Hayat Ahmed’e Siyah da, Martin’e Mai mi Sanki?
29 Mayıs 2019 Edebiyat

Hayat Ahmed’e Siyah da, Martin’e Mai mi Sanki?


Twitter'da Paylaş
0

Paris'in ışıltılı, cıvıl cıvıl sokaklarında, bir o yana bir bu yana yürümekten ayaklarıma kara sular inmiş hâlde Saint-Germain Bulvarı'na varmıştım ki, girişindeki tentesinin üstü renkli çiçeklerle süslenmiş bir kafenin önünde, kaldırıma konmuş alçak taburelerde oturan insanları gördüm. Tabelada yazan isim etrafındaki çiçeklerle müsemmaydı: Café de Flore.

Gözüme ilişen boş masalardan birine oturdum hemen. Oturmamla genç ve güzel bir garsonun yanıma gelmesi bir oldu. Elindeki menüyü uzatırken beyaz dişlerini ortaya çıkaran büyük bir gülümsemeyle, “Bonjour monsieur,” dedi.  “Que desirez-vous?” Menüye bakmadan, “Un café, s'il vous plaît!” diye cevap verdim. Başıyla siparişimi onayladıktan birkaç dakika sonra kahvem masada, Paris manzaram gözlerimin önündeydi.

Oturunca daha bir yoğun hissettiğim yorgunluk, kahvemden aldığım ilk yudumla hafifleyince gayriihtiyarı etrafıma bakındım. Hemen yanımdaki masada üç erkek ve bir kadından oluşan bir grup oturuyordu. Kadının sırtı bana dönük olduğundan yalnızca uzun beyaz saçlarını ve başının etrafına sardığı bandanayı görebiliyordum. Sol yanına giyim kuşamıyla Fransız olduğunu belli eden bir adam oturmuştu. Sıcak havaya rağmen sırtından ceketini, boynundan kravatını çıkarmamış olan bu geniş alınlı beyefendinin karşısında oturan adamın ise ürkütücü bir görünüşü vardı. Vücudunun genişliği ve kaslı yapısı ona heybetli bir görünüm veriyordu. Ne var ki, tıraşlı yüzü ve elleri bu heybeti gölgede bırakan, insanın içini ürperten bir yapıya sahipti. Buruş buruş. Ama ihtiyarlığın getirdiği bir buruşukluk değildi bu, yirmili yaşlarında olmalıydı. Sanki saatler hatta günlerce suyun içinde kalmış gibiydi. Onun yanında oturan genç adamsa şaşkınlığımı daha da arttırdı. Bu bir Osmanlı delikanlısıydı. Tıpkı Fransız olan gibi takım elbise giymiş, püsküllü fesini takmayı da ihmal etmemişti. 

Bu dörtlünün bir tiyatro kumpanyasının oyuncuları olduğuna kanaat getirdim hemen. Zira sahip oldukları ilginç görüntü ve kıyafetlerin -gündüz vakti, Paris’in göbeğindeki bir kafede hem de- başka bir açıklaması olamazdı. Vücudumu hafifçe sağa doğru eğip kulağımı masalarına yaklaştırarak ne konuştuklarını duymaya çalıştım. Böylece oyuna dair birkaç cümle işitip bu fikrimi doğrulamayı umuyordum.

“Ah, bu matbuat âlemi!” diyordu Osmanlı genci kederle.  “Bir seneden beri o âlemin az tecrübelerini mi gördüm, az acılıklarını mı tattım! Mektepteyken nasıl hülya ederdim! Bugün kim bilir ne kadar gençler vardır ki o âlemde bir zevk tasavvur ederler fakat bir kere o çirkin matbuat hayatına girseler…”

Sözü, Fransız’ın, “Yaşamımı kitaplarıma fazla yansıttım. Kemirilmiş bir kemikten başka bir şey değilim,” diyen mekanik sesiyle kesilmişti.

“İyi misiniz Mösyö Renard?” diye sordu ona, sözlerini anlamamış hâlde bakarken.

“Yaşamı tatlılıkla alt etmek gerek,” dedi adam bu kez. “Ben, Jules Renard, böyle düşünüyorum en azından.”

“Ben de günlerce o küçücük odamda, böyle hayallerin parlak ışığında çalıştım,” dedi diğer genç. “Aşkım için, Ruth için her türlü açlığa, yokluğa, zorluğa katlandım. Günde sadece beş saat uyudum, on dokuz saat okudum, yazdım. Sayfalarca, kelimelerce. Ama ne oldu? Postaladığım dosyaların her biri tek tek geri döndü bana, hem de soğuk birer matbu yazıyla. Siz, Ahmed Cemil, aşk uğruna yazmak nedir, bilir misiniz?”

“Ah, efendim, bilmez miyim?” diyerek iç geçirdi adının Ahmed Cemil olduğunu öğrendiğim genç. “Ben de bir çaresiz aşka dûçâr olmuştum. Onu, Lamia’yı görünce çıldıracak gibi oluyor, onun ayaklarının altına atılmak istiyordum. Ah! O an aşkımı haykırmak ihtiyacı dudaklarımı yakıyor, yüreğimden bir şey şişerek hislerimi onun dizlerinin dibinde can çekişiyormuşçasına sürüne sürüne dökmek istiyordum. Evet, hepsini söylemek, ‘Sizi seviyorum,’ demek, ‘Ah! Bilseniz ne kadar seviyorum! Eserimi yazmak için, onun her kelimesini bulmak için sizi düşündüğümü; onu sizin ayaklarınızın altına serip yaymak için yazdığımı biliyorsunuz değil mi? Bütün hayatımda ruhuma hülyanızla daimi bir eş olduğunuzu, bir şey, rüyanıza tesadüf etmiş bir hayal, pencerenizden girmiş bir bahar havası, size hissettirmedi mi? Bırakın, şurada, gözlerinizin altında öleyim…’ demek, bütün senelerden beri zapt ettiğim feryatları, kendimi kaybederek, söyledikçe mest olarak, tatlı bir ölümle olanca maneviyatı eriyerek dökmek istedim. Lâkin olmadı.”

Yine mekanik bir sesle, “İki eğrili bir merdivendeyiz: Yarımız çıkarken, öteki yarımız iniyor,” dedi Mösyö Renard elindeki kahve fincanını yavaşça masaya bırakırken. Diğerleri bir an ona baktıktan sonra ilgisiz kalarak konuşmaya devam ettiler.

“Benimki çaresiz bir aşk değildi. Hatta amacıma da ulaştım, kat ettiğim kültürel mesafe ile bir burjuva kızının aşkıma karşılık vermesini sağladım. Ne var ki yine o kültürel birikim, onu benden kopardı. Çok acı çektim. Okumaya da, yazmaya da küstüm. Hayata küstüm. Derken bir şey oldu. Bir zarf. İçinde bir ödeme çeki içeren bir kabul yazısı. Sonra her şey değişmeye başladı. Ardı ardına gelen kabul yazıları, çekler. Para akıyor, şöhret akıyor, adım edebiyat dünyasında kuyrukluyıldız gibi parlıyor; ancak yarattığı heyecanla alakadar olmuyor, daha ziyade eğleniyordum. Birden etrafımdaki herkes değişmeye başladı. Neden diye soruyordum kendi kendime. Neden? Ben değişmemiştim. Aynı Martin Eden’dım. Aradaki fark nereden kaynaklanıyordu? Benim tarafımdan kaleme alınan yazıların kitap halinde piyasaya çıkmasından mı? Halbuki kitaplar, vaktiyle benim yazmış olduğum eserlerin sunumuydu sadece. Yeni yaptığım bir şey değildi. Bu değişimi anlayamıyor, hayatın ikiyüzlülüğünden tiksiniyordum. O cimri ve durmadan bakkaliyesi ile övünen eniştemin karşımda aldığı şekilden tiksiniyordum.”

“Demek siz de eniştenizden mustariptiniz!” dedi Ahmed Cemil hayretle. “Ne çok müşterek yanımız var.” O esnada Fransız, “Her şeye karşın, yazın işi insanın para kazanamayabileceği tek iştir, şaka değil,” dediyse de, pek duyan olmadı.

“Gerek edebiyat cemiyetinde gerekse ticari müessesemde yaşadıklarımdan sonra ben de değil yazmak, okumaktan bile nefret etmiştim.  O şairler, o sevgili kitaplar, bunlar bütün yaşamamış yahut yaşamaktan yorulmamış adamların sahte şiirleri, sahte felsefeleri gibi geliyordu bana. Bütün şiir ve felsefe işte o dakikada benim melal ve yeisimde muhteviydi,” diye devam etti sözüne.

“Peki, sonra ne yaptınız?” diye sorunca ilk kez duydum dizimin dibinde oturan kadının sesini. “Yani tüm bu hayal kırıklıklarından sonra; yazmaya da, okumaya da küstükten sonra ne yaptınız?”

“Zaten başımıza gelen tüm melun hadiselerden sonra valideciğimle bir başımıza kalmıştık. Ben de çareyi onu da alıp bir gemiye binmekte ve tüm kötü anıları geride bırakıp yeni bir hayata göçmekte buldum,” diye cevapladı Ahmed Cemil.

“Ya siz, Bay Eden, siz ne yaptınız?” diye bu kez ona yöneltti sorusunu. “Siz de kaçtınız mı o hayattan?”

“Evet,” dedi Martin Eden gülerek. “Ne var ki ben o hayattan kaçmak üzere bindiğim gemide fikir değiştirip, dünyadan kaçmaya karar verdim.”

“Bazen düşünüyorum da,” dedi kadın sigarasının dumanını havaya üfledikten sonra, “insan neden yazma mecburiyeti duyar? Başkalarının isteklerine rağmen neden kendini ayrı tutar, üzerine bir koza örer, yalnızlığa dalar? Görev ne? Düş ne? Neden yazıyorum? Neden yazıyoruz?”

“Siz söyleyin lütfen Madam Smith,” dedi Mösyö Renard. İlk kez normal bir şekilde sohbete dâhil olmuştu. “Neden?”

Bayan Smith biten sigarasını yavaşça küllüğe bastırıp söndürdü, sırt çantasını yerden alıp ayağa kalktı, sokakla kaldırımın birleştiği yerde durup masaya dönerek,

“Çünkü,” dedi, “öylece yaşayıp gidemeyiz. En azından ben, Patti Smith, böyle düşünüyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR