği nasıl ölçüyorlar bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum; has romancılar, romanlarını öyle inşa eder ki, bir tek cümle bile bazen sarkma yaratır. Aklıma hemen Kundera geliyor; onun, çevirmenlerle birkaç kelime üzerine nasıl didiştiği malum. Romanın da, öykünün de, şiirin de kendilerine özgü zorlukları vardır ve hepsi hassasiyet gerektirir bana göre. Biri diğerinden daha kolay değildir. Roman da, aklımıza estiği gibi at koşturacağımız geniş bir alan değildir elbette. Bunun yanı sıra, roman sanatı sadece hikâye anlatmaz; onu böyle dar bir tanıma hapsetmek haksızlık olur. Öykü şiirin kardeşi midir, bundan pek emin değilim. Roman ile şiir arasındaki ilişkinin, öykü ile şiir arasındaki ilişkiden daha zayıf olduğunu düşünmüyorum.

2013


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR