Hatırasına İhanet Etmiyor…
11 Ekim 2017 Kültür Sanat Sinema

Hatırasına İhanet Etmiyor…


Twitter'da Paylaş
0

Denis Villeneuve imzalı Blade Runner 2049, Ridley Scott’ın 1982 tarihli orijinal yapıtına halel getirmemiş. Filmde genç kuşak ‘Replicant avcısı’, ‘K’, izini sürdüğü olayla birlikle varoluşsal sorunlar yaşarken süreç onu geçmişin tozlu sayfalarına taşıyor. Ryan Gosling’in başrolünü üstlendiği yapıma Harrison Ford da nostaljik bir tat katmış.
Uğur Vardan
Hatıraları yerinde bırakmak mı üzerlerinde oynamak mı? Sinema tarihinde ‘klasik’ olmuş kimi yapıtların yeniden çevrimlerinde ya da devamı ‘kılığında’ tekrar perdeye aksettirilme çabalarında, ben hatıralarla oynamamaktan yanayımdır. Tavrım, “Rahat bırakın orijinalleri, sonsuza kadar kendi kulvarlarında ‘biricik’ olma vasıflarını sürdürsünler”dir. Lakin Ridley Scott’ın kendi yapıtı Alien’ı yıllar sonra eğip bükerek restorasyonuna soyunduğu, George Miller’ın Mad Max’e bir kez daha el attığı bir ortamda benim sızlanmam elbette sinek vızıltısıdır... Blade Runner 2049 Yönetmen: Denis Villeneuve Oyuncular: Ryan Gosling, Harrison Ford, Robin Wright, Ana de Armas, Jared Leto, Sylvia Hoeks, Mackenzie David, David Bautista, Sean Young, Edward James Olmos  ABD yapımı Bu hafta itibariyle salonlarımıza uğrayan Blade Runner 2049 da, malum bir başka Ridley Scott başyapıtının devamı niteliğinde. Denis Villeneuve imzasını taşıyan şimdiki zaman hamlesine önce, ‘kısaca özet’ diyerek göz atalım: Vakti zamanında çığrından çıkan ‘Replicant’lar (âdeta ‘İnsan’dan çok insan androidler diyelim onlara kısaca) ortadan kaldırılınca üretici firma Tyrell Corporation iflas eder. Devreye giren Wallace Corporation yeni ve daha ileri teknolojiyle donatılmış ‘Replicant’ları sahaya sürer. Yıllardır çiftçi olarak ‘kamufle’ olmuş eski bir modelin (‘Nexus 8’) peşine düşen Los Angeles Polis Departmanı’ndan KD6-3.7, operasyonun ardından bir ağacın kökleri arasında bir sandık keşfeder ve bu keşif, eski defterlerin açılmasına neden olur... Hiç dinmeyen bir yağmur... En son karşımıza geldiği Arrival’da uzaya açılan (daha doğrusu uzaylıları aramıza davet eden) Villeneuve, doğrusunu söylemek gerekirse Blade Runner 2049’da, el attığı meselenin orijinaline halel getirmemiş. Senaryosunu Hampton Fancher (ki Scott’ın filminin ortak yazarıydı) ve Michael Green’in kaleme aldığı yapım, atmosfer yaratma ve ‘öncüsüne saygı’ açısından gayet iyi. Özellikle arka plandaki mimari etkileyici; eski, ihtişamlı zamanların uzantısı, boşluğa, yalnızlığa terk edilmiş devasa yapılar, tıpkı 1982’deki orijinal filmde olduğu gibi sürekli yağan bir yağmur (ki bu Fincher’ın Se7en’ına da ilham vermişti vakti zamanında), multi-kültürel manzaralarla yüklü kaotik şehir hayatı, birtakım şirket isimleriyle süslü billboard’lar, panolar vs. Yetmedi, tarih sahnesinden fırlayıp öyküye dahil olan Elvis Presley, Marilyn Monroe, Frank Sinatra... Roger Deakins’in enfes görüntü çalışması (ki birçok Batılı eleştirmen En İyi Görüntü Yönetmeni’nde Oscar’ı ona vermiş bile) da cabası. Hollywood’un Nejat İşler’i Ya oyunculuklar? ‘Replicant avcısı’ KD6-3.7’de (ya da kısaca ‘K’, ki bu kısaltmanın orijinal filme ilham kaynağı olan öykünün yazarı Philip K. Dick’e gönderme olduğunu iddia edenler var) Ryan Gosling (bence fizik açısından Hollywood’un Nejat İşler’idir kendisi), kayıtsız bakışları ve her daim kuşkulu haliyle filme özel bir ruh katıyor. Başka bir deyişle karakterinin yaşadığı varoluşsal sorunları yansıtmada çok başarılı. K’nın şefinde Robin Wright, hologram sevgilisi (ya da karısı) Joi’de Ana de Armas, (Yeni kuşak Alien’larda Guy Pearce’ın canlandırdığı Peter Weyland’ı hatırlatan) megaloman patron Niander Wallace’ta Jared Leto, yeri geldiğinde bir ölüm makinesine dönüşen asistanı Luv’da Sylvia Hoeks, Nexus 8’de David Bautista kadronun diğer bileşenleri. Gençliğinizde klasiklerde rol almanızın mükâfatı, yaşlılıkta da kapınızın sık sık çalınması olsa gerek. Harrison Ford, Star Wars’tan sonra Blade Runner 2049’da da arz-ı endam ediyor. Tabii ki unutulmaz Rick Decard kompozisyonuyla... Film, ayrıca Sean Young ve EdwardJames Olmos’u da hatırlıyor. Blade Runner 2049, öncüsüyle kurduğu bağlarla daha bir anlam kazanmış (keza ben de en çok bu tavrını beğendim). Villeneuve’ün ‘Anaakım sinema’ içindeki sakin, ölçülü anlatımı da takdire şayan. Kanadalı yönetmenin filmi de, geçmişi yağmalayan (!) şimdiki zaman hamlelerinin sanırım en iyisi olarak kayda geçecek...

Seni Gidi Gönülçelen...

Çavdar Tarlasındaki Asi Yönetmen: Danny Strong Oyuncular: Nicholas Hoult, Kevin Spacey, Sarah Paulson, Zoey Deutch, Hope Davis, Victor Garber, Amy Rutberg  ABD yapımı Edebiyat dünyasının en gizemli kalemlerinden biriydi Jerome David Salinger. Çavdar Tarlasındaki Asi (Rebel in the Rye), bu gizemin az çok bilinen kısmını seyirciyle paylaşıyor. Aktör-senarist Danny Strong’un ilk uzun metrajlı çalışması olan film, yazarın gençlik yıllarında start alıyor ve şöhrete kavuştuğu, peşi sıra kabuğuna çekildiği döneme kadar takibini sürdürüyor. Önce özet diyelim: Edebiyat evreninde sesini bulmaya çalışan J. D. Salinger, çok geçmeden bir yol göstericiye kavuşur. Bu kişi Story dergisinin de editörlüğünü yapan Whit Burnett’tir.  Genç yazar, Burnett’in Columbia Üniversitesi’ndeki kurslara katılır. Buradaki asıl mesele derslerden çok Salinger’ın Burnett’le olan çoğu didişmeye, çekişmeye dayalı ve sürekli birbirlerine karşı iğnelemelerle dolu ilişkisidir. Bu alışveriş genç yeteneği geliştirir, rotasını çizmesine yardımcı olur. Lakin savaş, bütün dünyada kapıyı çalmıştır. Yolu yazı-çiziden geçen herkese Yarattığı karakter Holden Caulfield’ın yaşadıkları ortamın sertliği içinde fazla naif bulunur. Salinger ise cepheye yollanır, hatta ünlü Normandiya Çıkarması’na katılır. Nihayetinde o, cehennemi ortamdan hayatta kalanlar arasındadır. Dönüşte psikolojisi ve yazma evreni değişmiştir, artık bambaşka bir ruhla geçecektir daktilonun karşısına... Çavdar Tarlasındaki Asi, son derece etkili bir girişin ardından kendisini daha çok televizyon filmi sınırlarına çekiyor. Bu, belki de Strong’un yönetmenlik kariyerindeki tek işin bir TV dizisi olmasından kaynaklanıyor, bilemiyorum ama ben yine de bu filmin yazı-çizi işinde uğraşanlar için çok kıymetli malzeme sunduğu kanaatindeyim. Çavdar Tarlasındaki Asi bence özellikle artık editörlük kurumundan nasibini almadan yollarını çizen, kendi yeteneklerine güvenmekten öte büyük bir kibirle fazlasıyla inanan, hayatı, izledikleri filmleri, okudukları kitapları (ki yazıp çizdiklerine bakılırsa okuduklarına dair pek bir emare de bulamıyoruz), “Sevdim, sevmedim, bayıldım, felaket, olmuş, olmamış” gibi yargılarla değerlendiren ve ifade hazineleri ‘140 karakter’ ve biraz üstüyle sınırlı herkesi, ayna önüne davet ediyor. Oyunculuklara gelince: About a Boy’un minik Marcus’u, Mad Max: Fury Road’un Nux’ı, Equals’ın Silas’ı Nicholas Hoult, gayet inandırıcı bir Salinger portresi çiziyor. Kevin Spacey de Salinger’ın akıl hocası Burnett’te –çoğu kez olduğu gibi– olağanüstü. Sonuç? Dünyanın en çok okunan yapıtlarından Gönülçelen-Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazarı J. D. Salinger’ın hayat öyküsünü, başta yolu yazıdan geçenler olmak üzere herkese tavsiye ederim.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR